TURUNCU DERGİSİNDE SÖYLEŞİ: MALUM KONULAR


3/8/2009 · Kategori: bir soru bir yanit



Merve Koçak Kurt sordu: Hayatınızı bir şiire benzetseydiniz bu şiirin adı ne olurdu?

Hayriye Ünal yanıtladı: Maça kızı maça as alır.

(söyleşinin tamamı Turuncu dergisi 2009 güz)

İNSAN TÜRÜNÜN KORUNMASINDA EDEBİYATIN ROLÜ HAKKINDA


18/10/2008 · Kategori: bir soru bir yanit



Juan Goytisolo soruyor:

Soğuk savaşı kazananlar, tarihte eşi görülmemiş bir şeyi başarmaktalar: İnsan türünü kurnaz bir teknobilim ve teknopazar karışımı yoluyla beyinsizleştirmek. Kesinlikle önceden görünür olmayan yollardan geçerek olumsuz ütopyalara yaklaşıyoruz. Bu programlanmış felakete karşı insan türünü korumak için edebiyat ne yapabilir?



Günter Grass yanıtlıyor:

Bu korkunç soruyla ilk karşılaştığımda Alman dilinde genç bir yazardım henüz. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda en fazla 17 yaşındaydım. Kendime ait sanatsal projelerim vardı, ama benim kuşağım ve yeniden başlayan Alman edebiyatı yazarları için temel temalar belirlenmişti: Almanya’nın başlattığı katliam savaşı, tam teslimiyet, cinayetler ve onların trajik yansıması. Aynı zamanda, 1950’lerin başında Batı Almanya’nın hükmeden cumhuriyetinde –Doğu Almanya’da da durum aynıydı- geçmiş konusunda sansüre tanık oldum. Bazı politik yöneticiler, hatta aydınlar efsaneler yarattılar. Aldatılmış ve “Hamelin’in flütçüleri” tarafından yönlendirilmiş zavallı bir halktan bahsediyorlardı. Oysa, bu kötü dönemde çocuk ve genç olarak çok iyi hatırlıyorum, her şey alenen olmuştu. Yalanlar gün gibi ortadaydı, ama Almanların çoğu 1945’ten sonra şu düsturu benimsediler: Bu konudan konuşmamak, her şeyi unutuşun paltosuyla örtmek ve hiçbir şeyi kurcalamamak.

Genç edebiyat işte bu duruma bir çözüm getirmek istiyordu. Baştan beri, bu sessizliğe ve unutuşa karşıydık. Resmi yatıştırma girişimlerinin karşısında, statükonun karşısında ve yeni kuşakları gerçekten uzaklaştırarak geçmişi bazen saklayan ya da çarpıtan tarih yazımının karşısında hep bu karşı koyuşu benimsedim. Bunu engellemek edebiyatın göreviydi.

Heinrich Böll ve ben, “milletin bilinci” olarak adlandırılmayı her zaman reddettik. Çok aptalca. Yazar olarak milleti kendi sorumluluklarından kurtarmak için, millet kendi bilincine karşı sorumluluk hissetmesin diye milletin bilinci olamayız. Her şeye karşın Alman yazarlar yalanlarla gizlenen ve üstü örtülü şeyleri açığa çıkardılar. Kaçınılmaz olan bir hafıza yenileme çalışması yaptılar. Sonu gelmeyecek bir görev de olsa bu görevi yerine getirdiler. (çev. Berran Tözer)

MEZARLIKLAR VE HİÇLİK BİLİNCİ


11/7/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

 

Michael Jacob sormuş:

 

Sık sık mezarlıklara gidiyorsunuz, değil mi?

 

E.M. Cioran:

 

Mezarlıklara düşkünlüğüm vardır, ama artık mezarlıklar pek güzel değil, tıka basa dolular. Dostlarımı gördüğümde ya da üzüntü ve umutsuzluk anlarını yaşayan yabancıları, onlara verecek sadece şu öğüdüm var: “Bir mezarlıkta 20 dakika kalınız, az sonra, acınız tümüyle sönmeyecek ama epey geride kaldığını göreceksiniz.” Başka bir gün, tanıdığım bir genç kızla karşılaştım, bir aşk acısıyla umutsuzluğa düşmüştü, ona şöyle dedim: “Dinleyin, Montparnasse’tan pek uzakta değilsiniz, oraya gidin, bir yarım saat dolaşın, acınızın dayanılabilir olduğunu göreceksiniz.” Bu, bir doktoru görmekten daha iyidir. Bir mezarlık gezintisi neredeyse kendiliğinden bir bilgelik dersidir. Ben, bizzat, bu tür yöntemleri her zaman uyguladım, çok önemli olmayabilir ama görece etkilidir. Derin bir umutsuzluk içinde olan birine ne söylemek istersiniz? Hiçbir şey ya da hemen hemen öyle bir şey. Bu tür bir boşluğa gerçekten dayanabilmenin tek yolu hiçlik bilincine sahip olmaktır. Yoksa, hayat dayanılmaz olur. Hiçlik bilincine sahipseniz başınıza gelen her şey, normal ölçülerini korur ve umutsuzluğun abartılmasını çağrıştıran boyutlara varmaz.

SOKAKTA KARŞILAŞTIĞINIZ BİR KADIN


17/6/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

 

Breton soruyor:

Sokakta karşılaştığınız bir kadının gözüne nasıl çarpabilirsiniz?

 

Breton yanıtlıyor:

………………………………………………………………………………………………………………………… ………………………………………………………………………………………………………………………… ………………………………………………………………………………………………………………………… …………………………………………………………………………………………………………………………

 

(sihirli sürrealist sanatın sırlarından biri)

ASÂF HALET ÇELEBİ'YE BİR SORU


17/6/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

 

Asaf Hâlet Çelebi’ye soruyorlar: “Son bir yıl içerisinde en beğendiğiniz hikâye kitabı, şiir kitabı, tiyatro, film, resim sergisi hangisidir?"

 

CEVAP:

-Hikâye kitabı: Yok

-Şiir kitabı: Yok

-Roman: Hatırlamıyorum

-Tiyatro: Yok

-Film: Hiç yok.

 

(Yıl: 1956)

ŞİMDİ HERKES ŞAİR OLABİLİR Mİ BAYER?* . . . . . .


6/6/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

Yeni Şafak gazetesi soruyor: Deneysel şiir neyi deniyor?

 

Hayriye Ünal yanıt:

  

Deneysel şiir, biçimsel süreçlerin son kerte saydamsızlaşmaları ile ortaya çıkan şiirdir. Deneysel alanda kayda değer bir şey ortaya koymak ciddi bir emek ister. Süre giden şiirde yeteneğini ve ustalığını kanıtlamış bir şairin deneysel çabaları kesinlikle dikkate değerdir. İyi şiir deneyselliği de içerir. Jean Cohen şiirin dilde patolojik bir form olarak ve tümüyle bir olumsuzluk olarak göründüğünü söyler. Şiir, dilin standart kullanımını bir üst düzeye taşıyabilmek için bozar. Dolayısıyla şiiri tanımlarken örtük bir deneysellikten de söz etmiş oluruz.

Ülkemizde deneysel şiirin kapsamı konusunda okurun, hatta şairin kafası karışıktır. Puntoyu beş katlı yazmakla bir şey denenmiş olabilir, ama ortaya çıkan her zaman şiir midir? Nasıl her kafiyeli veya alt alta dizili söz öbeği şiir tanımını hak etmiyorsa, herhangi bir düzenleme de deneysel şiir değildir. Sanki ciddi bir etiketleme sıkıntısı var. Dışta etiket ve ambalaj, içinde de şiir, etiket böyle söylüyor, diyerek bir deneyi şiir saymam gerekiyorsa, Trainspotting filmi sayesinde satışı artan Adidas Gazelle bir ayakkabıyı pahasından fazlaya alanlardan farkım kalmaz. Üstelik bu mantıkla herkesten bir Duchamp çıkarabiliriz demektir. İşin ‘yanılma’ kısmını nasılsa ölçen bir yiğit yok.

         Oktay Rifat’ın sevdiğim bir sözü var; “iş tartışmaya dökülecekse kavramların sınırları belli olmalı” der. Deneysel tür tanımlamasına girişilecekse literatüre bakalım. Bugün batıda deneysel şiir denince interaktif ve integratif tüm ‘şiir’ler akla gelmektedir: Başta görsel şiir olmak üzre, fonetik, dijital, ses-şiir, performans, madde-siz, video, siber şiir, holo-şiir, mail-art vb. Keza görsel şiir de kendi içinde kaligrafi, grafik desen, kolaj, nesiç vb. türlere ayrılmaktadır. Bir geleneği olan somut şiir ise zaten deneysel türün altında bir şube olarak geçer. Textetc.com’da yayımlanan “Deneysel Şiir” başlıklı makalenin ilk maddesi somut şiirdir ve modernist örneği Apollinaire’in “Coeur Couronne et Mirror” adlı kaligramıdır.

         Deneysel araçları ise; sözdizimsel, semiyotik, mekansal deformasyon; şiir dışı türlere açılma; dil-dışı dizgeleri dile eklemleme; transformasyon; söylem kırma, kalıcı bir anlamsızlık üretme iddiasında olmayan semantik kopukluk ve dil-içi esnetmeler olarak gruplayabilirim.

Deneysellik her zaman gündemde kalmalıdır ama fonksiyonel olmak şartıyla. Açılımda payı olacaktır, açılımın kendisi olarak değil, malzemenin optimizasyonu için yollardan bir yol olarak. Ama nasıl demeli: Bilgi şart!

 

*Conrad Bayer: “Şimdi herkes şair olabilir”

BİR SORU BİR YANIT


1/5/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

 

Tzvetan Todorov soruyor:

“Karşı düşüncede olanların biçimcilik diye adlandırdıkları şeyi oluşturan temel görüşler nelerdir, size göre?

 

         Roman Jacobson cevaplıyor:

“Her türlü dogmaya karşı çıkma, şiirsel yapıtı şiirsel yapıt olarak ele alıp içine girme zorunluluğu, şiirsel yapıtı tamamıyla bölünmez bir bütün olarak kabul etme gibi görüşlerdi diyebilirim. Şiirsel olandan ya da olmayandan da söz edilemez, çünkü şiirsel yapıtı belirgin kılan özellik, şiirsel egemen öğedir; işte incelenmesi gereken de budur. Değişik oluşturucu öğeleri birbirinden ayırmama, onları karşılıklı bağıntıları içinde değerlendirme eğilimi de söz konusudur. Uyak yalnızca bir ses olgusu değildir; ses olgusunun yanı sıra bir anlam, bir dilbilgisi, bir tumturak, vb. olgusudur. Herhangi bir şiirsel teknik için de aynı şey söz konusudur.”

EPİK LİRİZM VE MAHMUD DERVİŞ


24/4/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

Muriel Steinmets soruyor:

 

-Yannis Ritsos’un şiirinizi “epik lirizm” diye sınıflandırması şaşırtıcıydı. Bu sınıflanmaya katılıyor musunuz, bu şiir mümkün müdür, bugün hâlâ, batıda destanın yüzyıllar önce kaybolmuş bir tür olduğunu, lirizmin pek çok eleştiriye uğradığını da gözeterek yorumlar mısınız?

 

Mahmud Derviş yanıtlıyor:

 

Epik şiir, geleneksel anlamıyla algılarsak, uzun süre önce yok olmuştur. Hegel’in de öngördüğü üzere, epik şiir eski uygarlıklara bağlıdır. Lirizm ise her zaman var olmuştur; çünkü her zaman bir “ben”in çoğulluğunu bünyesinde taşımaktadır. Bu tip şiir ayrıntıları, bir halkın ruhunun parçalarını dile getirir. Halktan daha çok, halkı oluşturan bireylerle ilgilenir. Bu kavramlar elbette Arap şiirinde güçlü bir şekilde yoklar; batı dillerinden çevrilmişlerdir. Batı dünyası’nda, lirizmin ne epik ne de dramatik olduğu; tiyatroya yaraşır bir duygu olduğu söylenir. Tam tersine bizim Arap Edebiyatı ise başlangıcında, kökende liriktir; ama sonra diğer akımları takip eder. Arap edebiyatında da çeşitli türler vardır. Ritsos benim şiirimi “epik lirizm” olarak tanımlarken, şiirin mimarisini yapısını ve bu yapı içindeki sesin çeşitliliğinden bahsetmek istemiştir. Sadece benim sesim değil, başkalarının da sesi de var ki bu bir grubu ima eder.

Şiirim sınırlı ve kişisel bir mekânda, alanda yer almıyor; ama tarihî ve coğrafik bir plan üzerinde geniş bir alanda bulunuyor. Bu noktada bazı metinlerim, epik şiiri çağrıştırabilir. Bu şiirlerdeki lirizm ne kişisel ne de bireysel; kolektif lirizmdir. Bu da ne tamamen lirik ne de tamamen epik bir şiiri işaret eder. Arap dünyasında da lirizm ağır saldırılara, eleştirilere uğradı. Genç şairler kavramlara hakimiyetlerini biraz kaybettiler; sürekli olarak romantizm ile lirizmi birbirine karıştırıyorlar.

 

(Humanite, Fransızcadan çev. Ali Kozan)

CEYAR CAYAR CAYMAZ CAYIR CAYIR


23/4/2007 · Kategori: bir soru bir yanit

 

Sedat Ergin 1982’de soruyor:

“Dallas dizisinin Türk toplumunda bu kadar ilgi görmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?”

 

Ece Ayhan yanıtlıyor:

“1954’ten bu yanadır, bu toplumun temel niteliği üzerinde kuşku duyuyorum… Giderek bu kuşku derin kuyu bir kuşku durumuna geldiydi… Ben diyeceğim ki, ben diyorum ki, bu gerçeği yazarken ileri gittiğimi de sanmıyorum; insanlarımızın %99’u Ceyar’dır şu ya da bu biçimde; örtüleri kaldırırsak gerçeği görürüz. Kaldıralım!

… 1912’de Paris’te Stravinski’nin ‘Bahar Âyini’ çalınıyormuş ilk kez. Daha müziğin, yapıtın başlarındayken salonda ıslıklar, yuhalar duyulmaya, kavgalar çıkmaya başlıyor. ‘Barbar güdüler’ ayaklanmıştır çünkü… Birkaç yıl sonra ‘Bahar Âyini’ Paris’te yine çalınıyor, müzik (aynı) kentlilerce güzel bulunmuştur bulunuyor! (Ama Stravinski buruşturulmuştur o başka! Zaten adam o günden sonra ayağa kalkamadı kalkamamıştır.)”

 

 

 

« Önceki :: Sonraki »