HABERLER - 5


24/11/2009 · Kategori: olsun da camurdan olsun

·         Takip Mesafesi Aralık sayısında, Çoksesli Şiir Sözlüğü’nden bir maddenin açıklaması yer alacak. Bu sayıda “Şiirde nesneyle birlikte düşünme” maddesi yayımlanacak. Takip Mesafesi’nde ara sıra bu sözlüğe ait başka maddeler de okuyacaksınız.

Hüseyin Atlansoy, Hakan Şarkdemir şiirini eleştirecek.

“Sayıyla 1 dergi” bölümünde Karagöz dergisi ve derginin tehlikeli eğilimi incelenecek.

“Geçmişten geçmemişten” bölümünün yazarı ise Sait Faik. 

 

·         Hece dergisi Aralık sayısında “Şiirin Eksiği, Kahramanın Mümkünü, İktidarın Lütfu” başlıklı bir yazım yer alacak. Bu yazıda şiirin ne zaman iktidarla flört ettiğini incelemenin yanı sıra, toplumun bireye uyguladığı örgütlü zulme de değindim. “Toplum şairden çaldığı eyleyebilirlik güçlerini kendine mal eder ve aslında şairi pek de takmaksızın kendi seçtiği iktidarıyla mesut yaşar. Burada öfkenin yönelmesi gereken gerçek hedef, yüce değerlerin arkasına sığınmayı her zaman iyi başaran, gerektiğinde linç eden, “ayıp” diyen, itham edici, hor görücü olan, mahkeme kuran, ortodoks olan ahalidir. İnsanların bir araya geldiklerinde, ortaya çıkardıkları o kamusal yüz -belki evet münasebetsiz olmayan bir denge halini korumaya yöneliktir ve insanî bir aradalığın da şartıdır ama- bana dehşet verici bir yüz olarak görünüyor.”     

 

·         Son ayların dergilerinde dikkate değer bir hareketsizlik göze çarpıyor. “Aynı minval üzere” söz öbeğiyle nitelenecek bir düzen görünümü var. Tuhaf olan şu ki, ne kadar gürültüyle birileri düzensizlik yaratma, bir ses çıkarmaya çabalasa da o sesin düzene hemen dahil olduğu söylenebilir. Dergileri beğenmemekle ilgili değil söylediğim, dergilerin “dergi olmak”la başa çıkamadığı bir entropi=sıfır durumundan söz ediyorum. Bunun sonucu mu bilmiyorum: Numara, perende, takla… zamanı sanki. Bir şekilde yırtmak gerekiyor zamanı.. herkes ne kadar da korkuyor elenmekten… unutulma korkusu üretememe korkusundan daha fena sarmış herkesi.. kimse dükkanı terk etmek istemiyor… bu yakınlarda 2010 kuşağı da icat edilir… kuşak deyip ipe dizilmeye de bir merak.. ip taşır boncukları… da ip nerde?

 

·         Aralık ortalarında Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bir konuşma yapmam gerekiyor. Bildirilere inanmıyorum, bildiri sessiz soluk bir şeydir, monologdur ve kimse bir şey anlamaz aslında. Ben hiç bildiri dinlemedim sözgelişi. Ama konuşma vardır. Aslında şurada ne demek istediniz, derler aykırı gelen noktaya. Siz de açıklarsınız. Veya siz sorarsınız, açıklar birisi. İstanbul’a giderken genelde yanıma bir roman alırım, bir de not defteri. Not defterinde sorularım vardır şehre sorulacak. “Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sanırlar hep, ama ne biri, ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.” der Calvino. Mamafih şehirlerin yanıt verdiğine inanmıyorum ben, şehirler sadece güzel belirsizliği besler. Onun kafamızdaki yanıtı verdiğini düşünmek hoşumuza gider sadece. Şehirler son tahlilde insanların kahpeliklerine ev sahipliği yapmakla arsızlaşmışlardır, onlara medeniyet atfedenler veya onlarda tarihî, doğal, turistik vb. güzellikler bulanlar her şeye anlam yüklemeye alışmış mistik bağlantılar kuran, hatta fal baktıran edebi tiplerdir. Bunu son şiirlerinden birinde “Ankara benim sen onu şehir san” diyen –yetkili ağız- söylüyor.


2009 BİTMEDEN İZLENECEK 10 FİLM


23/11/2009 · Kategori: mogol elmaslari

STANLEY KUBRICK, “BARRY LYNDON”, 178 DAKİKA

Klasik kelimesini tam karşılayan bir üslup. Ayrıntılar fevkalade. Karakterler bir romana has sadakatle işlenmiş. 18. yüzyılda İrlandalı bir karakterin yükseliş ve düşüşü öyküsü. Hikayeleri özlemişiz.

 

CLINT EASTWOOD, “IWO JIMA’DAN MEKTUPLAR”, 135 DAKİKA

İkinci Dünya Savaşı’nın Japon askerleri açısından anlatımı, Amerikalılardan çok sıkılmıştık, ölüm, kan, silah sesleri hiç dinmeyecek.

 

MAX VON SYDOW, “FATİH PELLE” (PELLE THE CONQUEROR), 146 DAKİKA

Bir baba ve oğulun yaşam mücadelesi. İsveç’ten Danimarka’ya iş bulmak ve hayallerle giden baba-oğulun bir çiftlikte geçen basit yaşamları. Çevresel olayların işlenme biçimi değme romancıda yok.

 

LUCIANA VISCONTI, “ROCCO VE KARDEŞLERİ”, 170 DAKİKA, 1960 yapımı, siyah-beyaz

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının önemli yönetmeninden önemli bir film. 5 erkek kardeşten Rocco (Alain Delon) merkezinde şehirde tutunma çabaları anlatılıyor.

 

OLIVIER DAHAN, “LA MOME (KALDIRIM SERÇESİ)”, 135 DAKİKA

Edith Piaf’ın gerçeğe uygun yaşam öyküsü. 47 yaşında ölüyor. Sokak şarkıcısıymış. Annesi de sokak şarkıcısı ve fahişe. Babası cambaz. Piaf sokaklarda şarkı söylerken bir kabare sahibi (Gerard Depardiu) tarafından keşfediliyor. Aşk ve romantizm en belirgin özelliği. Çirkin bir kadın olarak anlatılıyor filmde. Gerçekte de çok ufak tefek ve çirkinmiş. Ama sesi muhteşem. Küçük bir kızken kör oluyor ve bir süre sonra gözleri birden açılıyor. Piaf Fransızca serçe demek doğru hatırlıyorsam.

 

“THE POET”, 92 DAKİKA

1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgali esnasında yaşanan, Alman subay ve Yahudi kız arasındaki aşk. Sıradan şekilde Yahudi karşıtlığını eleştiren veriler elbette bolca var. Bu defa Alman subay bir şair.

 

“EPIDEMIC” SALGIN, LARS VON TRIER

Çok enteresan bir film. Senaryonun aşamalarını filme dahil ediyor. Filmin kendisi ortada yok. 12 sayfalık bir senaryo, arada gerçek veba öykülerinin sözlü anlatımı. Siyah-beyaz. Ama sonunda iyi bir sürpriz var.

 

"AĞLAYAN ÇAYIR", THEO ANGELOPOULOS, 160 DAKİKA

Yine klasik hikayenin zaferi. Eleni’nin yaşamı. Bu hikayede kişiler ön planda değiller. Onların hikayesi bile olsa kişiler hep geri planda. Yakın plan çekimleri bile yok nerdeyse. Bu film bir hikaye kişilere vurgu yapılmadan nasıl anlatılır’ın pratiği. Görüntüler bitiriyor zaten insanı.

 

“A AY”, Reha Erdem,

12-13 yaşlarında bir kız çocuğu nasıl o kadar siyah-beyaz anlatılabilir, adam anlatmış.

 

MARC FORSTER, “THE KITE RUNNER” (UÇURTMA AVCISI)”, Halid Hüseyni adlı yazarın romanından uyarlama, 127 dakika, 2007 yapımı

1979’da Rus işgalinden epey önce başlar olaylar. İki çocuk. Biri Peştun, Afganlı yani efendi ve hizmetçi çocuğu olan Hazara Türkü Hasan. Hazara sözcüğünü hakaret olarak kullanıyor Peştunlar. 79’da işgal. Amerika’ya kaçış. Afgan Halkının Taliban’dan çektikleri. Mollaların eylemleri. Recm sahnesi. Tecavüz sahnesi. Oğlancı bir mücahit vs. oldukça karışık ve tabii gerçeğe ne kadar uygun araştırmak lazım.


AŞIRI AŞK / Hayriye Ünal


22/11/2009 · Kategori: siirler

bugün + 35 spalarla doluysa çantam

senle ne ilgisi var diyebiliriz

galiba hiç sevişmeyeceğiz ve senin

 

bir muharrik gücü kazanıyor gözlerin

belki sadece öyle boş bakıyorsun herkes kadar hızlı giden biri ölüme

belki sadece bir ölü

ama ben buradan ileriye sıçrayabilirim ve senle

 

hiç binmeyeceğiz doğuya doğru karda bir trene

bilerek bunu burada oturmuş şiirler okuyorum senden kendime

yazdığın her sözcük bir kırbaç darbesi 

aşk elde değilse çekilecek demektir ve senden

 

düşen kalem zaten çizmişmiş beni

benimmişsin ve dalmışız hikayenin ortasından

ahbaplığa vurulan şiire saklanarak öleyazmak ne bildim

beş saniye ve yerdeyim rodeo bitti

 

ve seni

 

bir daha hiç görmeyeceğimi

bilsem bile bir kere…

 

telefon edeceğim kulübenin camına yaslanarak

ellerim el boynum boyun olacak dudağım dudak

yazdığım parmaklarım sözlerim kadar gerçek

dokunacak gerçek sakal sendeki üç günlük gerçek bendeki

kol bacak saçlar yine kısa ve jölelenmiş olacak

 

üstümdekileri sorarsan

 

balıkçı kazak -kıştır- etek severim çizmeyle arasında dört parmak   

mesafe iyidir aşk değilse

telefonun çalmıyorsa o sensindir bil kimse ateş yak

mayacak bir dağda isyan çıkarmayacak bir köle daha azad

-bir kez olan bir daha asla olmayacak-

masadaki adam bir kez kalktı mı yüzüne iyice bak hiç unutmayasın diye bak

seni aptal! bir daha sıkmayacak aşırı aşk

 

şimdi uyumaya gidiyorum kuşlar uyandı

eti uyutup hayvanları sağlam bağlarım

“ben istesem pusu bile kurarım”


KİŞİSEL


20/11/2009 · Kategori: orda-bi-duralim

Kişisel* ne demektir, biraz üstüne gidelim ve “kişisel olmayan bir bakış açısı” var mıdır, düşünelim biraz.

Kişi, günlük dilde bilinçsiz kullanılırken bile aslî anlamına gönderilerek kullanılır. Bu aslî anlam özne ve eyleyen bedenin buluştuğu hukukî bir terimdir. Yaptıklarından ötürü suçlanabilecek veya takdir edilebilecek biri varsa o da kişidir. Fikirlere sahip olabilen ve fikirlerini bir takım kabul edilmiş veya tartışmalı dayanaklarla savunabilen biri yine kişidir. Bir hayvanın diğer hayvanı öldürmesine cinayet denmez. Akıl sahibi her özne kişidir ve eylediklerinden sorumludur. Bu sorumluluklar arasında sözlerinin varacağı noktayı hesaplamak da vardır. 

Birileri bir yazıyı “kişisel” olmakla nitelediği zaman oradaki niyetin aslında “bu yazıya şüpheyle yaklaşıyorum, şüphe etmekle kalmıyorum, ilan ediyorum ki bu yazı görecelidir, aslında her şey görecelidir” olduğu söylenebilir ve bu türden bir nitelemenin eleştirel boyut taşıyan her yazıyı geçersizleştirmek niyeti vardır, temelde safiyane bir niyet taşısa bile buradaki çaba edebiyat adına bir kötülüktür. Çünkü edebiyat kesin yargılar, nihai anlamlarına ulaşılmış ve kapatılmış bir takım kararlarla yürümez. Her eser, her zaman tartışmaya açıktır. Kimsenin bu tartışmalara sınır getirme, bir yargıyı beğenmediği zaman “ay o senin görüşün” tonunda ve laubaliliğinde “o senin fikrin” deme hakkı yoktur, ha diyen demeye devam ediyor, ama “peki senin fikrin ne, yaz bakalım mevzu dışına çıkmadan ve çürüt benim fikirlerimi” denir bu durumda.

Bakış açısının kökünde “bakan” vardır, yani eyleyen, “kişi”. Bu kişi “mutlak anlamda nesnel” olmayıp her zaman yaptığı işe inandığı ve birikiminin onu getirdiği düzeyden bakar. Nesnellikle ilgili ortalığı gürültüye boğanlar aslında kendilerinden yanadırlar çoğunlukla. Kişi ise kişiselliğine dibine kadar gömülmüş olmamak ve başka eleştirilere kulak vermek zorundadır. Ama kişisellik tıpkı yoğunluğu kişiye göre değişen bir sıvı gibidir. Kendileriyle aşırı meşgul olanlar bataklığa dönüşebilir. Yüzme mahareti orda para etmez. Bunun örneklerini görüyoruz. 

Yani ortaya habire kişisel bakış açısı, dibine kadar nesnel olmak.. gibi ne dediği anlaşılmayan, ölçülmesi imkansız, anlamsız laf salataları yığmanın edebiyata bir faydası yok, birilerine faydası olabilir ama geçici.

Kişi olmak eyleyen olmak demektir. İnsanın eyleme yetisi, teorik bir yetenek değildir, tam da bu nedenle belirlenmiş değildir, kişisellikten azade değildir. Sonuçları öngörülemez bir alanda devinir eyleme yeteneği. Böylelikle bilimsel buluşlar yapılmış, insanlık bunca yolu kat etmiş ve büyük eserler böyle verilmiştir.  

Ben de eyliyorum ve bir kişiyim. Yazdığım her yazı ise bugüne değin şiire dair biriktirdiğim bütün fikir tecrübe zevk vb. ne varsa onlara dayanarak yazılmıştır, birçok yazım gibi. Elbette eleştiri göreneğini hesaba katarak ve hiza alarak. Bana rastgele açık bırakılmış ve bir elin tutmadığı bir fotoğraf makinesi ve kamera dışında “kişisel olmayan bir bakış açısı” gösterebilirse biri sevinirim. Ya da oturup hep birlikte bir edebiyat mevzuatı oluşturalım, yazı işini de iş takipçilerine yaptırırız artık.

*Kişisel şu paragraftan alınmış bir sözcüktür. “Dergide Hayriye Ünal'ın Haydar Ergülen şiiri üstüne yazdıkları da çoğu kişinin ilgisini çekecektir. 'Haydar Ergülen şiirleri bizi niçin sarsmıyor?' başlıklı yazı, kişisel bir bakışı yansıtsa da haklı sorular soruyor ve Ergülen şiiri üstüne bugüne kadar yazılanların derinliksizliğine gönderme yapıyor. Ama bu şiirin sarstığı insan sayısının hayli fazla olduğunu da söylemeden geçmemeli. (17 Kasım 2009, Zaman gazetesi, imzasız bir yazıdan)

DERGİ ADLARI


15/11/2009 · Kategori: the others

ğ dergisi ve ş dergisi peş peşe gelince dikkatimi çekti dergi isimleri. şu sıra beyaz manto’ları topluca okurken de oğuz atay’ın o muhteşem öyküsünü yad etmekteydim ki dergi isminin aslında oldukça önemli olduğunu bir kez daha fark ettim. önceden a dergisi vardı, yani varmış. benden çok önce. k diye edebiyat magazin dergisi çıkıyor, bazı yazar arkadaşlarım eşleri kızları okusun diye de alıyor. e dergisi vardı önceden bol fotoğraflı. p dergisi çıkmaya devam ediyor mu takip etmedim hiç. v diye bir magazin dergisi var galiba. çn var. ama onun açılımı var. dergi adları gelip harfe dayandı diyebiliriz.

hece, kelime, sözcükler, yazı diye dergi adları da oldukça fazla. nokta, bir nokta, üç nokta, virgül, ünlem, parantez… içerikleri ve kaliteleri söz konusu olmamak üzere elbette, hiçbirinden bir isim fikri olarak hoşlanmadığımı söyleyebilirim. belki h dergisi olsa hoşlanabilirdim, adımın baş harfi diye, ama öyle bir dergi de varmış zaten, kürtçe bir dergi.

elma, nar gibi meyve adlarından hele hiç hazzetmiyorum.

dergi veya site adı önemli. sayılardan elde edilen isimler nispeten iyi. onaltıkırkbeş uzun olmasa fena bir isim değil mesela. üç çiçek üç adet çıktığı için yerini bulmuş gibi. yedi iklim hem yedi sayısının örfi yükü hem de iklim sözcüğünün köhne etkisi yüzünden kaybediyor. 

pusula, diriliş, güney, büyük doğu, doğu batı, yönelişler, şehrengiz, kaşgar, özgür edebiyat, araf, mizan, öteki siz, dergâh vb. gibi “aşırı” anlamlı olanlar fazla buyurgan geliyor bana. yönlendirici olmayacak isim dediğin. ama büyük doğu zamanı için çok doğru bir isim gibi görünüyor. bu da önemli.

başına “yeni” sıfatı getirilen isimlere veya yabancı dilde konan isimlere hiç girmeyeyim. latince olan cogito ve conatus istisna sayılabilir. şair çalışıyor eğer türkçe bu şekliyle kullansaydı adını son derece güzel olurdu.

alan, yordam, dönem, varlık gibi isimlerse tuhaf bir nötrlüğe sahipler. merdiven, mühür, bumerang gibi nesne isimleri de öyle. ipek dili edebiyata hak etmediği bir yumuşaklık veriyor.

vakit veya zaman adlarını kullanmak da fena halde demode artık. ikindi yağmuru, ikindi, aylık dergi , ay vakti vb. akşam ve sabah nedense gazetelere konmuş. günlük devinimi anımsattıkları için olsa gerek. bir istisna: geniş zamanlar bence iyi bir dergi adıydı. sonsuzluk ve bir gün fena bir isim sayılmaz ama fazla uzun.

renkleri kullanmaksa son derece basit bir seçim. turuncu, mavi, mor taka, mavi yeşil, gri, kırmızısiyahî zencileri anımsattığı için istisna edilebilir.

devinim, halkın dostları gibi devrimci isimler nedense bana çok güzel geliyor ama bu tarzın bütün olasılıkları kullanılmış sanki.

edebiyat, edebiyat dostları, şiir sanatı, şiirlik, şiiri özlüyorum, şiir atı,  dize, türk edebiyatı gibi konusunu vurgulayan isimler duruma göre değişkenlik arzediyor. şiir atı tahta atı anımsatıyor, hoş.

öküz, akatalpa, broy, ağır ol bay düzyazı, poetikhars ilginçlikten kurtarıyor.

son kişot, son at sözcük oyunu nedeniyle bir an ha dedirtiyor ama yeterli değil.

karagöz içeriğine ters şekilde geleneksel bir değere atıfta bulunuyor. ama deyim olarak karagözlülüğü anımsatınca kulağa hoş gelebilir.

hayvan isimleri de ilginç olabilir, öküz, gergedan veya tay gibi tek başına değil ama.

0derece, zinhar, altyazı, yasakmeyve, beyaz manto, ücra, karayazı, izdiham, hayalet gemi, son duvar, heves, ludingirra, başıbozuk, atlılar, gerçek hayat, (biraz) hariçten gazel –yine içerikleri hiç söz konusu olmaksızın- sevdiğim dergi adları diyebilirim. şiir gibi oldu ha! sevdiğim dergi adları gibi.                    


Yorum (yok) Yorum yaz!

ALİ EMRE / DOKSANLAR SÜRÜYOR


15/11/2009 · Kategori: ali emre yazilari

(...)
         Saçları Vardır Aşkın
(2000), Âdemin Kızlarından Biri (2003) ve Sert Geçecek Bu Kış (2006) adlarını taşıyan üç şiir kitabı yayımlayan Hayriye Ünal (1973); adını çoksesli şiir poetikasının tartışmaya yol açan savlarıyla duyurdu son dönemde. Yeniliği ve arayışı önemseyen; diri, enerjik ve epizodik şiirler yazdı.

Algı ve biçem yönünden çok yönlü, çok boyutlu bir nitelik taşıdığı söylenebilir Hayriye Ünal şiirinin. “Mensur şiir, lirik tarz, epik şiirin bazı teknikleri, dramatik monologlar, bir isyan ahlâkıyla örtüşen kara şiir” türünden deneyimlere açıktır. Zaman zaman yapısal disiplinden uzaklaşmış gibi görünen; fakat -Orhan Kahyaoğlu’nun belirlemesiyle- iklimi ve coğrafyası daima geniş, tarih ve mitolojiye göndermelerle ve aynı zamanda bozgunculuklarla dolu bir şiirin örneklerini verir. Şiirin gövdesine yayılıp onu ayağa kaldıran ses, sempati uyandırmaktan çok irkiltici ve hırpalayıcıyıdır. Atak ve hatta saldırgandır. Şair kendine uygun biçimler aramaktan ve genel beğeniyi sarsmaktan, onun dışına çıkmaktan da hoşlanır. Ses ve anlam rastlantılarının peşine düşmek yerine, onları amacı için dönüştürmeyi önemseyen bir tutuma sahiptir hep.

Ünal, sürekli bir “challenge - meydan okuma” tavrı içinde görünür ki bu söz konusu dönemin şiirinde farklı ve önemsenmesi gereken bir şeydir. Kimi büyük romancıların özelliği olarak öne çıkan ve değişen zamanın ve değişen insanın dünyasını tam da değişme krizleri içindeyken kavramaya çalışan bir dikkatle yazmıştır. Ünal’ın şiirde yapmak istedikleri Turgut Uyar’la ilgili bir uygulama olarak yazdığı “Bir Poetika Önerisi” başlıklı yazısında önerdiği “çoksesli şiir” tutumuna uygun düşmektedir. (Bkz. Hece 113)

Şiirde, kişisel bir evren ve yasa oluşturma uğraşı veren Hayriye Ünal’ın şiirlerinin arka planında, bir sistem yaratma gayretini körükleyen yoğun bir ihtiras sezilmektedir. Ayrıca, deformasyon yoluyla, düşüncenin alışılmış yolunu bozup anlık irkilmelerle duyguları canlı tutmak, bu şiirin amaçlarından biri olarak öne çıkmıştır. Olup bitenlerden hoşnutsuzluk, eleştirel bir duruşla bütünleşir. Tarih bilinci de bu şiiri biçimlendiren temel dinamik olarak sık sık karşımıza çıkar. Bu şiirlerin tarihle ilişkisi onu hep sorgulamaya hatta daha ileri giderek itham etmeye yöneliktir. Bu sorgulama ve ithamı belirleyen etik zemini mustazaf ve müstekbir ayrımında kurgular ve zayıf olanın yanında yer alır. Buna ilişkin somut ilk gösterge ilk kitabında yer alan “le Poeme Noir” (Kara Şiir) şiiridir. Sonraki kitaplarında sürekli bir tekvin durumunu şiire getirmeye değer bulan şair, geniş sözcük dağarı ve zengin içerikli şiirleriyle döneminin ilgi çekici şairlerinden biri olarak temayüz etmiştir. (...)

(Tamamı Karagöz dergisinin 9. sayısında yayımlanan yazının Hayriye Ünal bölümü)

Yorum (yok) Yorum yaz!

ZENON BİLİYOR


14/11/2009 · Kategori: the others

“Aşk, öznenin arzusuna bağlanmasıdır, erotizmle şefkatin birleşmesidir; öbürü’nü aynı zamanda hem arzulanan bir nesneye hem de bir özneye dönüştürür; aynı zamanda hem bir olmayı hem de mesafe koymayı gerektirir. Uzun zaman aşkı, yürekleri delen bir oku atan tanrı olarak gördük. Bu imge, dünyanın büyüsel bir biçimde tasarlanmasının tüm biçimleriyle birlikte eriyip gittiğinde, aşkı arzuyla özdeşleştirdik. Artık aşk tepemize düşmüyor, kendimizin en karanlık yerinden geliyordu, duygudan çok itki, fikirden çok heyecandı. Bu, bireyciliğin utkusuna ve kutsal olana yapılan her tür gönderinin yok olmasına tekabül ediyordu. Ama her şey arzu değildir ve ayrılığın ya da yitirmenin acısı yalnızca hazdan yoksun kalmayla açıklanamaz. Aşk, yalnızca ilişkinin başında mevcut olan, ilişkinin açılışını yapan şey değildir, aynı zamanda da ilişkinin yarattığı şey –er ya da geç- yüklendiği, hem birleşmeye davet eden arzuyu, hem de öbürü’nün Özne olarak kabulünü bir araya getirme olanağı yaratan, anlamdır. Bu, ayrılıklara, çatışmalara, yaşamın dayattığı çeşitli sınamalara birlikte verilen yanıtın yarattığı ya da yok ettiği bir birliktir. Nasıl ki birey Özne değilse ama başına gelenler dolayımıyla kendini bulabildiği takdirde özneye dönüşürse, insan da bir anda âşık olmaz, zamanla âşığa dönüşür. Arzusuz ve karşısındakini kabullenmeden aşk olmaz, ama yaşam öyküsü olmadan, düşmanlığa ve yitime direniş olmadan da aşk olmaz. İşte bu nedenle, özellikle de batı geleneğinde aşk ölümle bir görülür, çünkü gerçekten de yaşamın karşıtıdır, arzunun ötesindedir ve arzuyu, arzulayan Özne’ye dönüştürür –bunu da, o öznenin arzusunu olanaksız kılma pahasına yapar-.” (Touraine)

Yorum (yok) Yorum yaz!

A MAN, A WOMAN


12/11/2009 · Kategori: resim

TRISTAN VE ISOLDE


sade, basit, öz, aşk, ölüm, şiir, acıklı, romantik... tam çelişki.
ünlü aşklar sırf edebiyat için yaşanmış gibidir, yaşanmışsa tabii. hiç öyle olmadıklarını düşünmek üzücü. dünyanın herhangi bir yerinde anlatıldığı kadar derinlikli, yaşayanın da onu aynı anda görüyor olması ilginç olurdu, olsun istiyor insan. ama aşk göstergeleri yayan bir kaynağın çoğunlukla bu göstergelere hakim olmayışı, bu göstergelerin hiçbir zaman sahibi olmamış olması ilk kez aşık olanda sonradan büyük düş kırıklığı yaratır. fakat aynı kişi ikinci defasında göstergeleri izler ve kaynağın bu aşkın dışında olduğunu bilir, hep bilir. bir başka deyişle, aşk hep tek kişiliktir, bütün destanlar, filmler tersini söylese de.   
ünlü olmayanları zaten bilemiyoruz, bildiklerimizin çok üstünde ama dil yetisinin berisinde kalanlar var bir de.   
tüm bu ümitsiz tespitlere eklenecek son şey -ama eklediğim şey- şu basit ama harika şiir olacak:

"a man a woman; a woman, a man
tristan, isolde; isolde, tristan"

(gottfried von strassburg)

Yorum (yok) Yorum yaz!

ŞAİR KULAKLARA PAVESE'DEN KÜPE


10/11/2009 · Kategori: sair diyesi

“Bir gün geldi, besleyici kaynaklarım bütün bütüne tükendi eserlerimde. Yazdığım sözleri düzeltip parlatmaktan başka bir şey yapmaz olmuştum artık. Öyle doğruydu ki bu –yaptığım işi inceledikten sonra daha iyi anlamıştım bunu- usta bir tekniği bir ruh haline uygulamak yetermiş gibi, daha derin şiir gerçekleri arama çabasını artık gereksinmiyordum. Bunun yerine, bir şiir soytarılığına çeviriyordum şiir uğraşımı. Başka bir deyişle, daha önceleri sezip uzak durduğum bir yanlışlığa düşüyordum (güvenle, yaratıcı bir tazelikle yazmayı da bu sezgiyle öğrenmiştim); dolaylı da olsa, kendi şairliğim üstüne şiir yazma yanlışıydı bu. (Exegi monumentum… = Bir anıt diktim… Horatius) Bundan böyle kendi içimden bir çıkış noktası aramanın boşuna olacağı duygusuydu bu karmaşık duruma ilk tepkim. Kendimi kesin ve eksiksiz olarak ilk anlatmaya başladığım ‘Güney Denizleri’ni yazdığım günlerden bu yana yavaş yavaş yarattığım iç kişiliğimi, bir yazar olarak gelecekte beslenebileceğim bütün esin kaynaklarını hiçe indirgemenin ya da bunların niteliğinden kuşkulanmanın acısı pahasına, hiçbir zaman bile bile bir yana itemezdim. Şu anda duyduğum bu güçsüzlük karşısında, uygunluğunu ve verimliliğini daha önce denediğim yöntemlerle ve her buluşu, önem kazanma gücüne göre, teker teker değerlendirerek, düşüncelerimi yeniden gözden geçirme gerekliliğine bu yüzden boyun eğiyorum. Çünkü şiir, şiir üstüne konuşarak değil, uğrunda emek vererek ortaya çıkar.” (Pavese)

Yorum (yok) Yorum yaz!

MURAT ÜSTÜBAL / HAYRİYE ÜNAL - ARZUDAN ÖTEKİYE EPİK


3/11/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Hayriye Ünal, doksanlı yıllarda şiire başlayan bir şair. İlk kitabından (Saçları Vardır Aşkın) itibaren yaşam ve tarih ilişkisinde kurmuş şiirinin çatısını. Ünal şiirinde yaşam ve tarih, bir öğrenilmişliğin üzerinde ilişkilendiriliyor. Tarihini öğrenen yaşam ve yaşamını öğrenen tarih şeklinde açıklayabileceğimiz bir diyalektik örgü etrafında kurulan bu şiir epiğin temel özelliklerini içeriyor. Tarihini içselleştiriyormuş gibi göründüğü noktada, karşı çıkışını gerçekleştiriyor Ünal. Yaşamı ve tarihi yönlendiren mekanizmaları kurduğu uysallık tuzağıyla çözer çözmez, sert bir üslûpla ve nefesli bir söyleyişle eleştirmeye soyunuyor. Öyle ki, tarihî sembol ve kişilikler birdenbire bu şiirin silâhları olarak ortaya çıkıyor.

Göndergelerini tarihin ve yaşamın çakıştığı noktada kurup çatışmayı şiddetlendiriyor. Zaten, ilk kitabında bile bu bilinçli bir şekilde şiirlerinde yer alır: “Yaşamla tarihin ilişkisi yalındır / Biri ölmüş iki eski dost gibi” (Vakanüvisin Müsveddeleri). Yaşam ve tarih birbirleriyle iç içe geçen uzamlar oldukları kadar, aralarındaki gerilimin yarattığı fark insanın kendi uzamını yarattığı veya ürettiği alandır da aynı zamanda. Aynı şiirde: “Zamanın bilincidir tarih / Kamunun bilinçsizliği / Put yapımında bu çağa erişmedi hiçbir kavim / Ve kendine tapınmada ölüp gidenler” dizelerini görür görmez resmî tarihten kopuşunun put kırıcı bir unsur oluşunu algılamamız kolaylaşır. Şairin “göstergeler imparatorluğu”nun dışına kaçışının nedenselliği kendi kendine oluşur. Tarih, putlaştırıcı iktidarların tezgâhının aracı hâline gelmekle en başta bireye ve onun inanç dünyasına yabancılaşır. Kişisel ve minör tarihler değersiz ve anlamsızlaşır. Hayriye Ünal bir şair olarak tuzağın farkındadır; paradigmaların ve o paradigmaların aklının çağın ruhu adıyla kendini konuşlandırmasının altındaki boşluğu sezer ve bireysel çıkışını minör tarihini resmî tarihin içinde anlamlandırarak yapar. Tarihin büyük panosuna bakar ve elemanlarını oradan seçer; aslında bu tavır vakanüvisçinin tarihinin bir karşı çıkış yoluyla da olsa meşrulaştırılışının ifadesidir. Böylece, büyük tarih hiçbir zaman tam olarak reddedilmez; tersine, tarihin birey ve insan hakları açısından restorasyonu amaçlanır: “Değil mi ki insan / Sözcüğün tam anlamıyla insan olduğu yerde oynar.” İnsanın evrensel buyurganlığın içinde idamesi ezilenlerin üzerinden yeniden sorunsallaştırılır. Hayriye Ünal’ın insan üzerinden evrenselliği sorunsallaştırışı post modern bir tutum olarak görülebilir mi sorusu, Lyotard bağlamında anlamlı bir yanıta muhatap olabilir. Aslında sorunsallaştırılan evrensel olanın buyuran tarafı daha çok. Yani Lyotard terminolojisinden söylersek makro iktidarların paradigması altında ezilen kesimlerin ve mikro alanların sorunsallaşmasından bahsediyoruz. İşte Ünal, ezilenlerin mekaniği olarak bir tazyikte bulunuyor globale ve onun tüm yüzlerine. Bunu yaparken doğanın kudretine sığınmayı tercih ediyor, bu tercih muhtemelen bir güven sorununun ifadesi. Doğanın kendisine ve onun en ilişkisiz ve kendinden elemanlarına duyulan güvenin yerini hiçbir kurgusal eleman dolduramıyor sanki. Bu anlamda, modern dünyanın araç ve akılsallığı tartışmaya açılıyor ki bu da bir şiiri post modern bir mecrada görmemiz için yeterli ipuçlarını verir bize. Fakat hiçbir yapıt, post modern benzeri tanımlamaların cenderesinde tanımlanamaz ve temellendirilemez tıpkı epik kavramıyla tanımlamanın kâfi gelmeyeceği gibi. Ünal şiirinde öyle genel konulardan girişler yapıyor ki şiirinin böylesine özelleşmiş ve kozmopolit bir mecraya “sürükleneceğini” tahmin etmekte zorlanıyor alımlayıcı. Bu nokta şiirin cazibe oluşturan taraflarından sadece biri elbette. Genel bir aşktan bahsederken birdenbire kendinizi bedenlenmiş bir aşkın çekim alanında buluyorsunuz. Bu anlamıyla Ünal şiiri kesinlikle modern bir izlekten güç alıyor. Yani, aslında muğlâk ve soyutlanmış bir kavramsal durumdan diyalektik ve somut ölçütlere dönüşmüş bir duruma geçiş modern bir yordamın sonucudur.

Ayrıca, arzu ve güç arasındaki ilişki nesneleşmeyi denedikçe karşısındaki iktidar alanlarıyla çarpışıyor ve şiir içi gerilim artıyor diyebiliriz. Ama Ünal iktidarın kaynakları konusunda oldukça donanımlı hareket ediyor. İktidarın kaynağını mistik bir zemine dayamayı hiç düşünmüyor belki; ama doğrudan doğruya ataerkilliğe ve sömürü odaklarına atıfta bulunuyor elbette insan nefsinin (arzusunun) maddileşme zaafını es geçmeden. Nefsin iktidar talebini mistik olmayan politik bir zeminde tartışması onu modern algının sınırlarına çekiyor gibi görünse de modern ve aşkın olan’a somut güçlü tepki verişiyle modern’i tam da kaynağından vuruyor. Aslında yine de şunu söylemek gerekir: Ataerkillik mevzusundaki çıkışı moderniteden çok feodallikle ilgili görünüyor kimi kez. Yani, yerinde bir tespitle ataerkilliğin modern’in değil, feodal’in iktidarı olduğunu; fakat en nihayetinde modern’in feodalin boşalttığı alanı doldururken ataerkilliğin dizgelerinden olduğu gibi yararlandığını da görüyor şair. Kadın meselelerinde yaptığı çıkış bu anlamda sınıfsal değil, insanidir. Âdemin Kızlarından Biri (2003) kitabındaki “Kemoterapi” şiiri sorunsalını genel anlamda en belirgin kıldığı şiirlerden biri: “Toprağa sahip olmak / Çimentoya, kirece, tuğlaya / Demire, gümüşe ve altına / Bakıra, plâtine ve elmasa / Ataya, kadına, çocuğa.” Ayrıca, feodallik konusunda yaptığımız saptama bu şiirin içinde açıkça ifade ediliyor zaten: “Feodal yosma diye çağırdılar bir gün FE-O-DAL.” Doksanlarda genç bir kız olarak acısını çektiği ruh hâli iki binlerde daha güçlü, bilinçli ve sert bir karşı çıkışın yolunu açar: ‘Geldim doksanlardan naifçe iki bine’ derken bile analiz yapan bir edadadır. Erkek egemen kültürün köklü iktidarı karşısında bocalayışını bir imtihan olarak algılar; yükümlülüğünün gereğini sertleşerek verir. Öyle ki, neredeyse hiçbir kadın şairin yeltenmediği ölçüde sert ve girift bir dille isyanını gerçekleştirir.

Bu isyanın dilsel kökleri yine ataerkil kaynaklara dayanır ve bunun farkındadır Ünal: “Hey sözleriyle zihnimi çelen / Geniş omuzlu erk / ek / Erkini kutsuyorum.” Bir kurban ritüelindeymişçesine sunar kendini, ezikliğini dilinde taşıyan bir edanın kurbanıdır artık o. Dilinde taşıdığı eziklik hiddete dönüşür ve ataerkil düşünce döngüsünün içinde kalışının çaresizliğini, “ümit bayat bir tat bırakmaya başlamıştırdiyerek hafifletemeyecektir; çünkü kurbanın İbrahim’i kayıptır artık. Muğlâklaşan İbrahim sembolü şairi bir muhatap arayışına iter. Zira bir kurban olarak İshak nefret edilen olma duygusunun altında ezilir, nefret eden İbrahim’dir belki; ama bunu ondan isteyen kimdir? Yani eyleyenin eyleyeninin muğlâklığı yazgısaldır. Bu yazgıyı öteledikçe eyleyenin simulakrları çıkar karşısına (ama aslâ gerçekliğin kendisi değil) ve simulakrlarla giriştiği kör döğüş bir oyalanmadır, muhatabın evrensel gerçekliğin soyutunda sökün eder gibi yaptığı bir kurmaca. Fakat İbrahim’in fiilî eylemi, yani kurban edişi bir gerçektir, simulakrın kendisi bir gerçekliğe karşılık gelmez; onun yerine eyleminin doğurduğu sonuç bir gerçekliğe tekabül eder, eyleminin kaynağı ise yazgısaldır. İşte şair, kurban edilen olarak eylemin kaynağına yönelik bir taarruza geçemez, bir yazgı olarak isyan eder sadece. Eylemin simulakrlarının doğurduğu sonuçları bir bir yok etmeye soyunur. Simulakrların nesnesi ataerkillik ve kapitalizmin görüngüleridir, putları yıkacak olan şairin edası ve eylemidir. Bu anlamda, Ünal’ın mücadelesi en az Don Kişot kadar dışsaldır! Kaldı ki: “Arkaik ve ilkeldir her gün görev bellediğim alnımı / yere koyuşlar kavmime göre / Diz kırıp oturmalar kavmime göre / El açıp yüze sürmeler kavmime göredediğinde dışsal ideolojik-dinsel bir eleştiri geliştirir; öze yönelik eleştirisi dışarıdan içeriye doğrudur. Oysa yazgıya yönelecek eleştiri içten dışa ve dıştan içe döngülenen mistik bir hassasiyeti kapsadığı ölçüde anlamlıdır. Ünal şiiri böyle bir mistifikasyonu içermediği gibi sosyo-politik göndergeler evrenini muhatap alarak zaten seçimini yapmıştır. Ünal’ın seçimi yazgıyı hedef almadığı için gerçekliğin iç dünyasını bile isteye ıskalar, onun görüngüleriyle mücadele eder. Ama en nihayetinde görüngülerin çeşitliliği ve kozmopolitliği baskısını şiirinde hissettirecektir öngörüsünde bulunmamız o kadar da saçma değil. Hatta bu baskıyı nötrlemek için çoksesli şiirini yazmaya koyulacaktır, bu dönem Ünal şiiri için mistikleşme yolunda önemli bir adım olabilir gerçeğin kendisini arama yolunda. Onca aşkın ve tikel hâlin getirdiği ağsal yük, belli bir yoğunluğa ulaştığında görüngülerin açıldığı ve her görüngünün kendi nüvesini boşalttığı anla ilişkiye geçer şair zihni ki artık kendi mistifikasyonunu öğrenilmiş mistik retorikten azade oluşturacaktır. Çoksesli şiir poetikası basamak basamak ilerleyen bir şiirle karşı karşıysak şiir içi bazı aşırılaştırmaların ve ötekiliğin sınırını ihlâl eden bazı yabancılaşma hamlelerinin atılması kaçınılmazdır ve her hamlede şiir içi unsurlar biraz daha giriftleşerek derinleşecektir. Bu derinleşme kendi metafiziğine kavuşan her kavram ve olgu kadar gerçektir. Fakat Ünal şiiri çoksesliliği kabul ederek bir kibirlilik hâlinin uzağında konuşlanmasıyla merkezkaçtan ivmelenecek cesarete sahip olduğunu göstermiştir; bu cesaret onun şiirinin güçlenmesinin yegâne dayanağıdır.

Aslında temel çelişki şudur: Bireyle evrensel arasında kutsallık çatışması vardır; iman eden için birey evrenselden daha kutsaldır. Ünal şiirinde ise bireysel olan kutsallığın metafiziğine nüfuz etmeyi reddedip evrensel olan’ın çekim alanında hayat bulur; ama bu hayat buluş evrensel karşıtlığı şeklinde konuşlanan bireyselin politikasıdır daha çok. Kendi bilinç alanının içinde kalan mikro kozmoslarla bilinç üstü makro iktidarlar arasında bir metafizik kutupsuzlaşma ortaya çıkar. Ama bu kutupsuzlaşma mutlağın çerçevesi içinde tezahür eder ki Ünal şiiri bu çerçevenin dışını ve bu çerçeve dışına kaçan metafiziği sorunsallaştırmaktan kaçınır kendi içsel deneyimini tartışmaya açmayı reddederek. Ünal şiirinin özelliği varoluşunun özünü değil, o varoluşun kendi dışıyla kurduğu bağı ve diğer varoluş biçimleriyle arasındaki ötekilik ilişkisini taşımasıdır.

Sonuç olarak, Ünal şiirinde söylenilmesi gereken günaha bata çıka giderek ötekiyle arasındaki sınırları belirsizleştirir yoksa ötekinin kendisini değil. Ötekini belirsizleştiren bir nihilist mistik hiç değildir yani. Yapıcı-mistiğin tam içeriden kendini belirsizleştirerek ötekiyle sınırlarını belirsizleştirmesini ise hiç denemez. O, daha çok Kierkegaard’ın dediği şekliyle “Günah, doğası gereği sezgiseldir” güdüsüyle şiirinin içinde günahı deneyimleyen ve kendini açan bir şair olarak ön plâna çıkar ki bu da kendi alışkanlıklarına batmış bir zümrenin, toplumun veya çağın unuttuklarını hatırlatması adına şairin üstüne aldığı bir vebaldir.

 

(…)

 

(“Doksanların Doğurgan Epiği” başlıklı yazıdan, Karagöz sayı 9, Ekim Kasım Aralık 2009)

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::