Dergilerdeki eleştiri yazılarına toplu bir bakışla bakıldığında, şiir merkezli eleştirinin 2006 yılında yükselen bir grafik ortaya koyduğunu söylememiz mümkün. Her ne kadar gündeme getirilen konu ve sorunların içeriği bakımından önemli bir gelişmeden yahut farklılıktan söz edilemese bile, eleştirel problematikler üzerinde belli bir diyalog ve etkileşim ortamının oluşacağı bir sürece doğru yavaş yavaş giriyor gibiyiz. Yine de bu kanaatimizin, daha çok izlenimsel mahiyette olduğunu belirtmek durumundayız. Daha aşikar ve gösterilebilir bir gelişme varsa, o da, şiirde artık birbirini görmeden ve birbiriyle çatışmadan var olma, kendini (varlığını, iktidarını, itibarını) devam ettirme ihtimalinin giderek azaldığıdır. 2006 yılının eleştiri adına altı çizilmesi gereken en önemli kazanımı olarak bunu kaydedebiliriz. Kimsenin kimseyi dinlemediği veya herkesin herkesi işine geldiği gibi görmek, algılamak istediği bir eleştiri ortamında bir çeşit körler sağırlar diyalogu yaşanıp durduğunun farkındaysak, sözünü ettiğimiz kazanımın önemi daha iyi anlaşılacaktır. Tabii ki bunun bir yanılsama olma ihtimali de mevcut. Birbirini görme (farkındalık) veya birbiriyle çatışma, etkileşim içersine girme diye gördüğümüz şeyler, pekala kendini var kılma içgüdüsüyle izlenen siyasetin bir parçası olabilir. Şiiri değil ama ismini korumaya/ büyütmeye endeksli siyaset, bilineceği üzere Türk şiirine patinaj yaptıran hastalıkların başında gelmektedir. Birbirini görmenin (farkındalığın) veya birbiriyle etkileşime girmenin bir ifadesi gibi gözüken bazı eleştirel unsurların gerçek mahiyeti bugün tam olarak kendisini göstermeyip zamanla netlik kazanabilecektir. Bu anlamda, kastedilen kazanımlara dair sağlam kaziyeler ortaya koymanın bugün için mümkün olmadığı bilinmelidir. Her şeye rağmen kazanım olarak adlandırabileceğimiz bu şeyler, çok net olmayan, ancak sinyal niteliğindeki ifade ve tutumlara dayalı bir sezgi ve yoruma dayanmaktadır. Dahası farklı algı ve yorumlara da açık özellikler taşımaktadır.
2006 yılının bir kazanımı diye bahsettiğim farkındalık ve etkileşim süreci çerçevesinde, iki hadisenin dikkati çektiğini söylemek gerekiyor. Bunlardan birisi, İsmet Özel’in şiire ve Türklüğe ilişkin söylemlerinin, Özel şiirine mesafeli duruşuyla bildiğimiz bir kesim/şair üzerinde gözüken yansımalarıdır. Diğeri ise, şiirde kuşak tartışmalarının ve çatışmalarının yoğunlaşması, kuşakların birbirini anlama yolunda diyaloga dayalı bir sürecin kısmen işlemeye başlamasıdır.
(…)
Şiir Hakikatin Neresinde?
Esasen burada, konu göreceleşmekte, problemin mahiyeti şiire yüklediğimiz anlam etrafında şekillenmeye başlamaktadır. Hayat-hakikat-Türkiye-anlam gibi meseleler bizim kendiliğimizle ve duyarlıklarımızla ilişkili olarak mahiyet kazanmaktadır. Şiirin de bu belirlenimlerden münezzeh kılınması mümkün değil. Dolayısıyla poetik çatışmanın, beşeri durum ve duyarlıklarımızdaki farklılaşmalarla ilintilerini yadsıyamayız. Şiire nasıl baktığımız, bizim nerede durduğumuz ve nereye doğru yöneldiğimizle bire bir ilgili bir şey. O halde, şiirin bizim var olma kaygılarımızdan neşet ettiğini ve şiir üzerinden aslında varolma biçimlerinin birbiriyle etkileşime sokulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Şiir açısından önemli olan, bu varolma biçimlerinin belli bir özgüllüğe, yoğurucu bir güce ve aydınlatıcı bir anlama sahip olabilmesidir. Şiirde biçim meselesine buradan bakılabileceği gibi, bilginin ve hakikatin şiirle ilişkisine de böyle bir perspektiften yaklaşılabilir.
Ahmet Oktay, (Hece/110, “Şiirin Hakikati Mi, Hakikatin Şiiri Mi?”) hakikat kavramını şiire (sanata) özgü bir bağlam içersine yerleştirmektedir: “Şair, özgül bir hakikat üreticisidir. Hiç kuşkusuz, genel geçer olmayan, kanıtlanamayan özgül, duygulanımsal bir hakikattir bu.” Ancak burada açık olmayan nokta, şairin/şiirin hakikati ifade etme veya tezahür ettirmesindeki bir güçlükten mi, yoksa hakikat kavramına irca edilemeyecek sezgisel bilgilerden mi söz edilmektedir. Oktay’ın duygulanımsal hakikat ifadesinin, ikinci şıkka yakın durduğunu anlıyoruz: “Ben toplumculuğu benimsemiş bir şair olarak, sınıfsız toplumun hakikatini yazmayı ya da aramayı hedefliyorum. O hakikati bilmeme olanak yok. Şairin yapabileceği, bir imalar alanı kurabilmektir.” Bu da aslında şiirin, nesnel gerçekliğin tam olarak doğru veya yanlış kriterleriyle değerlendirilebilecek bir bilgisini vermeyip, sezgisel duyumlarla insanın anlam/kavrayış dünyasına bir katkıda bulunduğunu ifade etmektedir.
Öte yandan, Ali Emre’nin “Sözün Yalınkatlığı ile Bilginin Irgatlığı Arasında Geleceğin Şiirine Yol Açmak” yazısında (Hece/118, Ekim 2006) şiirin bilgi ve hakikatle ilişkisinin şairin bilge ve uyarıcı rolünde arandığını görüyoruz. Emre’ye göre şair “kendiliğindenciliği, yenilginin kanıksanmasını aşacak yeni bir başlangıca talip olmalı; yaşadığı çağın hareketsizliğine, uyuşukluğuna karşı sesini ateşe vermelidir. Ateşi yeniden çalmalıdır belki. Bunu insanlığı ayartmaya, kışkırtmaya kalkışmaktan öte; düşünceyi kendi içindeki şeytanlardan kurtararak, gelişmelere ve nesnelere içerden değme merakını yitirmeyerek ve gözüpek bir yaklaşımla gerçekleştirebilecektir”. Emre’nin söylediklerini, Celal Fedai’nin -yukarıda zikrettiğimiz- hakikate odaklı yaklaşım tarzının farklı bir açılımı olarak görebiliriz. Her ikisinde de temel mesele hakikate varmak, hakikati tecessüm ettirmektir. Ali Emre, bu hususu daha doğrudan ifade ederek, kanaatimce şair-şiir-hakikat ilişkisini net bir çizgiye oturtmakta, böylece Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un oluşturduğu poetik tavra bağlı kalan bir tutum izlemektedir. Söz konusu poetikayla, denebilir ki şaire peygamberce bir sorumluluk yüklenmektedir: “Sezai Karakoç’un ifadesiyle diriltici bir “kıyamet aşısı”na ihtiyaç duyulmaktadır. Şairin bilmesi ve görev edinmesi gereken şey budur belki de: Şiirin saçağı altında, pervasızca uç gösteren yıldırımı göğüsleyerek doğacak güneşi ya da gökkuşağını ilk hisseden olmak, bu eksende açılacak bir pencere bulmak ve eskiyip pörsüyen bilincin / bilinçaltının cerahatini akıtmak.” Emre, gayet açık şekilde bunları söylemekle beraber, aynı yazısında farklı anlamlara çekilebilecek söylemlere de yer vermekte, bu da ne yazık ki anlaşılırlık sorununa yol açmaktadır: “Şairin yaptığı, bir yandan kendi gerçekliğinden bütün insanların öz serüvenini tahrik edecek güçte yaşam çıngıları çekip çıkarmak, bir yandan da kavrama gücünün sınırlarından insanlar bazı işaretler getirmektir.” Bu ifadeleri herhalde, ‘kulağı hakikate dayalı şair-insan’a dair bir betimleme kabilinden düşünmemiz gerekecektir. Aksi halde, poetik hedeften bir sapma söz konusu demektir. Ancak, söylemsel düzeyde zaman zaman anlam bulanıklıkları/kaymaları görülse bile, Emre’nin poetik hedefinin belli bir netlik içinde olduğu anlaşılabiliyor: “Gelinen nokta; şairin salt düşler dünyasında yaşamasını ya da eğlendirici olmasını istemiyor, toplumun ruhsal ve düşünsel hayatının bir temsilcisi, en çetin sorulara cevap arayan bir konuşmacı, insanlığın ortak acılarına ve beklentilerine değinen hikmetli bir bilge olmasını da istiyor.” Şiirle insan arasındaki mesafenin açılmasını böylesi bir eksikliğe bağlayan Emre, şiirin felsefi arka planının da bu açıdan önemini vurguluyor: “Felsefi bir özü, bir derdi olmayan; bir yaşam çıngısı taşımayan şiirler zamanla yüzünü insandan çevirmeye başlıyor.”
Şiir mi, Felsefe mi?
Şiirin felsefi bir öze veya içeriğe sahip olması onun “felsefi şiir” olarak tanımlanmasını gerektirir mi? Bunun epeyce tartışma götürür bir konu olduğunu sanıyorum. Esasen felsefe ve şiir, zihnin iki farklı ‘akt’ına ait edimler olduğundan bunların en azından birbirini tanımlayıcı şekilde kullanılmaları poetik açıdan sorunlu bir yaklaşımdır. Kelami düşüncenin bile felsefe sayılıp sayılmayacağı tartışılırken, şiirin felsefi düşünce ile müşterek bir düzlemde değerlendirilmesi hayli zorlama bir uğraş olacaktır. Şiire bu tarz yaklaşımların daha çok konvansiyonel ve eleştirel bir anlamının olduğu kanaatindeyim. Bunun da şiirimiz ve eleştirimiz açısından küçümsenecek bir şey olmadığı malum. Zira, görece bir bilinçlenmeye rağmen, günümüz şiirine hakim olan poetik zihnin pek çok bakımdan belirsizlikler içersinde vücut bulduğunu ve adeta el yordamıyla şekillenmeye devam ettiğini söylememiz mümkün. Dolayısıyla kavramsal nosyonlar, şiirin ve eleştirinin hem daha tutarlı hem de daha derinlikli bir yapı kazanmasına imkan sağlayabilecektir. Şiirin düşünceyle ve bilhassa hakikatle ilişkisi üzerinde dururken felsefi şiir kavramının göz ardı edilmesi aslında bir eksikliktir. Başka deyişle, bu ilişkinin felsefi şiir kavramıyla netleştirilmesi ve somutlanması imkanı değerlendirilememiş olacaktır.
Şiirin felsefeyle, daha doğrusu düşünceyle ilişkisi konusunda Mehmet Solak’ın ifadeleri (Hece/118, “Bilen Özne-Bilinen Nesne İlişkisinde Bilgi-Şiir Bütünleşmesi”) altı çizilmesi gereken vurgular içeriyor: “doğaldır ki; şiir, düşünce oladığı gibi düşüncenin aktarım yolu da değildir. Hele gündelik bilgi (haber) hiç mi hiç değil. Bu bağlamda dil, ayrışma noktasıdır. Bir metnin dili tümelleştikçe o metin şiir olmaktan uzaklaşır. Çünkü şiirin dili, dış gerçekliği olduğu gibi aktaran anlam buyurganı bir dil değil; iç dünyanın imgelemini, dış dünyanın gerçekleriyle örtüştürerek sunan, çağrışımlı ve katmanlı bir dildir. Denilebilir ki, bu yönüyle artık söz’dür.” Burada sorulması, tartışılması gereken nokta, imgelem ve gerçeklik arasındaki geçişliliğin nasıl sağlandığı, dilin tam anlamıyla neyi temsil etmekte olduğudur. “Öyle ki; duygunun yahut düşüncenin tek yanlı yalıtımı, ötekini anlamsız ve geçersiz kılar. Şiir, bu bağlamda yapılan bir ‘şey’dir kanımca… nesne değil bir çeşit bilgidir şiir. Zihinsel bilinç, bilgileştirmiştir onu” diyen Solak’a göre öyle anlaşılıyor ki, şiir, son kertede bilgiyi temsil etmekte, bilgi düzeyine getirilmiş bir öznelliği ifade etmektedir. Buradan şiirin, bizi bilgiye ve hakikate götüren bir edim diye düşünüldüğünü anlıyoruz. Buna karşılık Hayriye Ünal (Hece110, “Pervasız Bir Geliş”) şiirin hakikatle ilişkisini farklı yorumlamakta, şiirin bulgulayıcı bir edim olduğunu düşünmemektedir: “Şiirin en yüce tarafı –varsa eğer o da- hakikati teslim etmek değil, hakikatin kendisine teslim anına şehadet etmektedir. Yücelikle ilişkisi de bu kadardır... hakikat bir “üretim “ olarak gelip yerleşmez şiire. O, zaten dünyanın kılcal damarlarında dolaşır durur. İnsanda bulunuşu gibi bulunur şiirde de.” Ünal’ın bu ifadeleri, şiirin; hakikatin/bilginin tecessüm ettiği değil fakat tezahür ettiği bir alan olarak algılandığını göstermektedir. Buna göre diyebiliriz ki, şiirin hakikatle ilişkisi, zaten varolan, daha doğrusu bilinen bir hakikatin (belki de hakikat zannının) şiir dilinde tezahür ettirilmesinden ibarettir. Şiirin rolü burada, hakikat mesajından/bilgisinden çok, özne/varlık olma biçimlerinin duyumsatılmasıyla ilgilidir. Bu da şiirin bir varoluş edimi olarak düşünülmesini gerektirir. Ünal, hakikati insandaki sonsuz olma özleminin bir ürünü sayarak “Hakikat, eğer hakikatse, o özlemin bir karşılığı olmalıdır. O özlem varsa, hakikat onu doyurur. O özlem doymayacaksa, hakikatin varlığı koca bir yalandır” demekte, dolayısıyla hakikatin ancak varoluşsal bir süreç içersinde sahici nitelik kazanacağını işaret etmektedir. Şiir, söz konusu varoluşsal sürecin, başka deyişle sonsuzluk özleminin somutlanması yahut dile getirilmesine imkan vermektedir; ancak onun tek imkan olmadığı da unutulmamalıdır. Şiiri bu yüzden, ayrıcalıklı bir şey diye düşünmekten beri durmak gerekiyor. Ayrıcalıklı olan şiir değil şair olmalı; daha doğrusu eğer ayrıcalık diye bir şey varsa, o da, şairin şiirine kazandırdığı kişilikte aranmalıdır sanıyorum. Burada ise aslolan bilgi değil, bilgiyi tasarruf etme biçimidir. Yani şair-özne, hakikati/bilgiyi bir varoluş süreci içinde tezahür ettirmek, onu bir duyarlık-duyum atmosferi içinde parlatmak durumunda olan kişidir. Ali Ayçil’in “Şiir Hakikati Göstermez Hakikat Şiirde Görünür” yazısı (Hece/110) söylediklerimizi teyit edici değerlendirmeler içeriyor: “..şiirin, hakikatin bir aracısı ya da sözcüsü konumuna indirgenemeyeceğini, ortaya çıkışı ve dildeki tasrrufu münasebetiyle “kendiliğinden bir ima” taşıdığını belirtmekte yarar var.(..) O hakikatle insan arasında bir aracı değildir. Bütün yaptığı, hakikatin en yalın haliyle kendini açığa vurmak istediği noktada yani dildeki şirki temizleyerek, insana alemdeki yerini hissettirmektir. Kendi dışında bir görevi yoktur şiirin; tek görevi kendi olmaklığıdır. Şiir ancak dildeki şirki temizlediğinde kendi olur ve kendi olduğu hal, kendiliğinden hakikate ev sahipliği yapar. Hülasa şiir hakikati göstermez, hakikat şiirde görünür.” Ayçil’in geleneksel-modern şiir ayrıştırması da bu meselenin başka bir boyutunu işaret etmektedir: “Geleneksel şiirden farklı olarak, modern şair şiirin söz bağlamlarını zenginleştiren bir aracı olmaktan çıkmış, kendisini her bir şiirin içinde bizzat konumlandırmıştır.” Tabii ki bu konumlandırmanın şiire mahsus bir şey olmayıp, modern hayatın bütün alanlarına sirayet eden bireyleşme süreçleriyle alakalı olduğunu belirtmekte yarar var. Şiirin farklılığı, belki de, bireyleşme sürecinin sahici ve varoluşsal bir anlama kavuşmasını sağlamakla kendisini belli etmektedir, diyebiliriz.
Kuşak Çatışmasından Kesitler
Yazımızın başında, 2006 yılında kuşak tartışmalarının ve çatışmalarının yoğunluk kazandığını, bunun eleştirel açıdan olumlu bir gelişme olduğunu ifade etmiştik. Burada konuyla ilgili bütün yazılıp konuşulanlara değinmemiz gereksizdir. Kanaatimce, bu tartışmalara bakarken, iki noktanın vuzuha kavuşturulmasında fayda olduğunu sanıyorum. Birincisi, tartışma gayesinin ve yönteminin anlaşılması, ikincisi kuşak meselesiyle ilgili tartışma noktalarının ve argümanlarının belirginleştirilmesidir.
Tartışma olarak gördüğümüz şeylerin önemli kısmı, aslında, daha çok 80 kuşağını konu alan dosya, yazı ve söyleşilerden oluşmaktadır. Bunların genel özelliği ise, 80 kuşağı şiirinin sonraki kuşaklarla mukayeseli bir değerlendirmesi değil, bu kuşağın şiiriyle sınırlı tanımlama ve değerlendirmeler şeklindedir. Bu da, tartışmaların odağında esasen 80 kuşağı şiirinin olduğunu, bu kuşağın günümüz şiiri içersindeki rolünün ve etkilerinin ‘problem’ olmaya başladığını göstermektedir. Ancak söz konusu problem, 80 kuşağı için başka, sonraki kuşaklar için başka anlamlar taşıyacaktır. 80 kuşağına mensup olmayan şairlerin bu kuşakla didişmeye gerek duymadan yoluna devam etmeleri her zaman tercih edilebilecek seçeneklerden birisidir elbette. Buysa, aslında tamamen şiiri merkez alan bir anlayışın, bir duruşun ifadesi olacak, çeşitli türdeki iktidar teknikleri ve siyaset oyunlarının şiir üzerinde manipülatif etkiler doğurmasının önünü kesebilecektir. Kuşak tartışmalarının en alengirli noktası da burası olsa gerek. Zira burada, karşılıklı anlayıştan ve anlama çabasından çok birbirini olumsuzlayarak varlığını gösterme/kabul ettirme çabası tartışma ortamına hakim bir psikolojiyi oluşturmaktadır. Oysa 80 kuşağının şiirine karşı yapılacak en güzel iş, bu kuşağı aşan işler yapmak, onu bizatihi şiirle gölgede bırakabilmektir. Bunun tersini, yani poetik-eleştirel olumsuzlamayı bizzat 80 kuşağı şairleri 70 kuşağına karşı yapmış, bu yolla şiir ortamında mümeyyiz bir 80 kuşağı algısı inşa etmişlerdi. Gelin görün ki, bugün, 70 kuşağından bazı şair-eleştirmenler 80 kuşağı tarafından kendilerine yapılan saldırıları bir haksızlık olarak ifade etmeye devam etmektedirler. Şiirin, tez-antitez karşıtlığı ile temellenen bir poetik zemine oturtulması, 80 sonrası şiirin en önemli handikaplarından birini oluşturmuş gibidir. Çatışmacı poetikanın/şiirin anlamsız bir yönelim olduğunu düşünmesek bile, bunun en azından sentezci bir yaklaşımla desteklenmesinin kaçınılmaz olduğunu bilmek durumundayız.
80 kuşağının yürüttüğü kuşak davasının salt şiir davası olmadığı, hiçbir şekilde özeleştiriye meydan vermeyen ‘savunmacı’ tutumlardan anlaşılabilir. Ancak Ahmet Güntan, Osman Konuk gibi bir iki şair, 80 kuşağının genel tutumundan ayrılmaktadır. Açıkçası, 80 kuşağı içersinde olup da bu kuşağın genel karakteristiğinden kendisini ayrıştırabilecek üç beş şair ismi daha rahatlıkla verilebilir. Kanaatimce bu ayrıştırmayı şairlerin değil eleştirmenlerin veya sonraki kuşağın yapması gerekmekte. Fakat, durumu zorlaştıran bazı konumlanmaların olduğunu da yeri gelmişken belirtelim. Örneğin, 80 kuşağı içersinde farklı bir yere sahip olduğunu bildiğimiz Hüseyin Atlansoy’un, “sekmezse seksen... iyidir” tarzı yaklaşımlarla (Mühür/10, Eylül-Ekim 2006) 80 kuşağı şiirini sahiplenici, daha doğrusu tutucu bir tavır göstermesi yanıltıcı olabilmektedir sanıyorum.
80 kuşağının sözcülüğünü yapma çabasındaki şairlerin, bu kuşağa yönelik eleştirilerden şiddetli şekilde rahatsızlık duydukları hissedilebilmektedir. Oysa aslolan her zaman için şiirdir, şiirin kendi kendini savunabilme gücü, yeterliliğidir. 80 kuşağının şiiri, nihayetinde aktüalitesi olan bir şiir olup günümüz şiiri içersinde varlığını korumaya, iddia veya karakteristiklerini göstermeye devam etmektedir. Aslolan şiir ise, her şair, poetik hedeflerini temayüz ettirmek suretiyle yazdığı şiirin mücadelesini vermeye bakmalıdır. Aksi halde tepkisel şartlanmalar, şiirin önüne çıkan açılım imkanlarını köreltecek, şairin ufkunu daraltabilecektir. Burada kuşaklar arası kör dövüşünün değil, ama diyalogun Türk şiirinin çok daha hayrına olacağı söylenmelidir. 80 kuşağını sütten çıkma ak kaşık gibi göstermek, şiiri değil şairi kollamanın bir göstergesidir. Öte yandan, 80 kuşağı şiirini Türk şiirine girmiş bir virüs gibi değerlendirmek de bir nevi kör bakışın veya kavrayışsızlığın ifadesidir. 80 kuşağı şiirinin İkinci Yeni ile yan yana konulması modern Türk şiirini bilen bir kimsenin yapacağı bir şey olamaz. Ancak, İkinci Yeniye yönelik bu meyanda eleştirilerin çokça yapıldığını bilirsek, zamanın hakemliğine de daha fazla güvenebiliriz. Buysa bizi siyasete değil feraset sahibi olmaya zorlar.
Osman Hakan A., “Seksen Şiiri Nedir, Ne Değildir?” başlıklı bir yazısında (Mühür, ags) büyük büyük iddialarla, 80 şiiri etrafındaki surları sağlamlaştırmanın gayreti içersinde gözüküyor. Bunun için, 80 şiirinin “bütünlüklü bir şiir” olduğundan tutun “Türk şiirinin büyük “restorasyon” dönemi” sayılması gerektiğine kadar, göz kamaştırıcı bir retoriğin işe koşulduğu anlaşılmakta. 80 şiirini “vurun abalıya!” dercesine karalamaya ve silmeye çalışmak ne kadar hatalı ise, bu şiiri dev aynasında görmek, göstermek de o kadar yanlı, yanlış bir tutumdur. A.’nın iddiaları, bu anlamda nesnelliğini kaybetmekte, adeta hayalle gerçeğin birbirine karıştığı bir kurgu halini almaktadır. Dahası, iddiaların retoriksel bir ifade biçimiyle dile getirilmesi, kurgu izlenimini güçlendirmektedir. Sözgelimi A.’nın, bir taraftan 80 şairleri için “kendi şiirlerini geliştirip, her biri modern Türk şiirinin bir tarafından tutup, bir anlamda ele aldıkları şiiri, geçmişe bakarak restore ve ihya etmişlerdir. Bu açıdan 80 şairlerinin öncekilere göre daha fazla vizyon sahibi, daha çalışkan ve daha “bireysel” insanlar olduğu rahatlıkla düşünülebilir” şeklindeki ifadeleriyle gayet anlaşılır tespitlerde bulunurken, öbür taraftan; “80 şiirini anlamaksızın, 2000’li yılların şiirini yazmak artık mümkün değildir. Hata, 80 şiiri olmaksızın, dünün şiirini açıklamak ta pek mümkün değildir” gibi göz boyayıcı laflar etmesi kurgusal bir yaklaşımın ipuçlarını veriyor. Bu ise 80 kuşağının ezberini devam ettirme yolundaki çabasının bir göstergesini oluşturmaktadır.
Kral Çıplak mı?
Dahası var; Osman Çakmakçı’nın “80 şiiri biraz megalomandır, kendini pek sever. Özsevicidir”(Fayrap/3, Ocak-Mart 2006) şeklindeki betimlemelerini teyit edici bir durum sergilemektedir. “Bana göre, Türk şiirinin asıl modern şairleri, 80 kuşağı şairleridir” diyen A., aynı zamanda 80 şiiri etrafında yapılan tartışmaların hedefinde “geleneğe önem veren şairler”in bulunduğunu söyleyerek (Hece, ags) 80 şiirini adeta altın “kaplama”yla kaplamak niyetinde gibidir. Tabii bunun bir kaplama olduğu kabul edilirse mesele yok. 80 şiirinin en önemli problemi belki de bu kaplama dediğimiz hususta yatıyor. “Şiirsellik” nosyonunun 80 kuşağının jargonunda başat bir yer tutuyor olması, “kaplama” ifadesinden ne anlamak gerektiğini az çok açıklar sanırım.
A.’nın 80 kuşağı için bir yandan modernliği öbür yandan geleneği referans göstermesi oldukça iş bitirim bir yaklaşım görüntüsü veriyor. Bütün meziyetleri kendinde toplamış (!) bu kuşak neden bir büyük şiir ortaya koyamadı acaba? Büyük şiirin büyük kırılma dönemlerinden doğacağını kabul edersek, 80’li yılların toplumsal tarihimizin en önemli kırılma süreçlerinden birisi olduğu doğru değil midir? A.’nın modern ve gelenek kavramlarını bu kadar kolayca bir kimliğin parçaları haline getirmesi -getirme ihtiyacı hissetmesi-, 80 kuşağının yüzeyselliğini ele vermiyor mu acaba? Bu kuşak tam da sözü edilen kolaycılığı sebebiyle bugün kendini ifade etme zorluğunu yaşamıyor mu? Sentezden çok montajcı bir şiir anlayışının getirdiği tıkanmalarla bocaladığı söylenemez mi? Bununla beraber A.’nın bilhassa Yahya Kemal referansı üzerinden kendisini ve 80 kuşağını tanımlama gayretleri bir işe yarayacak mıdır, bilemeyiz. Salih Mercanoğlu’nun “Modernizm, gelenekçiliği de içinde barındırdığından, Türkçe yazılan şiirin seksenli yılların sonlarına doğru farklı çizgilerin iç içe girdiği girişik bir tarza dönüştürüldüğü” şeklindeki sabitlemesi (Mühür, ags), montajcı, başka deyişle sentetik şiirin varlığını ortadan kaldırmıyor. Şiirin içinde ne barındırdığından çok, neyi inşa ettiği önemli. Yahya Kemal de geleneği inşa edici bir tavır içinde değildi kuşkusuz. Ancak aklıyla modernliğin, ruhuyla geleneğin içinde bir şair olarak bir medeniyet sancısını ve/veya dönüşümünü duyumsuyor, şiiriyle bu gerçekliği tarihe mal ediyordu. Yahya Kemal için gelenek kültürel bir malzeme değil, yaşanan gerçekliğin trajik bir veçhesiydi. Bu çerçevede, H. Ufuk Aktaşlı’nın “Gelenek ve Modern Türk Şiiri” yazısındaki (Derkenar/14, Ocak 2006) şu satırları Yahya Kemal’le 80 kuşağı arasındaki derin farkın bir ifadesi ve A.’nın yukarıda değindiğimiz kolaycılığının bir çözümlemesi olarak okumayı öneririm: “Modern şair imgeler yaratır. İmgeler aracılığıyla gerçeği ters yüz eder. Onun gerçeklikle problemi vardır ve denebilir ki modern şair gerçekliğin düşmandır. Edebiyatımızın modern şairleri şiirlerinde gelenekten faydalandıklarını söyleyedursunlar, faydalanmak bir yana geleneğin üzerini sürekli örtmektedirler. Gelenek modern şiiri beslemez, ona ancak malzeme olur. Şiirlerinde gelenekten beslendiklerini, geleneği kendilerine çıkış noktası olarak aldıklarını iddia eden şairlerimiz aslında geleneği şiirin bir çeşnisi haline getirerek, estetiğin hizmetine sunmaktadırlar. Modern şairimiz geleneği sanatın tüketimine açmıştır.” Dolayısıyla Yahya Kemal’in geleneği (şiiri) modernleştirme gayretleri son derece şiirsel-tarihsel bir anlam taşıdığı halde, 80 kuşağının gelenekten faydalanma biçimleri ana-kronik bir durum arz etmektedir diyebiliriz.
Öte yandan, Osman Hakan A.’nın, Türk şiirinin temel sorununa işaret etme bağlamında İrfan Çiftçi’den naklettiği bir cümle, meselenin özünü çok doğru bir yaklaşımla ortaya koymaktadır: “Türk kültürünün temel paradigmalarının kurulması lazımdır... Asıl mesele bu.” (Hece, ags)
Osman Çakmakçı, 80 kuşağı ile ilgili iddialarına şunları da ekliyor: “estetizme gittiler. Güzellikten başka bir şey aramadılar şiirde. 80 şiiri aynı zamanda cahildir de. Çok çalışmadılar. Dünyayı anlamaya çalışmadılar... kabukla sıvandı şiir...(şiirin) eğlencesine daldılar, sosyalitesine daldılar. Ama işte alttan alta gelen gerçek çabaları, hakiki çabaları, samimi çabaları görüp onları değerlendirmediler, onları öne çıkarmadılar... (80’li yılların şiiri) hepsinin estetikçi olması bakımından tek bir şiirdir. Tek bir şiiri değişik değişik açılardan yazmışlardır.” (Fayrap, ags)
Çakmakçı’nın bu iddia veya tespitlerine karşılık, Yakup Altınyaprak (Dergah/198, Ağustos 2006, “1980’ler ve Sonrasında Türk Şiirine Genel Bir Bakış”) 80 kuşağı şiirini daha olumlu bir bakışla değerlendiriyor. Çakmakçı’nın hilafına, bu şiirin “çok farklı kollardan gelişmiş” olduğunu söyleyen Altınyaprak, daha panoramik ve tespit edici bir çerçeve çizmekte: “Seksenlerle birlikte Türk şiirinde öne çıkan eğilimin modern sanatın özellikle “avangard” karakterine uygun olduğu görülebilir. Bununla birlikte bu şiirdeki bir diğer modern karakterse alabildiğince “bireyci” olmasıdır.” Altınyaprak’ın 80 sonrası şiirle ilgili bir tespiti, günümüz şiirini tam anlamıyla kuşatan can alıcı bir sorunsala parmak basmaktadır: “Aslında 80’ler ve sonrasında ortaya çıkan kuşak yitik bir kuşaktı. Çünkü modern insan ve bu insanın problemlerinin dile getirilmesi II. Yeni şairlerle birlikte bitti. 80 kuşağı şairlerine ve onların ardıllarına söyleyecek bir şey bırakmadı İkinci yeni şairler. Hangi insanı nasıl anlatabilecekti bu kuşak. Sadece postmodernliğin ürettiği insan tipini kıyısından köşesinden resmetmeye kalktılar. Zaten o da kolay bir resimdi ama bitmez tükenmez ayrıntılardan oluşuyordu.” Bu satırları şiir-insan ilişkisi açısından dikkatlice düşünmemiz gerekir. 80 sonrası şiir, bilhassa bir hayat-insan kavrayışı ortaya koyma konusunda ciddi bir enerji yetersizliği içersindedir. Buna dünyayı anlama yetersizliği demek de mümkün. Estetizmin ve kültürel unsurların şiire başat hale gelmesinde ise bu yetersizliğin önemli payı olduğu söylenebilir. Şiirin hayattan kopması tam da böylesi bir döngünün sonucu. Altınyaprak, bu hususu şöyle açıklıyor: “80 şiirinin hayattan kopuk olduğu söylemi yerinde ve doğru bir tespit. Yaşamın getirdiği tıkanıklık şairleri bireyselleşmeye itti. O bakımdan şair, şiirine sığındı ve şiirini de bireysel unsurlarla işledi. Şiirin de bazen batınilik, bazen ölü bir zaman ve ölü bir dil de kullandı.” 80 kuşağına ilişkin şu tespiti de not etmekte arar var: “Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu ile yakalanan metafizik şiirden sonra, seksen sonrası İslamcı kuşak modernizmin hayatımızdaki etkisine karşı dini duyarlığı yeterince yansıtamamıştır.” 80 şiirine oldukça doğru bir yerden baktığını düşündüğüm Altınyaprak’ın tespitleri, daha iyi temellenip geliştirilebildiği takdirde, kuşak tartışmalarına önemli bir katkı yapabilecek, beraberinde günümüz şiiri için önemli tüyolar sağlayabilecektir. Bilinmelidir ki, doğru sonuçlara varmak doğru açıdan bakmakla mümkündür.
80’li Şiir Boy Aynasında
Mühür dergisinin 10. sayısında yapılan “80’li Yılların Şiirine Dair Soruşturma Dosyası”, farklı bakışları bir araya getiren, nesnel sayılabilecek bir dosya niteliği taşıyor. Dosyada Osman Hakan A.’dan (agy) başka Baki Ayhan T. de 80 kuşağına olumlayıcı perspektiften bakanlar arasında. 1980 kuşağı şairlerinin çoğunun “birikimi ve estetiği önceleyen anlayış”a sahip olduklarını ileri süren T.’nin, bilhassa şiir ile siyasal dönemler arsındaki ilişkiye (ilişkisizliğe) dair görüşlerine dikkat çekebiliriz: “daha çok “zamanın ruhu”nun, şiirdeki yenileştirme arzusunun yönlendiriciliği söz konusudur şiirde yeni dönemlerin başlayabilmesinde. Nasıl ki Beş Hececilerin ve öteki Memleketçi şairlerin poetikalarının giderek silikleştiği yıllarda Garip şiiri uç vermişse, İkinci Yeni şiir anlayışı da Garip şiirinin karikatüre dönüştüğü yıllarda yenilikçi tutumla şiir sahnesine çıkmıştır. Her iki dönemde de şiirin azalan verimlerinin yerine yenilik ve farklılık içeren yaklaşımlar söz hakkını elde etmiş ve şiirdeki yeniliklerin yolu böyle açılmıştır.”
Baki Ayhan T. imzasının Baki Asiltürk’e ait olduğu bilgisinden hareketle, Asiltürk’ün Hece dergisindeki (Hece/120, agy) yazısından olumlayıcı perspektifin bir örneğini daha burada yeri gelmişken zikredelim. Kanaatimce, 80 kuşağı imgenin bilincine varmış bir kuşak olmakla beraber, imgenin nesnel ve varoluşsal tekabüliyetleri konusunda problemli bir kuşaktır. Ancak Asiltürk, sözü edilen yazısında işin bu yönünü göz ardı ederek, 80 kuşağıyla arasını bozmak istemeyen bir “eleştirmen” tavrı sergiliyor. Haydar Ergülen, Tuğrul Tanyol, Metin Celal, Mehmet Müfit, Enver Ercan, Oktay Taftalı’nın kitaplarına işaretle “kitaplarında imgelerin hayatın içinden geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu kitaplarda ve hem bu şairlerin hem de daha başkalarının kitaplarında insanın ve hayatın çeşitli görünümlerinin yansıtıldığı ortadadır. Burada esas sorun, hayatın ve insanın nasıl anlatıldığı sorunudur” diyebilmesine rağmen, bahsettiği sorunun üzerine gitmekten uzak duruyor. Oysa bize daha çok lazım olan, sorunlara kuşatıcı ve nüfuz edici bir perspektiften bakabilmektir. Bu ise hem bütünsel hem de derinlikli bir kavrayışı gerektirir.
Veysel Çolak’ın Mühür’deki (ags) soruşturmaya verdiği cevapta dile getirdiği tespitler, eleştirici boyutuyla, 80 kuşağı şiirinin daha bütünsel bir fotoğrafını elde etmemizde yararlı olacaktır. Çolak’ın söyledikleri, 80 kuşağı şiirinin negatif yönlerini ortaya koyması açısından, Osman Hakan A.’nın 80 şiiri ile ilgili övgüsüne ve iddialarına da ciddi bir cevap oluşturmakta. Sürrealist deneyimin Türk şiirindeki eksikliğine dikkat çeken Çolak, bu eksikliğin 80’lerin şiirinde de yaşanmaya devam ettiğini belirtiyor: “80’li şiirin kaynaklarına bakıldığında da, şairlerinin söylediği gibi, karşınıza Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi,… çıkacaktır. Bu süreçte fütürizm yoktur. Nazım Hikmet’in Dünya şiiriyle kurduğu ilginin özenle uzağında kalınmıştır… 80’li şiir ikinci elden ve Fransız şiiri üzerinden Dünya şiiriyle bir ilgi kurmuştur denilebilir. Buda büyü açılımlar içeren bir girişim olmamıştır hiçbir zaman. Sembolist şiir yeniden yapılandırılamamıştır örneğin…söz ve anlam dizimine verilen öncelik, Nazım Hikmet’i bile aşamamıştır. Antolojik olarak İkinci Yeni şiiri öne çıkartılmak istenmiş, Türk şiirinin kurtuluşu olarak görülmüştür bu. Ama bu kalkışma da dönüştürülememiştir. Sürrealizm, İkinci Yeniye verilen öneme paralel olarak şiire yedirilememiş ve yeni bir açılım olması sağlanamamıştır… Yapı, biçim,biçem denilerek; şiirin bir organizma olduğu unutulmuş, onun toplumsal içeriği bütünüyle unutulmuştur.”
80 kuşağı şairlerinden Orhan Kahyaoğlu ise (Mühür, ags) nesnel ve eleştirici yaklaşımıyla son derece örnek bir tavır sergiliyor. Kahyaoğlu’nun söylediklerinin, bilhassa 80 kuşağı tarafından yapılmış özeleştiriye nadir bir örnek teşkil etmesi bakımından altı çizilmelidir: “1970’lerin toplumsalcı şiirine karşı, 1980’li yılların şair ve yazarları klasik bir tepkicilikle yetindiler. Şiirde toplumsalcı rolden çok “estetik” kavramını devamlı kullandılar ama bu kavramın içini teorik olarak hemen hiç doldurmadılar... Çok sayıda güzeli etkili şiirleri oldu. Ama, bana sorarsanız, iki-üç istisna dışında bu şiirlerini geliştiren, derinleştiren bir şaire, buna koşut kendine bir şiir poetikası oluşturan bir şaire neredeyse hiç rastlanmadı. 80’li yıllarda oluşmaya başlayan şiirin asıl sorunu buydu bizce. Belirleyici olan bu şiirlerin organik veya sentetik olması değildi. Bu şairlerin kurmaya başladığı dil ve anlam dünyasını belirlenen ölçüde geliştirememeleri oldu... Bunun en önemli nedeni, çoğu şairin bir poetik sorunsalın izini sürmemeleri, daha çok “güzel sanat”a hapsolmaları oldu.”
Aynı dosyada yer alan Kemal Çubuk’un “Seksen ve Sonrasında Şiirin-İmgenin Oluşum Koşulları” başlıklı yazısında ise, 80’lerden bugüne kadarki süreçte, şiirin anlam-bütünlük problemi ile yüz yüze bulunduğu, bunun da şiirin “biçim olarak algılanmasıyla” ilgili olduğu üzerinde duruluyor. 80’li şiirin –genel görüş haline gelen- İkinci Yeniyle bağı konusuna “İkinci Yeni’yi söylemsel düzeyde dahi taklit edemeyen bugünün şiiri ile tüm çıkmazları, gürültüleri, çaresizlikleri içindeki seksen şiiri arasındaki imgesel bağ” ifadeleriyle bir mim koyan Çubuk, “şiirsel yapının yegane güzelliği onun alımlanma sürecindeki vurgusudur” diyerek, kendince bir çözüm yoluna da işaret ediyor.
İkinci Yeni Yörüngesi ve Geleceğin Şiiri
Çubuk’un ifade ettiği anlam, içerik, biçim konuları, günümüz şiirinin en temel problemlerini oluşturmaya devam etmektedir. Bunların üzerine sağlıklı şekilde eğilebilmek için, bilhassa İkinci Yeni deyiminin yeterince özümsenmesi, kavrayıcı bir eleştirisinin yapılabilmesi gerekmektedir. İkinci Yeni, modern Türk şiirinin ana arteri mesabesindedir. Bunun için hem keşfedici hem de eleştirici bir bakışla İkinci Yeniye yaklaşmak zorundayız. Burada da toptancı anlayışlardan mümkün mertebe sakınmak gerektiğini söylemeliyiz. Örneğin, Enis Akın’ın “Anlamsız olduğu doğrudur İkinci Yeninin, ama “içeriksiz” oldukları iddia edilemez” (Hece/120) şeklindeki yargısının yanlış olmadığı, ama toptancılıkla malul olduğu muhakkaktır. İkinci Yeni şairlerinin içeriksiz oldukları iddia edilemeyeceği gibi, Akın’ın dediği gibi “anlamsız olduğu doğrudur” demek de doğru değildir. Bunun, İkinci Yeni şairlerinin bütünü değil ancak bir kısmı için doğru olabileceğini göz ardı edemeyiz.
Osman Özbahçe’nin “İkinci Yeninin Doğuşu” yazısı (Kökler/11, Mart-Mayıs 2006) İkinci Yeni üzerine sarf edilen ciddi bir emeğin ürünü. Özbahçe, yazısında İkinci Yeninin bir nevi bilançosunu çıkartıyor. İkinci Yeninin doğuşu/oluşumu süreci hakkındaki genel geçer kabullerin doğruluğunu “kronolojik” bir okumayla sorgulayan Özbahçe; Sezai Karakoç’un, hareketin oluşumunda belirleyici rolünün olduğuna işaret ediyor: “İkinci Yeniye, Sezai Karakoç’un önceliği bir yana, Sezai Karakoç’la başlayıp, Sezai Karakoç’la biten bir akım gözüyle bakılsa yeridir. Bu akım, Sezai Karakoç’un, kendini akıma mensup hissetmediğini belirtmesiyle “kimsesiz” kalmıştır. Eğer Sezai Karakoç, kendini İkinci Yeninin üstüne çıkarmasaydı, bu akım işi bambaşka bir hal alırdı. (...) Sezai Karakoç, “sanat planında” İkinci Yeni ortamına, şairlerine “güven” vermiştir. Hem yazdığı şiirle, hem de yaptığı tespit ve yorumlarla bir atmosfer oluşturmuş, İkinci Yeniye hareket alanı kazandırmıştır”. Özbahçe’nin şu vurgusu da İkinci Yeni şairleriyle ilgili manidar bir durum olarak kayıt edilmeli: “ Bu şairler, İkinci Yeni tartışmalarının en hararetli günlerinde “İkinci Yeni”yle aralarına “kişilik” mesafesi koyarak şiirlerini korumak, kendi şiirlerini “ortam”dan ayrıştırmak davası gütmüşlerdir. Yıllar geçip sular durulduktan sonra, yani tehlike geçtikten sonra, belki de İkinci Yeninin kıymeti “harbiden” anlaşıldıktan sonra, hepsi “biz”, “bizdik” diyerek tekrar İkinci Yeniyi sahiplenmişlerdir. Bu sahiplenmenin tek istisnası Sezai Karakoç’tur.”
Bu yazıda, 2006 yılındaki şiir eleştirisinden bazı kesitler vermeye çalıştık. Aktardığımız bu kesitler üzerinden bakıldığında, şiir eleştirisinde giderek büyüyen bir enerjinin ortaya çıkmaya başladığı, eleştirel problematiklerin yeniden temellendirilmesi/anlamlandırılması doğrultusunda bir gereksinimin şiddetini daha da artırdığı, fakat bütün bunlara rağmen “arayışlar”dan öteye henüz gidilemediği, kuşatıcı ve yol açıcı bir eleştirel aktivitenin hala kendisini gösteremediği sonucuna varabiliriz. Açıkçası, şiir eleştirisindeki bütün enerjikliğe rağmen vasatı aşan çıkışların yapılamadığı bir gerçektir. Toparlayıcı, disipline edici ve ufuk açıcı özelliklerde bir eleştiri bir türlü güç kazanamıyor, geleceğin şiiri için eleştiriden beklenen o taze kan temin edilemiyor. Bununla beraber, problematik çerçevedeki arayışların muhtemel bir çıkışa zemin hazırlama ihtimalini yok sayamayız. 2006 yılındaki eleştirel çabalar, böyle bir ihtimalin ipuçlarını veriyor denebilir.
(Yazının tamamı, TYB Yıllığı 2007 içinde yayımlanmıştır, ayrıca 1Eylül’de edebistan.com da okunabilir)