BİR HOMO LUDENS*: İLHAN BERK
5/2/2007 · Kategori: hayriye unal yazilari
“Hep şiirin dünyayı değiştireceğine inandım; pisliklerin, yoklukların, kıyımların üstünü çizeceğini, düşledim. Bunun şiirin doğasına ters düşmediğini biliyorum çünkü. Bu inancımı yitirdiğimi de söyleyemem. Söyleyemem çünkü buna inanmaya gereksinimim var. Ama şiirin dünyayı değiştiremeyeceği de bir gerçek.” (İ. Berk)
Bu yazıya, bu ikircikli paragrafı en başa alarak başlamayı tercih ettim. Bunun sebebi, A. H. Tanpınar’ın bende etkili olmuş bir sözüdür. Bir şeyde, zayıf bile olsa, bir ihtimal görmek, o ihtimalin gerçekleşeceğine delalet eder, anlamına gelen bir sözdü bu. İlhan Berk, muhtemel olanın bir gerçek olduğunu söyleyerek tercihini yapıyor; üstelik kendi gereksinimlerine rağmen bunu yapıyor. İçinde hiç şiir yazılmayan bir dünyanın nasıl olacağı bilinmediği halde, bu hükme varmak, bana öyle geliyor ki, şairin rasyonel bir tutumu gibi görünse de, şiirsel tutumunun peşinen savunulması amacını güdüyor.
Nedir bu şiirsel tutumun içeriği, sorusunu yanıtlamak istiyorum bu yazıda. İlhan Berk’in altmış yılı aşkındır yazdığı şiir kitapları ve çeşitli dergilerde kendisiyle yapılmış söyleşilerden yola çıkacağım. Şair, ne yapmak istediğini açık seçik bildiği için, onun şiirsel tutumunu belirlemede kendi açıklamaları önem taşıyor. Hakkında çok yazılıp çizildiği için şiiriyle ilgili bazı ortak kanılara da ulaşılmıştır. Olabildiğince bunları tekrarlamaktan kaçarak, kendi perspektifimden bir İlhan Berk yorumu yapacağım.
L. Aragon’un “La mentir vrai” deyişiyle ilişkilendirilebilecek bir sözü var Nietszche’nin: “Yalnızca bilinçle ve isteyerek yalan söyleyebilenler doğruyu söyleyebilir, ki bunlar sadece şairlerdir” der o. Buradaki yalan ve doğru sözcüklerinin neyi vurguladığı çok açıktır. Şiirin, bir kandırmaca, bir kamaşma olmaktan daha fazlası olduğunu ima eden bir cümle bu. Şiirin bir değişmeye neden olabileceği anlamına da gelir. Ben, bu imaları aklımızın bir köşesinde tutarak okumayı öneriyorum, Berk şiirini. Her ne kadar şair, şiir için “yalnız bütün iktidarlara karşı olmakla kalmaz, kendine de, kendi iktidarına da karşıdır, doğası gereği” (Berk 1994, s. 142) diyerek, şiirin, doğrunun iktidarını da tanımadığını söylemiş olsa da, acizane benim kanaatim, şiirin her çeşit iktidarın işgaline uğradığı yolunda. Bu, insanın salt aklın hakimiyetinde olmamasıyla ilgili. Şiir için ideal olan, elbette, otonom bir yapıya ulaşmak. İlhan Berk’in şiire tanıdığı bağımsızlık bununla aynı değil. “Şiir, hiçbir sahteliğe bulaşmaz, hemen dışlar onu”. Buradaki sahtelik, yukarıda andığımız “yalan” gibi doğruya bir geçit değil. Bu sebeple şiir bu sahteliği barındırmaz. “Şiirin bir ağacın, herhangi bir yaratığın var olması gibi organik bir yapısı, işleyişi, doğması büyümesi vardır” (Berk 1994, s. 153) der Berk. Burada şiirin, ancak okunarak var olan, kendisine dışarıdan bakan bir zihne hep muhtaç olduğu unutulmuş gibidir. Doğadaki canlı ya da cansız herhangi bir yaratığın varlığını sürdürüşünde, elektriğin lambaya kesintisiz gelişi gibi Tanrının yaratmasının sürekliliği vardır. Her nesne bir tecelli mahallidir. Oysa şiirin yapılışında, sözcüklerle şair arasında böyle bir kesintisizlik olamayacağı için şiir organik bir yapı olamaz. Şiire üstün bir yer biçilecekken, onu edilgenleştiren de tam bu şekilde bağımsız saymaktır. Oysa şiir, eğer benzetilecekse, keskiyle yapılan yontudan çok keskinin kendisidir.
İlhan Berk şiiriyle ilgili kendi tespitlerime geçmeden önce, onun şiirine yöneltilen üç tip eleştiriyi burada özetlemek istiyorum. Hakkındaki bir çok yazıda aynı şeyler söylendiği için, birbirinden farklı üç eleştiriyi burada anarak bir toparlama yapmış olacağız. Birinci ve en önemli eleştiri 1960’da Sezai Karakoç tarafından İkinci Yeni şiirine yöneltilen “salt yaşama” şiiri oluştur. “Apriori bir tekvin teorisi ve ona dayalı bir hükümler mecellesi olmayan, postulasız bir yaşama demektir bu” (Karakoç, s. 31). Karakoç’a göre, hayatın düşünceyi aşkın olduğu bir şiirdir Berk’in şiiri. Berk’i bu yollu eleştiren diğer yazıların kalkış noktası hep budur.
İkinci kayda değer eleştiri, bu şiirin idealizmle içli dışlı olduğunu düşünen Ahmet Oktay’ın eleştirileridir. Ona göre, Berk ilerici olduğunu sanmaktadır ancak “şairane” göstermeciliği yüzünden idealizmden sıyrılamaz. Marksist bakış açısına göre, Berk şiirinin en büyük zaafı budur. “İlhan Berk, her şeyden önce dünya görüşünün bir öz-eleştirisini yapmalıdır. Şiirin kendisi için bir varoluş sorunu olup olmadığını araştırmalıdır. Şairin de, şairin sözcüklerinin de edilgin olmadığını, tam tersine değiştirici olduğunu görmelidir.” (Oktay, s. 143) Yazar, 1973’de yazdığı bu eleştiriden sonra, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı’na İlhan Berk’le ilgili yazdığı maddede artık eski sertliğini korumuyor. Zira artık oyunun en insan yanımız olduğuna dair bir kanı taşımaktadır ve İlhan Berk şiirle oynamaktadır.
Üçüncü eleştiri, Berk’in şiirsel söyleminin neredeyse Modern Türk şiirinin açılımı için tek şans olduğunu söyleyen Hasan Bülent Kahraman’dan gelir. Bu araştırma yazısının özellikle temsil ve sunumun aktarıldığı son bölümü tartışılmalıdır. Savlara temel yapılan teori doğru, ancak şiire uygulanışı örneksizdir. Teori, Tzvetan Todorov’un temsil sanatlarıyla sunum sanatları arasında yaptığı ayrımdır. Todorov, Rimbaud’nun düzyazı şiirlerini şiir yapan şeyin onların sunumsal niteliği olduğu sonucuna varır. Kahraman da, Berk’in, “temsilden uzaklaşarak şiirini tekabüliyetlerden arındırmış, öylelikle de, onu sunumsal bir düzleme” (Kahraman, s. 230) çektiği sonucuna ulaşmıştır. Ona göre, Berk şiirinde şiirseli yaratan işte bu olgudur.
BİR DÖRTGENİN İÇİNDE
“Şairlerin bir hayatı yoktur! Hayat diye baktıkları bu kanser, bu cehennemdir (…) Ben dünyaya yazılacak bir yer diye bakıyorum. Bundan kendimi alamıyorum, kurtulamıyorum. Bu hem kurtuluşum, hem batağım. Kurtuluşum çünkü kendimi böyle doğrulayabiliyorum; batağım çünkü ondan başka yer bilmiyorum.” (İ. Berk)
İlhan Berk şiiri okunurken, başka şairlerin şiirleri okunurken sık rastlanmayan bir döngüye rastlanır. Ben bu döngünün kimi görünürde kimi belli belirsiz bazı değişkelerinin saptanmasının gerekliliğine inanıyorum. Bunlardan birinin, zaten saptanmış ama bir değişke olduğu söylenmemiş olan erotizm olduğunu söylüyorum. Amacım bunun diğer değişke olan yaşama sevinciyle ve sıkıntıyla olan ilişkisini konu etmek. Dörtgenin son köşesini bilgi oluşturuyor. Ne kadar genişletilirse genişletilsin Berk için umarsızlığa dönüşen bir dörtgen bu.
a. Sıkıntı
Şiirin kurallarından bile sıkılıyor o. “Ben” adlı şiirin hepsi şu: “Ben sıkıntıyım”. Bunu dağıtmak için geziyor ve şiirde de bu gezgin günlüğü havası var. Bu sıkılmak, onu oradan oraya götürdüğü için derinlemesine değil yüzeylerle, bir başka deyişle görüş alanı içindekilerle ilgilenmiştir. Şiiri, görüntü sanatı olarak tanımlayışı da bununla bağlantılıdır. Doğallıkla bir bütüne, bir noktaya doğru toplanarak, odaklanarak yürüyen bir şiir değil; yüzeylere yayılarak, detaylanarak yürüyen bir şiir yazıyor. Bunun doğal sonucu ise insanı kavrayan bir atmosferin yokluğu. Atmosferi dağıtmayı bile isteye seçiyor sanki. İlk dört kitaptaki toplumsal duyarlık bile, bu sebeple, izlenimcilikten öteye geçmiyor. Bunu şöyle örneklemek isterim: Mutsuzluktan söz eder şair. Bir çarığın ağzından korkunç yoksulluğu anlattığı şiirin sonunda, eleştirel olmanın yanından bile geçmeden, şaşırtıcı bir iyimserlikle bitirir şiiri, ki şiirin baştan itibaren dramatik yapısı, aslında, çok başarılıdır bence. Şiirin sonunda yaşama sevinci baskın gelmiş, çarık çarık olduğunu unutmuştur: “Ama yine de kardeşler/ Ben bu dünya kötüdür diyemem” (“Çarık”).
Bu sıkıntıdan yüceye dair ne çıkar? Ele alınan konular bir noktada eşitlenir. Şairin boyasına batırılırlar. Tektanrıcıdır ama bu tanrı kendisidir. Bu nedenle yücenin esamisi okunmaz şiirlerde. Bilakis bizim zihinlerimizde yücelik çağrışımı yapabilecek ne varsa şiire indirgenerek şiirin yapısınca sömürülürler. Yücelik duygusu uyandırabilecek her şey, şiirde, bir taşla, bir bitkiyle eşit tutulmuştur.
b. Bilgi
Her şey; hayat, dünya ve içindeki her tür eşya, insan ve insanın bütün duyguları, ona göre, şiirin yazılması için gereklidir yalnızca. O, çetelelerini tutsun diye vardırlar. Bu seyirlik yaşamı kayda geçirmek, onun en büyük tutkusu. Şiir de, buna olanak sağlayan tek şey, ona göre. Yeryüzünü kayıtlara geçirirken, bir şiir yazmış olmanın dışında, ne olup bitiyor İlhan Berk’te? Şiir yazmak insanlaşmasının bile önkoşuludur:
“Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden. Dokundum
yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire
yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık
kokular
coğrafya.
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece.” (“Yavaş Yavaş Geçtim Kalabalıkların Arasından”)
Yorulmak bilmeyen bir aktarıcı. Bir eşya-nüvis. Aşkı, ölümü, hareketi, eşyayı bir arada tutan kuvveti hep dokunmak veya dokunamamak, mesafe kavramıyla anlar. Buna yeniden erotizmde değineceğim.
“Ben bazen öyle olurum işte elin elimden düşünce.
O zaman işte eğilir bakarım ölümüme
Ve birden dağılmış, dökülmüş bulurum etimi ve sevmem
Sevmem ölümün hiçbir biçimini
Hele bu senin ölümünse
Çözülüşüyse etinin”. (“Eski Bir Han Kapısı”)
Bunlar, genelde tekdüze bir anlatımla sürüp giden şiirlerin tam da yükseldiği yerler. Aynı anda anlamın da nüksettiği yerler. Örneğin Kül kitabında kurşunkalem, pipo gibi nesneleri karşısına koyup yazdığı bir dizi şiirden bana göre, sadece “Ekmek” şiiri insanda şiirsel tat bırakır. Belki de içinde yoksulluk gibi zengin bir çağrışım barındırdığı için. Yoksulluğun tuhaf büyüsüne kapılmayan filozof ve şair yok gibidir. Platon’un sevgi tanımı sanki şiirin tanımı gibidir: "Her şeyden önce ve her zaman yoksuldur, çoklarının sandığı gibi hiç de öyle ince ve zarif değildir, tersine kabadır, pistir, evsiz barksız, yalınayaktır. Açıkta, dağda bayırda, kapı önlerinde, yol köşelerinde yatar kalkar." (Blondel, s. 53) “Ekmek” şiiri, anlamı göz ardı etmediği için şairine rağmen diğer şiirlerden ayrılır:
“Daha çok özdür ekmek. Biçimi yoktur. Ekmekte öz biçimi yadsır. Kant’a karşı çıkar. Bir bağımsızlık yasası kurar. Salt özüyle egemendir. Buna karşılık üç özellik koyar:
(…)
II) Halkçıdır (halkla düşer kalkar çünkü, bir çoğunluk adamı olarak).
III) Ucuzdur (köy kökenlidir çünkü ve acıyla büyümüştür).” (“Ekmek”)
Bütün şiirlere eşlik eden, dünyayı, bilgi sayesinde kavrayan bir akıldır. Kanımca bilgi, bu şiiri başka her şeyden çok olumsuz etkilemiştir. Bilgiye sahip olunması değil, bilginin sunuluşu şiire neden ihtiyaç duymaktadır, bu yanıtlanamaz okuyucu tarafından.
c. Yaşama sevinci vb.
Yaşama sevincine bitişik olan duygu, yaşadığına inanmak isteğidir ve bu daha ön plandadır. Neredeyse onun bütün şiiri, bu inanma isteğinin sonucudur. Bu da, ister istemez en küçük detayı bile kaçırmama arzusu doğurmaktadır onda. Bunun sonucu, üslubuna yansır. Anlatılmaya değer bulduğu şeye bizim de inanmamız gerekecektir. Oysa bu, tam tersi bir etki yaratır ve biz başka şairlerin de şiirlerinin “La mentir vrai” olduğunu bilsek bile, İlhan Berk okurken yoğun bir kandırılmışlık yaşarız.
“Bu denizi Ayla ayaklarını soksun diye getirdim” (“Paul Klee’de Uyanmak”)
“Bağırma bana seni görüyorum
Yangınları söndürüp geleceğim” (“Arma Viriumque Cano”)
Ben bunu yine de güzel buluyorum aslında. Daha önemli olup, üstünde düşünülmesi gereken şu bence. Şu sözdizimi. Fiile en yakın vurgulu kelime ya da kelime grubu, şiire en dışarıdan gelmiş olan, cümle içindeki işlevi nesne olan gruptur. Böyle yüzlerce cümleden oluşan bir kitapta, bu cümleleri birbirine bağlayan bir bağ olmalı. Yok! Örnekler Galile Denizi’nden:
“III. Selim’i boğdum”
“II. Ahmet’in yalnızlığını aldım”
“Çingene kızları denizi dört ucundan tutup getirdiler”
“Şair Vasıf’ın tarih düşürdüğü yangınları unuttum”
...
İsmet Özel ve sonrasında şiir yazanlar bu cümleyi şöyle kurarlardı: “III. Selim’i ben boğdum”. İşlenmişleri üstüne alan bir tavırla. Berk’te eylemler bir neden-sonuç ilişkisine göre işlenmiyor. Eylemlerin gerekçesi yok. Eylemleri, suç olan şeyler de değil çoğunlukla. İlginçtir Degas’nın “suç işler gibi resim yapmalı” anımsayarak “Ben şiirin suçluluk duygusu uyandırmasından yanayım” diyen de Berk. Suç ve ceza kavramlarını ansıtan şiirler değil bunlar. Olması da gerekmiyor belki. Hele son yıllarda, gencecik şairlerin, daha ilk şiirlerinde, dünyanın bütün suçlarını işlemişçesine “oradaki bendim” edasıyla ne çok şiir yazdığını anımsarsak, Berk’te suçluluk duygusu olmamasını yadırgamayız. Ben bunun üslûptaki sonuçları üstünde durmayı tercih ediyorum. Bu sonuçsa, Berk her ne kadar “Şiirim çilekeştir, tedirgin edicidir. Acıyla büyüdüğü için de, başkaldırıcı, illetli, asidir (…) acımasızdır. Hayatın kendisi gibidir. Bazen suskun, ezik görünmüşse…” (Berk 1994, s. 34) dese de, şiirinin son derece “beyaz” ve “sevinçli” oluşudur. “Suçsuzdur ozan. Bunun için, bunu kanıtlamak için yazar.” (“Şiirin Gizli Tarihi”)
d. eros, aşk vs.
Bu madde, aslında, sıkıntıdan ve yaşamaktan ayrıştırılmamalıydı. Tam da ikisinin varlığından ötürü vardır zira. Erotizm yaşamın kaynağıdır; Berk’e yaşama sevinci sağlayan en büyük kaynaktır. Yaşayan şeylerle böyle bağ kurabilir. Bu bağı dokunmak kurar; ama dokunamamak onun için dokunmaktan da önemlidir. Bunu beyaz simgeler. Sonsuz bir boşluk. Mesafe ve asla dokunamamak. Dokunabilseydi yazmak istemezdi belki de. Yazmak bir nevi dokunmanın yerini almış oluyor şu halde.
“Yine sizin korkunç beyazlığınıza olan o onmaz tutkumun nerden geldiğini bilemem. Belki bu benim yalnız, fukara büyümemdendir. Belki de benim gibi kara kuru bir çocuğun, umarsız İlhan Berk’in, kafasında o beyazı (o dokunulmaz olan beyazı) olağanüstü büyütmesindendir.” (“Littera Amor”)
Erotizmin büyük gücü, insanın birleşme ve büyüme, canlılığını kanıtlayıp her yere yayılma arzusunda saklıdır. Bekaya duyulan aşktır erotizm, emperyalisttir bir anlamda. Berk’teki erotizm de emperyalist ama birleşme ve çoğalma arzusunun somutlaşması değil tenin hazzı çağırmasıdır. Bu nedenle sürekli yüzlerden söz etse bile, şiirlerinde aşk ve belirgin yüzler değil, yüzü ve kişiliği birbirinden ayırt edilmeyen kadınlar ve kadın uzuvları kaynaşır. Hepsi onun için bir gibidir. Haz, sıkıntıya karşı en acil ama en geçici tedbirdir. Berk, zaman zaman erotizmi, aşkın hizmetine verdiğinde hazcılıktan sıyrılabiliyor. Şiirinden bir örnekle açıklayayım bunu.
Deniz Eskisi’nin en başındaki “Littera Amor”, Berk’in aşk anlayışını ve mesafe kavramını çok güzel örnekler. Bu, güzel bir düzyazı şiirdir. Yukarıdaki en son şiir alıntısı bu şiirdendir. Aşkın kaynağı salt erotizm değil, dokunamamaktır. Bütün şiirlerde beyazın simgelediği işte budur. Bu şiirde, bütün şiirlerde olan çarpıtılmış kronoloji duygusu yine yerini alır.
“Biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma Lokman’ın Tevarih’te I. Mahmud’a (…) karanfil tutan cariye gelip vurur. Eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür. Teninin korkunç beyazlığı, kapalı, donuk güzelliği, insana cinayetler, kıyımlar, kötücül kutup çiçeklerini düşündürür. Çılgın sevinin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur. Sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.” (“Littera Amor”)
İlhan Berk, sevgilisine seslenirken, onu betimlerken bile, bilginin dolayımında konuşur. Bütün şiirlerimde ben varım, der o; ancak bakan bir çift gözden ibaret vardır. Bu gözler gerektiğinde çağlar öncesine dikilip, gerektiğinde bir böceğin, bir otun, bir pabucun yüzüne yerleşirler. Dramatizasyon için bir gereklilik olan bu yerleşme, sonuçta, konuşanların çeşitliliğine rağmen, tek bir sesle sonuç verir: İlhan Berk’in sesiyle. Aşkı bile, dolayım vasıtasıyla vermek istemesi, bunun tekdüzeliğini kırmak için mi? Ya da aslında yaşamış olduğunu, şiir olarak kurarken yaşantısallaşmaktan kurtarmak istemesinden mi? Aynı şiirde bir de yanıt veriyor bize, ama son iki sorunun yanıtı verilmemiş olarak duruyor hala:
“Seni ne zaman usumun yangınlarından kurtarıp kursam, sen bana hep böyle insanlığın haline benzeyen (hem iyi ki öyle, bir insan başka türlü nasıl güzel olabilir?) yıkıntılar içinde gelip vuruyorsun. Belki de bu benim sana hüzünler yaratmak istememdendir. Böylece de insana en yakışan şeyi bulduğumu sanmam, onunla gönenmemdir. Ya da (…) birden çok eski çağlara uzanıp, Nefertiti’yi (…) düşünüp, sana tarihte bir yer aramak istememden geliyordur bu. Kim bilir? Yoksa başka niçin seni böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinde kurayım?” (“Littera Amor”)
* Bu terimi Berk’le ilgili olarak, Ahmet Oktay kullanmış. Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950 kitabının ilgili maddesinde geçiyor. Ben de oyunun insanlık için gerekli olduğuna katılıyorum.
Berk, İlhan (2001) Eşik Toplu Şiirler I, YKY (1999) Aşk Tahtı Toplu Şiirler II, YKY (2001) Akşama Doğru Toplu Şiirler III, YKY (1994) Kanatlı At, YKY.
Blondel, Eric (2004) Aşk içinde “Yoksullukla Bolluğun Oğlu Aşk”, Çeviri: Esra Özdoğan, YKY.
Kahraman, Hasan Bülent (2000) Türk Şiiri Modernizm Şiir içinde “İlhan Berk Şiiri”, Büke Yayınları.
Karakoç, Sezai (1997) Edebiyat Yazıları II Dişimizin Zarı içinde “Galile Denizi”, Diriliş Yayınları.
Oktay, Ahmet (2001) Şairin Kanı içinde “Manyerizmin Dolayında Yalnız Kalan Bir Şair için Ode ”, YKY.
Hece 93