AZMETTİRİCİ - 3 / HAYRİYE ÜNAL
23/6/2009 · Kategori: siirler
biri var burada sadece biri herhangi biri gibi bak ona
sadece bak ona ve bakmaktan sakınma
o bir rüşeym ama kendini duyuyor
kulağından sesler
dilinden tatlar
ve göğsünden uzak istekler geçiyor
–denmiş miydi?
geçiyor yalnızca salınarak bir salda fırtına
sadece sen oku diye yazarak havaya hemen silinebilir
bir pasaj bir kıta bir işaret bir arma
duman da olabilir burası uzak burası bir çıkmaz burası bir ada
tamada
sen o dumanı okuyarak
yürüyerek ve dizlerinde paçavra
ve uzamış saçların karışmış güzelim sakalına
senden neyi istediğimi hiç bilmeyerek
tutkuyla yürüyorsun istemli sanarak kendini
meğer eski bir laftır
biraz ufunet ve küf kaplı
yalan olmuş derler söze değmez sözler
ağır ince sıcak ılık birden hızlanan trenler
edenlerden olmalı erine niyaz
bana ikna edici uzun sözler yaz bana kırıcı
çok kırıcı, yüzünü fotoğrafla tutmak hatrımda
ama 99
kerre adını söylersem o gece giriyorsun rüyama
yalnızım diyor yalnızdır dır
güçlüyüm diyor tek başına bir tümendir dir
ona güvenip sayarsın tanıyabilsen ama yoksun sen
sana bakınca ardın görünüyor
konuşsan sessizlik dağılmıyor
dokunabilsen -ah yararı yok yararı yok- pürüzler düzleşmiyor
(not: ah burda bir şiir cümlesi değil gayri ihtiyari oluyor
foule son nom!
ceux qu’on n’a jamais vu, ceux qu’on ne connait pas)
YÜKSEĞE DÜŞMEK
14/6/2009 · Kategori: mogol elmaslari
“Edebiyat incelemelerinde benlik sorunu bir özneler çokluğu arasındaki genellikle çelişkili ilişkilerin oluşturduğu şaşırtıcı bir ağ içinde ortaya çıkar. İlk önce, tıpkı Kant’ın Üçüncü Eleştirisinde olduğu gibi, okurun zihnindeki yargılama ediminde ortaya çıkar; sonra, yazar ile okur arasında kurulan görünüşte öznelerarası ilişkilerde ortaya çıkar; eserde kurucu özne ile kurulu dil arasındaki maksatlı ilişkiyi yönetir; son olaraksa, öznenin eser aracılığıyla kendisiyle kurduğu ilişkide aranabilir. Başlangıçtan itibaren, en azından dört olası ve ayrı benlik türü vardır: yargılayan benlik, okuyan benlik, yazan benlik ve kendini okuyan benlik. Tüm bu benliklerin buluşabileceği ortak düzlemi bulma ve dolayısıyla bir edebi bilinç birliği yaratma sorunu edebi incelemelerin başına bela olan metodolojik zorlukların başında gelir. (…)
“Binswanger’e göre edebi girişim hiçbir yönüyle kişinin kendini gerçekleştirmesi tasarısından ayrı görülemez. (…) Benliğin genişlemesi eserin içinde ve muhtemelen eser aracılığıyla gerçekleşiyor gibidir. (…)
“Yazar estetik yaratının muğlaklıklarıyla doğrudan hesaplaşır. Bağımsız bir fail olarak, doğal eğilimi dünyaya yayılmak ve kendisini tatmin etmektir, ama biçimin kendisine dayattığı kısıtlamalar yüzünden hep hüsrana uğrar, yoluna hep taş konur. (…)
“Sanatçının kendi kendini genişletme ve kendi kendini geliştirmeden çıkıp tümüyle farklı türde bir benliğin fethine geçişini mümkün kılan dönüşüm, Binswanger tarafından tırmanma ve inme metaforlarıyla tarif edilir.
“Şiirsel aşkınlığın kırılganlığı, doğrudan eylemin görece salimliğiyle karşılaştırıldığında, yükseklik duygularıyla bağlantılı endişelerle temsil edilir.(…)
“Düşüş ihtimali aynı derecede iradedışı bir yükseliş olasılığına tekabül eder. İlk bakışta düşüşün yalnızca aşağıya doğru olabileceği görülecektir, ama Binswanger kendi rüya-teorilerinden yukarı düşüş diye adlandırabileceğimiz bir olasılık türetir (…)
“Kendi hayal gücü aracılığıyla yükseklere sürüklenmek isteyen insanı tehdit eden bir başka tehlike daha vardır: kendi sınırlarının ötesine geçip artık geri inemeyeceği bir yere çıkma tehlikesi.” (Paul de Man)
MİTOSTAN LOGOSA
7/6/2009 · Kategori: dediler ki
“Homeros’ta mitos egemendir; Aschylus ve Sophokles’te ise mitos tek başına değildir, onun karşısında logos çıkarılmıştır. Öyle ki, Aschylus ve Sophokles’in tipleri, birlikli, tutarlı kişilik yapılarına sahip olarak biçim verilmiş tiplerdir. Ve bu kişiler, Attika tragedyasında, logos-mitos karşıtlığını benimseyen antitezci bir tavırla kurgulanmışlardır. Homeros’ta anlatıcılık ile sağlanan etki, Attika tragedyasında retorikle sağlanır ve tiplerin çizilmesinde dayanılan karşıtlık, konuşmanın antitezci formları içinde dramatik bütünün tüm öğelerine kadar yayılır. Attika tragedyasında tutkunun ifadesi; betimlemelerdeki abartılı ihtişam, maskeleme ve müzikle desteklenir. Başka bir deyişle, bunlar, tragedyaya soluğunu veren pathos’un ifade edilişini kuvvetlendirirler. Homeros’un tersine, tragedya kahramanlarında dinginlik, tevazu ve sükûnet yoktur; kahramanlar kendilerini bir şeylere kapılmış olarak bulurlar. Konuşmalarında kahramanların ruh hallerinin ve bu ruh hallerindeki değişmelerin ifadesine nadiren rastlanır. Kahramanların kendi iç dünyalarından söz etmeleri ise, daha da nadirdir. Kişiler, tam anlamıyla retorik düzlemde yani karşıt tezli konumları ve konuşmaları ile belirlenmişlerdir. Ancak Euripides’le birlikte bu trajik tipler bireysel bir yaşam, bir bireysellik kazanırlar. Özellikle güçlü, iktidar sahibi insan, böylesine önemli bir trajik figür, doğal hukuk üzerine refleksiyonun hızlandığı bu dönemde bir bilinç kazanır, kendi güç iradesinin üzerinde, kavramlardan oluşmuş, rasyonel/düşünsel bir atmosfer içersinde soluk almaya başlar.” (Dilthey)
LABORATUAR KENT
30/5/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari
(...)
Kenti, analitik bir düzlem olarak düşünelim. Kaderleri de çok sayıda hiperbol, parabol gibi eğrilerle temsil etmekle herhangi bir kesitte çok sayıda kesişme noktaları olduğunu göreceğiz. Kentin kapladığı alan, zaman içindeki herhangi bir saniyede dondurulsa sayısız kesişme noktalarıyla kaplı olacaktır. Kentlik niteliği temas yoğunlaşmasında ve yeğinliğinde gizlidir dersek abartmış olmayız. Giderek iş, etkinlik, eğlence vb. alt başlıklarla detaylandırılan ve temas noktalarından ibaret bir tasarımın kentin arayüzü olduğu söylenebilir.
İnsanın, bir anlamı olsun olmasın, hem sürekliliği sağladığı yer hem de her şeyle flört halinde olabildiği yer olmakla kent, meçhul ve olasılıklar ambarı olan gelecekten bugüne ışıklar düşürür. Meçhul geleceği, pırıltılı bir olasılığa çevirebilir. Simmel’in tabiriyle “büyük belki”nin dünyası, tehditler ve fırsatları hep birlikte sunar. Tehlikeyi ve konforu, suçun her şeklini ve muammayı, mimari iradeyi sekteye uğratan oluşun kontrolsüz dağılışını ve iradenin katı dışavurumlarını orada yan yana bulmak mümkündür. Bilmeksizin ve büyük bir iç huzuru ile bir katile dizleriniz değerek metroda yolculuk edebilirsiniz. Dolayısıyla kent ve sokakları, amaçsız birinin gelişigüzel sergüzeştine ne denli yataklık ediyorsa herhangi bir amaca yönelmiş kişinin de –bu amaç en saçmadan en anlamlısına geniş bir yelpazede yer alabilir- o denli zengin malzeme deposudur. New York, Quinn için amaçsızlığının simgesi bir distopya, bir “hiçbir yer” iken, Stillman için “bitmek bilmez bir depo”dur. (...)
(Yazının tamamı için Hece, Haziran 2009)
« Önceki :: Sonraki »


