
Özel sayı içeriği için bkz. http://www.hece.com.tr/
Özel sayıdan bazı yazılar için:
• Hece/Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu 3
• Erol Battal/Cahit Zarifoğlu Şiirinde Kadın ve Aşk 71
• Turan Koç/Cahit Zarifoğlu ve Şiiri 114
• Hilmi Uçan/Cahit Zarifoğlu’nun Masallarında Büyüklere Öğütler 276
• Abdülhak ve Meral Maruf Kardeşlere Mektuplar 329
• Atasoy Müftüoğlu/Engin Gönüllü Centilmen 382
Hayriye Ünal / "KÜNH, KÜLL VE KÜTİKÜL: CAHİT ZARİFOĞLU ŞİİRİ" YAZISININ GİRİŞ BÖLÜMÜ
Yazım, başlıktan anlaşılacağı üzere, yüzeyin ve dip akıntısının bir şiirde nasıl biçeme kavuştuğu ve bir kütikül gibi incelmiş nerdeyse saydam bir yüzeyde şiiri bulgulayan Zarifoğlu’nun yöntemleri üzerine olacak. Sızdırmaz bir yüzey şiirdir bu. Zarifoğlu şiiri üzerinde yazılırken çoğu zaman yanılmanın nedeni de bu. Bilgisine ulaşılmayan şey hakkında ulaşılmadığını gizlemenin yolu ona fazladan anlam yükleme eğilimidir. Bir şey üzerinde bir çeşit “tarif edilemeyen güzellik” havası estirirseniz o şey hakkında hem konuşma şansınız olur hem de bu derece anlaşılmaz bir güzelliği anladığınız için siz de nasiplenirsiniz. Bu tarzdaki yaklaşımların satıcısı olsa da artık müşterisi olmadığı için sonunun geldiği kanısındayım.
Zarifoğlu’nu anlamaya başlangıç babında daha önce şiirdeki dirime işaret eden, hayvan adları istatistiği üzerine kurduğum bir yazı yazmıştım (Atlılar, sayı 1). İkinci bir çalışmayı da “Stad” şiirini çözümleyerek yapmıştım (Hece, Ağustos 2003). Bu defa iki yazının da kazanımlarını zihnimde birer veri olarak saklı tutmakla birlikte farklı bir çerçeve kurmayı deneyeceğim. “2007’de Zarifoğlu’nu okumak” bu yazıya alternatif bir başlık olabilirdi örneğin. Ya da “Cahit! Cehdin Görülmüştür!” demeyi isterdim saygısızlık etmiş olmaktan korkmasam. Belki de diyebilirim hâlâ. Çünkü şiir tutumumda zarif olmaktan çok mücahit olmayı önemsiyorum. Söz konusu şair de soyadına yaraştırılarak veya yanılgının peşinden gidebildiği kişisel serüvenleri göz önünde tutularak sürekli “ilginç”lik yargısına maruz kalmış, buna atfen sanatçı edasına hayranlık duyulmuştur. Oysa bütün bunları da içeren yaşamında göz ardı edilen şey Mavera dergisi aracılığıyla yürüttüğü cahit tutumudur. Şiirinin de “ilginç”, “kapalı” “egzotik” veya “neticede iyi” yargıları ile sırf reddedilemediği için örtbas edilmesi beni şaşırtmamakla birlikte vicdanımı rahatsız ediyor.
Bu yazı boyunca yazının yan amaçlarından ikisini özellikle önemsediğim anlaşılsın istiyorum. Birincisi, onun tekniklerinden şiirimizin bugünü adına neleri kavramamız gerekir. 2007 yılında bu şiiri okumaktan şiirimizin geleceği adına kazanımlarımızı görebilmeyi önemsiyorum. İkincisi de, Zarifoğlu şiirini eleştirme zahmetine artık girilmesi gerektiğidir.
GİDİŞAT
Yazı dilinin, konuşma dilinin salt bildirişim işlevine aykırı görünen bir yanı, yer yer özellikle (yazıya has) kendi düşünme biçimini yarattığı noktalarda kendi kurallarını koyuyor[i] olmasıdır. Düşünce buralarda kaçınılmaz bir öznellik ve içsellikle ortaya çıkar. Bu yerlerde zihnin üstün performansının sabuklamaya karışması olasılığı daima vardır. Öte yandan şairin şairliğine duyacağımız güvene tam da bu noktalarda ihtiyaç duyulur. Şairin genel etkinliğine bakarak onun zihinsel işleyişi konusunda bir karar vermek durumundayızdır. Bu işleyişin kurallarını koyan da şair olduğuna göre onu sorgulamayacak mıyız? Yoksa bir eleştirmenden beklenen tam da bu sorgu mudur?
Bana göre, sorgulanacak olan şairin kuralları (dilsel birimleri yan yana getiriş şekli) değildir. Sorgulanması gereken şey; dilinin (parole yanını ihmal ederek) kağıt üstündeki yerleşimi, taşımayı amaçladığı düşünce ve zihin dünyasının vüs’atini ne dereceye kadar hapsedip ne kadarını serbest bıraktığıdır. Kağıt üzerine getirilen dünya, bir dilsel birimler topluluğu olarak bir vüs’ati çağrıştırıyor, çağırıyor ya da inkar ediyor mu? Yetersiz ya da yeteneksiz şairlerde sık görüldüğü üzere, dil, düşüncenin şimşek çakması şeklindeki ilerleyişine eşlik edemeyip (tam eşlik etmesi beklenemez zaten) hantal bir tortu olarak sorgulanamaz hücrecikler mi oluşturuyor? Bir de şiirde, dile, kıymıkları olmayan bir bütünlük ve kutsallık atfedersek şiir olanı ve şiir olmayanı ayırt etme şansımız kalmayacak demektir. Buradan devam edersek sekiz yaşında bir kız çocuğunun bir şarkı sözünü deforme ederek terennüm etmesine şiir dememe kimse itiraz edemeyecektir. Peki böyle mi? Şiir tarihine bakarsak, “uyanıklık” herhangi birini şair safına yerleştirmiş midir? Tek başına ilginçliğin, alışılmamış oluşun şiir olarak kabul edilişi mümkün olmuş mudur? Yoksa aslında alışılmadık olanda gizli olan alışkanlık yapıcı içerik, mevcut bünyeyi ele mi geçirmiştir? Eğer bu ikincisi oluyorsa orada şiirin zaferi söz konusudur.
Başka yazılarımda da anmıştım. Bir çöp yığınının benzersizliği, değişikliği, orijinalliği hatta marjinalliği karşısında dilsel bir yığın ne kadar da zavallıdır. Bir çöp, bir diğer çöpe asla benzemez. Bir çöp kendi karakterini ve kuralını koyar. Her çöpün yarattığı metan gazı etkileyicidir. Çöp, şu durumda şiire dahildir. Çöp kadar kendi kurallarını koyan post-modern bir şiir yoktur. Çöpün tek eksiği kendisine sahip çıkacak bir poetikasının olmayışıdır. Şiirler, kendilerini destekleyici poetikalar olmadığı takdirde şiir olduklarını bünyelerinde taşımamaya başladıkları zaman, orada en hafifinden Cöntürk’ün deyimiyle (confusion of genres) türlerin karıştırımı sözkonusu olmaya başlar. Bunda sakınca görmüyorum. Yani bir çöp yığınına şiir, bazı şiirlere de çöp denmesine –en azından prensipte- itiraz edecek değilim. Nasılsa asıl test kılgısallıktadır. Hatta daha önceki çeşitli yazılarımdan anlaşılacağı üzere şaire sınırsız özgürlük alanı talep ettiğim açıktır. Vurgulamayı istediğim tek şey; rastlansal olanla bilinçli olanın ayırt edilmesi gerekliliğidir. Edebiyat kamusunda belli oranlarda etkililik alanı açmış eleştirmenlerin güdümlü veya yetersiz olmaktan sonuna dek kaçınamadığı ortada. Hatta belli güveni sağlamış şairlerin, özellikle şiir yazamayan ezik eleştirmenleri “vardır bir hikmeti” noktasına getirdiğini görüyorum. Ama bu hikmet ne hikmetse gizli bir hikmettir.
Çeşitli çareler arasında önereceğim şeylerden ilki; yeni eleştiri terimleri geliştirme zorunluluğu.[ii]
İkincisi; türler arası geçişlerde şiirin soy anlamını koruma güdüsü. Hüseyin Cöntürk diyor ki “Şimdi asıl önemli olana, bir sanatın bizde yarattığı yaşantıları, ruhsal durumu, karşıt yaratmayı amaç tutmasına gelelim. Bu, sanatçının yalnız kendi dalının değil başka sanat dallarının da (belki bütün ağacın) varlığından haberli olmasını, çağdaş duyarlığın nabzını olanca genişliğince duymasına işarettir ki, sanatçı kendisini arkadaş sanatların büyüsüne fazla kaptırıp kendi sanatının bağımsızlığını yitirmezse çok önemli bir iş yapmaya aday olabilir.”[iii] Bu işlevin şiirimize dikkatle şırınga edilmesi gerektiği kanısındayım. Bu düşüncemin ilk uygulamasını çok-duyumlu şiire geçiş evresi için bir hazırlık olarak yazdığım “Biçemler” adlı yazımda yapmıştım. Orada özellikle duyma ve bakma biçemlerinin şiirdeki işlevini tartıştım. İkinci uygulamayı felsefi, romantik ve dramatik yapıya sahip ironi kavramını şiire uygulayarak yaptım. Üçüncü ve şimdilik son uygulamayı roman kuramlarının çağdaş şiir poetikasına katkısı projesiyle uygulayacağım. Bu uygulamalara küçük bir katkı da bu yazı olacak: Zarifoğlu şiirinin ayrıksı kural koyuculuğunun şiirimize katkısı, böylece şairin hermetik olarak nitelenen şiirinin oldukça belirli ama özgürce koyulmuş kurallara bağlandığı görülecek. Yazı boyunca bu kural koyuculuğu, şiirin söylemsel[iv] bütünlüğünü parçalayarak çeşitli terimler etrafında tartışacağım. Böylece Bakhtin’in şiire ait sözcükten esirgediği hermönetik doğayı şiirin sözcüklerine belli oranda iade etmeyi de umuyorum. (...)
[i] Yazı boyunca şiir alıntıları dışındaki italikler, vurgulanan sözcüğün başka bir bağlamdaki anlam yüküne atıf yapmak amaçlı ya da Türkçede dolaşımda olmayan yabancı kaynaklı sözcüklerde kullanılacak.
[ii] Deformasyonun ve klişe olanın tartışılması yolunda ilk adımlar olarak Hece’de çeşitli dosyalar buna bir katkı olacak. Çeşitli şiirleri irdelerken kullanmayı düşündüğüm bazı terimleri burada anabilirim de: değişkenlere bağlı diferansiyel yapı, non-linear çarpışma, yarı katmanlı kanonik yapı, tek sesli, çiftsesli, çoksesli sözcük dağarları vb. başka sanat kuramlarının terimlerini şiir poetikasına dahil etmek de bu çabamın bir parçası olacak.
[iii] Cöntürk, Hüseyin, “Türlerin Karıştırılması”, Çağının Eleştirisi Birinci Kitap, İstanbul: YKY, 2006.
[iv] Söylem, discourse sözcüğünün Türkçesi olarak kullanılıyor burada. Style, form ya da diction karşılığı olarak değil. Bu konudaki yararlı ayrıntı için bkz. Celal Soycan, Zamanın Şiiri Şiirin Zamanı, İstanbul: Diagraf yayıncılık, 2006.