TAKİP MESAFESİ’nde bu ay;


30/10/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

ELEŞTİRMEN ŞAİRE TESLİM OLURSA onun gizli buyruklarını uygular. Bu buyruklar, şairin ortaya koyduğu imajda, yazılarında ve özyaşam öyküsünde yer alan göstergeler zinciridir. (…)

*

YAZIYLA BİR ŞAİR bölümünde Hayriye Ünal, Haydar Ergülen şiirini yazdı:

(…) Okuyucu, eleştirimin temeline yönelik olarak “niçin sarsıcı olsun ki şiir” diye bir soru yöneltebilir. Hiç değilse iyi bir şiir okuyucusu olarak sarsılmayı beklemem benim kişisel beklentim olmakla açıklanamaz. Bunu bekleyen birçok kişiyi biliyoruz şiir tarihinden (örn. Korkulu Ustalık’ta s. 511, T. Uyar: “Mesele sadece güzel şiir, ‘antolojik’ şiir yazmak değil, bir parça da bir şeyi sarsan şiir yazmak”). Her zaman daha iyi bir şiiri özlüyorsak ve şiir eleştirisi de bunun için gerekliyse, gündemde bir şekilde yer tutan şiirleri daha iyisi konusunda sınama hakkımız da vardır. Dolayısıyla bu yazı, bu şiirlerin beni niçin hiç etkilemediğini, hatta saf retorik olup olmadıkları konusundaki şüphemin nedenini merak etmemden doğmuştur. Bunun yanıtını sadece şiir değil, şair de veriyor gibi. (…)

*

SAYIYLA 1 DERGİ bölümünde devrimci edebiyatın önemli adımlarından biri olan DEVİNİM LX dergisi inceleniyor:

Haluk Aker “Geçtiğimiz ay da edebiyat dergilerinde dişe dokunur bir şey bulamadık. Sanki hepsi sözleşmişler gibi ‘dergi çıkarmak için’ çıkıyorlar. Bir atılım isteği, bir silkiniş umudunu bile vermiyorlar. Bu açıdan edebiyata saygı duyan, onun gelişim olanaklarını arayan herkes dergiler’e karşı ciddi bir tavır almalıdır.” diyor. O yıllarda yayımlanan dergilere dikkat edelim: A, Diriliş, Yeni Dergi, Soyut, Türk Dili, Varlık, Dost, Yeni Ufuklar, Yapraklar 65, Ortam, Değişim, Şiir Sanatı, Yön…

*

GEÇMİŞTEN GEÇMEMİŞTEN 1946 yılına dair Oktay Rifat’tan bir gözlem

HECE'DE TAKİP MESAFESİ


8/9/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

KUM SAATİ
Abdurrahim Karadeniz/Yaz Yazısı III    3
Necip Tosun/Yücel Çakmaklı’nın Ardından    5
Ali Ekecik/Ontolojik Argüman    8
Roni Margulies/Devrim Şiirleri Gecesi    9
Necati Mert/Sapanca Şiir Akşamları    10
Jülide Uzsayılır/Kibir    12
Yusuf Turan Günaydın/Değirmen ve Su    13
 
TAKİP MESAFESİ
Hayriye Ünal/Üçgen Beğeni, Kombine Eleştirmen, Edebî Değer    14
Yazıyla Bir Şair/Cahit Koytak Şiirleri Bizi Niçin Sarsmıyor?    16
Sayıyla 1 Dergi/Yazı Dergisi    18
Geçmişten Geçmemişten    20
 
 
Hasan Aycın/Çizgi    21
Ömer Aksay/Yeşilçam Önergeleri -6-    22
Ali K. Metin/Buyur Gel Eğer Sipsivil    26
Kenan Çağan/Leşker    27
Kâmil Aydoğan/Sır    29
Türker Özşekerli/Serçeler Takırdadı Sabahı    32
Mustafa Köneçoğlu/Rahat Ol Bitti    33
İdris Ekinci/Sakınma Defteri    34
Fatih Yavuz Çiçek/Tilki Bar    35
Gökhan Aslan/Ücra    36
Fırat Caner/Unuttuğum Bir Şey    37
Hüseyin Kır/Can Kırığı    38
Mehmet Sümer/Şiirin Doğası ve Şiirde Sevgili İmgesi    39
Salih Nurdağ/Belki Şehre Bir Mektup Gelir-I    46
Zekeriya Başkal/Yerli Oryantalizm Denemeleri    53
Aliye Uslu/Anna Masala ile Türkçe ve Türk Edebiyatı Üzerine Şöyleşi    56
 
Dosya
EDEBİYATIN ÜÇ VAZGEÇİLMEZİ:  II- AŞK
Cemal Şakar/Aşk Edebiyatı mı?    62
Ahmet İnam/Aşk Ahlâkı    72
Ali Galip Yener/Edebiyatta Aşk ve Romanda Yasak Aşk Üzerine Notlar    75
Selim Somuncu/Brontë’den Balzac’a, Proust’tan Don Juan’a Aşkın Farklı Yüzleri    81
Ali Emre/Yeni Türk Şiirin Aşkın Hâlleri    99
Turgut Bağrıaçık/Binbir Gece Masallarında ve Diğer Masallarda Aşkın Hâlleri    108
 
 
Mustafa Şerif Onaran/Eskiyen Sevi İlişkileri    111
Ali Emre/İbrahim Tenekeci: “Nereye Gidelim Sıkıntımızdan, Diyor ve...    115
Engin Sezer/Pratik Eleştiri-I    121
 
KİTAPLIK
Murat Erol/Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak    138
Nihat Dağlı/Ali Emiri’nin İzinde    139
M. Fatih Kutan/Garbiyatçılık    141
Yusuf Turan Günaydın/Kadın Evliyâ Menkıbeleri    143



HERKES İÇİN METİNLERARASI 1/OPAK, AZ EDEBİYAT’TA


9/7/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi



                           
“İyiydik, penyelere inanıyorduk”

Hiç iyi değildik, küle inanmıyorduk

Seksenlilere yenilgilere külünden doğanlara inanmıyorduk hiç birlikte

Biri kül mü dedi ateşten bahsederken bu yanlıştır

Alaz derse olabilir aynı şeyse de 

(…)

Az Edebiyat dergisi 4. sayısını çıkardı. Nazilli’de çıkan dergiyi Kemalettin Bal hazırlıyor. Herkes İçin Metinlerarası adını verdiğim parçalı şiirin ilk bölümünü bu derginin 4. sayısında yayımladım. Nazilli benim için önemli bir yer. Okumayı orada öğrendim. İlk bisikletim orada çalındı. Balkız’ın güzel gözlü teyzesi orada doğdu ve ben onu çok sevdim. Süslü küçük takunyaları vardı ve peşimiz sıra merdivenleri telaşla inerken çok güzeldi. Recep Bey İlkokulu’nda okumayı ilk ben öğrendiğim için okul müdürü bana sarı bir kurşun kalem armağan etmişti. Zaten aklımda kalan bir o sarı kalem, bir de sarı bisiklet. Önlükler karaydı o zaman. Az Edebiyat, bir müjde gibi geldi bana, geçmişten bir selam.

KERTENKELE'DEN YÜREKLİ GİRİŞİMLER


8/6/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi


SUÇUN EDEBİYATTAKİ MUAZZAM YERİ


4/5/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

HECE'DE MAYIS AYI DOSYASI: SUÇ

Edebiyatın üç vazgeçilmez teması, başka vazgeçilmez temalar arasından öne çıkıyor. Bunlar aşk, suç ve acı kavramlarıdır. Birbirleriyle de sıkı sıkıya ilişkili olan bu kavramlar; özellikle kurmacanın sacayağı sayılabilir. Hece dergisi, bu üç kavramın edebiyat eserlerindeki tezahürünü böyle bir bağlamda irdelemenin önemine vurgu yapıyor. Bu sayıdaki dosyada ilk olarak “suç” gündeme geliyor.

Bir insan davranışının suç olabilmesi için irade eseri olması gerekir. İrade, “dünyanın darası” (Metin Altıok) olan suçun, edebiyat için özgül değerini belirler. Suç, insanın varoluş amacına ne kadar uzaksa, varoluş amacını bulmaya o kadar da yardımcıdır. Suçun en tipik tanımında sınırları çiğnemek vardır. Demek ki suç, hiyerarşik bir toplumun ürünüdür ve özgür bireyin edimidir. Edebiyat, suçun doğasına eğilirken, aynı zamanda bu hiyerarşiyi ve yoruma açık özgürlüğü de sorgular. Dolayısıyla suç, edebiyata konu olurken aynı zamanda etik bir olay da vuku buluyordur.

Suç, insanoğlu için her bakımdan cezbedici bir kavram gibi görünüyor. Bu cazibenin nedenlerinden biri suçun oldukça göreli olmasıdır. Bu, suçun normların yeniden ve yeniden inşası için kullanılabileceği anlamına da gelir. Bu görelilik, aşırılığı bazı koşullarda bağışlatıcı bir neden olabilir mi? Bu aşırılık, Platon’un tanımıyla “ruhsal bir hastalık” olan suçu, edebiyatçının elinde bir meziyete dönüştürebilir mi? Suçu konu edinen edebiyat eserleri, etik bir tutumu benimsemek suretiyle adaletin tecellisi olarak cezayı da anlatmakla yükümlü müdür? Suçun varlığı ancak kanunun varlığıyla hissedildiğine göre, dayanışma yoluyla –sözgelimi bir milletin bir başka millete karşı işlediği- birlikte işlenen suçlar suç olmaktan çıkmakta mıdır? Edebiyatçının sergüzeşti, Dostoyevski’nin metafizik bağımsızlık dediği türden bir suç işleme özgürlüğünü dolaylı olarak olumlarken, kanun sayesinde selamette yaşamak isteyen sıradan bireyin sergüzeştiyle çatışmakta mıdır? Bu dosya bu ve benzeri soruların yanıtlarını aramaktadır.

0 DERECE GÜNCELLENDİ / 30 MART 2009


30/3/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

Aşağıda Mart 2009 güncellemesinden ilginizi çekeceğini düşündüğümüz yeni yazılarımızdan kısa alıntılar bulacaksınız. 

Entropi -
Thomas Pynchon (çev. Feride Evren)
...
57 Şubatının başlarıydı. O zamanlar, Washington D.C. civarındaki bir sürü Amerikalı sürgün, her gördüğüne, bir gün gerçekten Avrupa’ya gideceğini anlatır dururdu; ama şimdilik hepsi de devlet için çalışıyordu. Herkes, buradaki ince alayın farkındaydı. Örneğin, çok dilli partiler verirlerdi bu kişiler; eğer aralarına yeni katılan biri aynı anda üç ya da dört dilde farklı konuşmalara giremiyorsa, kimse tarafından kaale alınmazdı. Haftalarca Ermeni şarküterilerinin yollarını aşındırırlar, duvarları boğa güreşi posterleriyle kaplı küçük mutfaklarında, sizi bulgur ve kuzu eti yemeye davet ederlerdi. Georgetown’da iktisat okuyan, Endülüs ya da Midi’den ateşli kızlarla çıkarlardı.
...
 

İbrahim’in Beni Terketmesi - Hayriye Ünal
...

1968 Maraş doğumlu Bejan Matur‘un beşinci kitabı İbrahim’in Beni Terketmesi, Metis yayınlarından çıktı. Matur, şiirlerini başlangıçta Ekin Belleten, Yazıt; sonrasında Edebiyat Eleştiri, Adam Sanat ve Defter dergilerinde yayımladı.

İbrahim’in Beni Terketmesi dört ana bölümden oluşan uzun ve parçalı bir şiir.

...
Tamamına ulaşmak için:
http://0derece.org/2009/03/29/ibrahim%e2%80%99in-beni-terketmesi-hayriye-unal/

Serbest Vuruş - Selçuk Orhan
...
Çocukların, göz çeperlerindeki yaralı halkalardan ötürü “Dörtgöz” adını koyduğu Rottweiler iki gündür kayıptı; ama çürük kavunu andıran kokusu hala Tekin’in burnundaydı.  Kimbilir belki sabah karşı buz tutan bir kaldırım köşesinde donup kalmıştı köpek, ya da sabırsız bir kamyonun tekerlekleri altında can vermişti.  Soğuk ya da sıcak, ölmüş olmalıydı.
...
 
Birinci Köprü - Biricik E. Doğan
...
kamu . - / . - . - / . - . - / . - . -
. - kılmaz / . - . - / . - . - / . - . - 
. - . - / . - . - / dediler - / . - . -
. - . - / . - . - / . - . - / inanmaz mı 
...
 
Ulak, Dogville, Toplumun Toplam Masumiyeti vs. - Deniz Barışta
...
Trier’in insanın uç duygularıyla oynadığı benzersiz filmi Dalgaları Aşmak’tır. Salgın’daki deneysel mantık, bu defa masumiyeti parçalara ayırıp bu yolla ahlâkın tartışılabilirliğini görünür kılmada izlenir. Toplum yine körkütük ahlâkçı bir heyula olarak yargıç makamındadır. 
...
 
Tamamına ulaşmak için:
 
İhsan Oktay Anar’ın Romanlarında Dilin Kurgulanması - Selçuk Orhan
...
İhsan Oktay Anar’ın romanlarında, belirli bir tarihsel dönemin kurgulanması her şeyden önce, okurun imgelemine o dönemin ışığını düşürecek bir dilin yaratılması anlamına gelir. Diğer bir deyişle, roman dilinin kendisi tarihsel dekorun başlıca parçası olur. Yazar, Tarık Buğra ya da Kemal Tahir’den alışık olduğumuz biçimde, tarihin bir döneminin olgulardan yola çıkarak yeniden üretilmesini hedeflemez. Olgulardan ancak yüzeysel olarak, kurmacanın özgün düşlemine ipuçları devşirecek düzeyde yararlanır.
...
Tamamına ulaşmak için:
 
Metafor Olarak Hastalık: AIDS ve Metaforları - Hayriye Ünal
...
Sontag, başlangıçta tüberküloz ve kanserle sınırlı tuttuğu çalışmasını, veba, frengi, cüzam gibi ahlâkî anlam yüklenen diğer hastalıkların çağrışımlarıyla zenginleştirir. Önce tüberküloz sonra kanser başta olmak üzere, bedeni değiştirerek çarpıtan tüm hastalıkların sıradan bir hastalık, sıradan bir olgu olmaktan çıkarak hasta için nasıl bir zillet unsuruna dönüştüğünü anlatır. Kanser olmak -örneğin kalp krizinden farklı olarak- neredeyse müstehcen bir anlam yüklenir. İki hastalığın tarih içinde yüklendikleri anlam, yer yer örtüşmekle birlikte genel itibariyle zıt bir çağrışım alanı oluştururlar. Tüberküloz, hayata tinsellik kazandırırken kanser, eninde sonunda ölümle sonuçlanan bir tükeniştir. Birincisi, bedenin bütünlüğüne yönelik bir saldırı değilken kanser, tedavisi de dahil olmak üzere bedeni parçalamaya yöneliktir. Sontag, denemesini edebî yapıtların hasta karakterleriyle süslüyor. Esasen, kanımızca hastalıklara anlam yükleyen de tam bu: Onu edebîleştirmek. Ne çok edebî karakter ve ünlü yazar var tüberkülozdan mustarip: Mansfield, Kafka, Shelley, Keats…
...

 

TEHLİKELİ ALAKA: EDEBİYAT VE DENEYSELLİK


30/8/2008 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

HECE 2008 EYLÜL

         Hayriye Ünal

TEKİNSİZ BİR EDEBİYATA DOĞRU
I. Giriş

Türkiye’de edebiyat, Tanzimat Fermanı’ndan ve hatta bu fermanı hazırlayan çevresel ve önsel koşullardan bu yana kavram ikililerinin çatışma alanı veya edebiyat dışı marjinalliklerin kendilerini meşrulaştırma alanı oldu. Bunun tersi de doğru: Edebiyat da –hassaten yetersiz örneklerin serüveninde izlenebileceği gibi- kendini sık sık marjinalliklerde aradı. Bunun temel nedeni olarak şunu anımsatmakta yarar var: Edebiyata dair yapılanların kendisine bakılarak değerlendirilebileceği bir üstdilin, bir üstzihnin oluşmadığı söylenmelidir. Böyle bir süreğen sancının günümüze basınç yapan sürekli varlığından da söz edilebilir. Pratikte tek tek bireylerin yazdıklarının toplamı olması gereken ancak kanonik veya kurumsal bir kimlik olarak bu toplamdan fazla olması gereken edebiyat kendini bağımsız bir işleyiş olarak bir türlü kuramadı.[i] Bunda şüphesiz toplumda nüfuzu olan kesimlerin 1856’yı takip eden yıllarla birlikte giderek heterojenleşen[ii] yapısının payı olduğu kadar bireysel bilincin işareti olan ve edebiyata akılla yaklaşmayı öngören düzyazı göreneğinin zayıf[iii] olmasının etkisi vardı. Çeşitli siyasi odaklara bağımlı olarak en azından bir bakış açısının kurulduğunu söylemek elbette mümkündür -bunu olumlu/suz sonuçlarının değerlendirmesini yapmaksızın salt bir olgu olarak ekliyorum. Örneğin; edebiyatı manipüle eden bir Tanzimat, bir Cumhuriyet ideolojisi vardır. Bu anlamda edebiyat görünüşün ve yaygın kanının aksine tekinsiz değil tam tersine -birileri için az, birileri için çok olsa da- bir güvenlik alanı oldu bile denebilir. Bunda edebiyatın şiirle temsil edilen ve yüzyıllara dayanan sağlam bir arka dayanağı olmuş olması da etkiliydi. İçeriği nasıl veya kim tarafından doldurulursa doldurulsun insanımız için edebiyat edep ve erkan dairesini temsil ediyordu. Dolayısıyla edebiyat ne olursa olsun yedeğe alınmaya değer görülmekteydi.

A. Hamdi Tanpınar bile belki de henüz bağlanabileceği bağımsız bir üstdil inşa edilemeyeceğini bilerek, edebiyat tarihinin açısını bu odaklardan birine göre ayarlamak zorunda kalmıştı. Doğallıkla onun için de batılılaşma en önemli rehber kavramdı. Bununla birlikte umumi krizin sonuçlarına doğru işaret etmekle ve yeteneği kendisini zorlayan şairlerin hakkını vermeye çalışmakla haktanır bir tarihçi olduğunu gösterebildi. Nihayetinde Tanpınar da zamanıyla mukayyet olmaktan, zamanının tercihlerinin baskısını üstünde hissetmekten kaçınamazdı.

Edebiyat; Tanzimat’ın ilk döneminde olduğu gibi üstüne siyasetin gölgesi yoğunlukla düştüğünde de, Tanzimat’ın ikinci döneminde olduğu gibi amaçları açısından bir bakıma yörüngesizleştiği zamanlarda da, -Fecr-i Âti gibi sönük bir dönemde Haşim’i çıkarabildiğine göre- sönük zamanlarında da her zaman kişi üzerindeki kalıcı etki açısından diğer alanlarla savaşında bu savaştan ‘gizli muzaffer’ olarak çıktı. Buna rağmen her tür konuyu kavram ikililerine[iv] ve çatışmaya döndüren naif bakışsa bugüne değin şekil değiştirerek geldi. Bir tür öğrenme ve anlama kolaylığı sağlayan klişeler, ortak zihin geliştikçe terk edilmesi gerekirken gelişmeyip yaşlanmış olan bir küllî zihin tarafından daha da sevildi ve tutuldu. Bunlardan başlıcası yeni meselesidir. Ediplerimizin yüz altmış senelik obsesyonu. Güzel obsesyon! Ama ne tezat: Tam da yeniliği alkışlarken çok bilindik görünmek! İnkar edilemez: Yeni, iyi olduğunu öğrendiğimiz ve bilinçaltına işlemiş olan yararlı bir güdüdür. Bu güdü gücünü yıkıcı arzusundan alır. Bu arzu yoksa şiir bile yoktur. Yeninin güçsüzlüğü ise amaca matuf olmadığı zaman ve sık telaffuz edilmeye başlandığı zaman ortaya çıkar. Amaç yıkıcılıktır. Yıkılması gerekenin ne olduğunu belirlemek. İşte bu, edebiyatçının bütün sorumluluğudur. Yıkılacak olanı belirlediğinde yeni kendiliğinden belirir. Nâzım Hikmet sonradan geri adım atmış bile olsa kendi zamanı için bunu belirlediğinde gerekçesini de şöyle açıklıyordu: “Cemiyetler son medenî devreye girdikten sonra putlara ihtiyaç hissetmezler. Doğrudan doğruya fikirlere ve ceryanlara inanırlar. Medenî ve mütekâmil bir fert fikri kavrayıp ona inanabilecek hale geldiği için, o fikri temsil eden muşahhas putlara muhtaç değildir.

“O vakit yapılacak ilk iş fikri ve ceryanı iyilmez, bükülmez bir taş haline getiren sahte putları yıkmaktır. Çünki cemiyetin fikirlerini temsil ettiklerini iddia eden sahte putlar bu fikirlerin tahaccür etmesine sebep olurlar. İnsanlar artık bu sahte putların kutsiyetlerine halel verebilecek her türlü yeni fikir ve ceryanları reddetmeye meylederler. Halbuki cemiyetin terakkisi için yeni fikirlere ve ceryanlara ihtiyaç vardır. Bu yeni fikir ve ceryanlara inkişaf imkânı verebilmek için bu tahaccür etmiş fikir ve sanat putlarını ortadan kaldırmak ihtiyacı baş gösterir.”[v] Oldukça pratik ve haklı bir hedef. Bu yazının yayım tarihi 1929 olduğuna göre yeni hakkındaki tartışmaların seksen senede en azından bir sonuca bağlanmış olması gerekmez miydi? Kaldı ki yeninin edebiyat söz konusu iken fazla genel olduğu için çok elverişli bir değerlendirme kategorisi olduğu söylenemez. Bugün biz, bu deneyimin sonrasındaki Garip deneyiminin ve İkinci Yeni deneyiminin de sahibi olarak miras kanalıyla bir tür ökeliğe ulaşmış olmalı değil miydik?


(...)



[i] Buna özerklik bağlamıyla ikinci bölümde yeniden döneceğim.

[ii] Islahat Fermanı’yla birlikte toplumda değişen şeyin sadece yönetici ve yönetilen arasındaki ilişki olmadığı malum. Azınlıklar bu tarihten itibaren sadece kitap üstünde haklara sahip olmadı, diplomatik görevlere, Tercüme Bürosu gibi kurumların başına da getirildiler. II. Abdülhamid’in dahi Ermeni bakanları olmuştur.

[iii] Nesre duyulan ihtiyacı ilk defa Keçecizade İzzet Molla’da görüyoruz. Tanpınar, nesrin Şinasi ile başladığını belirtiyor. Şinasi “söylenmiş söz değil yazılmış söz” isteyerek düzyazı mantığının ilk prensibini de koymuştur.

[iv] Bu ikililerden eski-yeni ikilisinin –Tanpınar’ın deyimiyle “Tanzimat’ın en büyük fatalitesi” olan ikili- harcamaya çalıştığı şairlerden biri de Muallim Naci’dir. Naci’nin, özünde temkinli ve itidalli bir edebiyat adamı olarak Tanzimat’ın ikinci döneminde yeni sözcüğünün aurasına kuru kuruya tapınılması betine gitmiştir. Yeteneksizliğin yeni sözcüğü ile vaftiz edilmesine itiraz ediyordu. Ama makus kadere bakın ki eskilik yanlısı olarak yaftalanıverdi. Esasen edebiyat tarihimiz Kaplan gibi muhafazakar tarihçiler üzerinden -sırf muhafazakarlık nedeniyle belki de- günah çıkarıyor çıkarmasına; ancak yerleşik kanılar öylesine güçlü ve kavram ikililerin nüfuzu öylesine güçlü ki bu defa bunu söyleyen Kaplan’ın Kaplan olduğu için hakkı teslim ettiği gibi bir şaibe oluşuveriyor. Oysa Naci’nin, Beşir Fuad ile yazışmaları (İntikad) incelenirse dilin sadeleşmesi yönündeki büyük adımı hemen fark edilecektir.

[v] “Putları Niçin Yıkıyoruz?”, Resimli Ay, Ağustos 1929. Orijinal yazım şekli korundu.

HECE DERGİSİ - ÇOKSESLİ ŞİİR DOSYASI


22/9/2007 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

 

 

 

 

Necati Mert / Muharrir, Edip, Sanatkâr    3
Murat Erol / İki İktidar Alanı: Siyaset ve Edebiyat    4
 
Hasan Aycın / Çizgi    10
Hüseyin Atlansoy / Hamle Sırası / Cellâdın Empatik Bakışı /
Kırkı Çıkmış Kırk Kırık Şiir / Acemi / Kursiyer    11
Ali K. Metin / Pis Kan    17
Mustafa Muharrem / Suyun Satrancı    24
Kenan Çağan / Sarı Sıcak Bir Temmuzda Tanrının Eli    27
Ömer Aksay / Bilâl Cerîr’in Açmazı / Bilâl Cerîr’in İronisi    29
Ali Emre / Yalan Giysisi    32
Serkan Işın / Yerim Seni Türk Şiiri    33
Turgay Nar / Nar İçin Şiirler    34
Yalçın Armağan / "Hürmetkâr Tecessüsten Çılgın Aşka": Nev Yunânîlik    37
Abdullah Şevki / Karşı Şiir ve Nicanor Parra    46
 
Dosya: ROMAN KURAMLARINDAN
ÇOKSESLİ ŞİİR POETİKASINA
 
Hayriye Ünal / Çoksesli Şiir Poetikası: Hipotezler    55
Ali K. Metin / Çoksesli Şiire Bir Giriş Denemesi    70
Ali Emre / "Çokseslilik"in Yeni Bağlamında Yakın Dönem
Türk Şiirine Retrospektif Bir Bakış-1    89
Zehra Temur – Hasan Harmancı / Lügatçe: Kurucu Kavramlar
ve Açılımlar, Çağrışımlar, Öngörülmemiş Bireysel Katkılar    98
Selçuk Orhan / Dinleyen Edebiyata Doğru Çekingen İlk Adımlar    104
Ali Galip Yener / Üçgen Arzu’dan Şiddet-Kutsal Diyalektiğine
Şairin İşi Üzerine    110
Serkan Işın / Faz Farkı    118
Hayriye Ünal / Zıtlıklar-Tuzak Yaklaşımlar    123
Hakan Şarkdemir / Kahramanın Dönüşü    125
Zeynep Arkan / Öznenin Tahttan İnişi    132
Biricik E. Doğan / Kafkaesk Bir Yuvasızlık: Hakim Erkek Söylemi
Karşısında Şair Kadın Olmak    137
Maurizio Lazzarato / Diyalojizm ve Çokseslilik    142
Mustafa Şerif Onaran / Romanın Arka Bahçesinde Biçem Özelliği Aramak    152
 
Gürsel Aytaç / Toleransın Edebî Göstergesi İroni Üslubu    156
Gönül Utku / Bir Kimlik Mekanı Olarak Euro-Vision    161
 
KİTAPLIK
Muammer Öztürk / İstanbul ve Boğaziçi    164
Yusuf Turan Günaydın / Zâfir Konağında Bir Tuhaf Zaman    165
Niyâzî Mısrî / Kasîde-i Bürde Tesbî‘i    167
Tahir Yazıcı / Bensiz Ağlama    168

TAFLAN ŞİİR DERGİSİ


3/7/2007 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

Ekim-Kasım-Aralık 2007  
Sayı: 3
 
 
İÇİNDEKİLER:  
 
Fatma N. - Histamin  
Ahmet Ada - Kanto XXXI- Kanto XXXV  
Hüseyin Avni Cinozoğlu - 2007 Kısa Patagonya Tarihi  
 
Soruşturma  
Katılanlar:  
Veysel Çolak, Hüseyin Avni Cinozoğlu, Çiğdem Sezer, Hayriye Ünal, Eren Aysan, Nurduran Duman, Ayşe Nalan, Deniz Durukan  
 
Atakan Özen – Çirkin

İsmet Kiraz - Şiirin Kuruluş Bildirgesi 
İhsan Topçu - Oradan Bakan Kim  
A. Galip - A. Galip Gider  
Bengü Özsoy - Devlet  
Nihat Ateş - Kuytu Kütüphanenin Rafları  
Deniz Keskin - Nitumur in Wetitum…  
Outis - Dramatik Şiirler'den  
Ahmet Ada - Neden Şiir Yazılır?  
 
Söyleşi:
Faruk Bal - Murathan Çarboğa ile “Yağmalanmış Hayal” Dosyası Üzerine  
 
Murathan Çarboğa - İçimdeki Ceset  
A. Nail - Şamandıradaki Bulut  
A. Barış Ağır - Gürültü  
Perihan Baykal - Karmen Güllü Hançer  
Nuri Erkal - Bulut'un Rahmeti  
Baki Yiğit - Harold Pinter'den Çeviri Şiirler  
Hüseyin Bozkurt - Dila-z  
Yaser Bereketoğlu - Bekliyorum  
Seyyid Kamil - Şiirin İpek Böceği ya da Enver Gökçe  
Tuna Başar - Hayat Notları-VII  
Sami Arslan - Frapan  
Hakan Kartal - Buralara Aşk'ı Sormayınız  
Okan Alay - Avuntu  
Hayrettin Geçkin - Sokaklar Bana Alıştı  
A. Uğur Olgar - Aşkın Zamanaşımı Yoktur / Azer  
Asiye Kamber - Yirmi İkinci Sokakta Aşk Tutulması  
Engin Damcı - Aynada Saklanan  
İ. Deniz Aslan - Yalan  

HECE'NİN HAZİRAN SAYISI: CAHİT ZARİFOĞLU ÖZEL SAYISI


2/6/2007 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

 

Özel sayı içeriği için bkz. http://www.hece.com.tr/

 

Özel sayıdan bazı yazılar için:

Hece/Yedi Güzel Adamdan Biri: Cahit Zarifoğlu  3
Erol Battal/Cahit Zarifoğlu Şiirinde Kadın ve Aşk  71
• Turan Koç/Cahit Zarifoğlu ve Şiiri  114
• Hilmi Uçan/Cahit Zarifoğlu’nun Masallarında Büyüklere Öğütler  276
• Abdülhak ve Meral Maruf Kardeşlere Mektuplar  329
• Atasoy Müftüoğlu/Engin Gönüllü Centilmen  382
 

 

Hayriye Ünal / "KÜNH, KÜLL VE KÜTİKÜL: CAHİT ZARİFOĞLU ŞİİRİ" YAZISININ GİRİŞ BÖLÜMÜ

 

Yazım, başlıktan anlaşılacağı üzere, yüzeyin ve dip akıntısının bir şiirde nasıl biçeme kavuştuğu ve bir kütikül gibi incelmiş nerdeyse saydam bir yüzeyde şiiri bulgulayan Zarifoğlu’nun yöntemleri üzerine olacak. Sızdırmaz bir yüzey şiirdir bu. Zarifoğlu şiiri üzerinde yazılırken çoğu zaman yanılmanın nedeni de bu. Bilgisine ulaşılmayan şey hakkında ulaşılmadığını gizlemenin yolu ona fazladan anlam yükleme eğilimidir. Bir şey üzerinde bir çeşit “tarif edilemeyen güzellik” havası estirirseniz o şey hakkında hem konuşma şansınız olur hem de bu derece anlaşılmaz bir güzelliği anladığınız için siz de nasiplenirsiniz. Bu tarzdaki yaklaşımların satıcısı olsa da artık müşterisi olmadığı için sonunun geldiği kanısındayım.

Zarifoğlu’nu anlamaya başlangıç babında daha önce şiirdeki dirime işaret eden, hayvan adları istatistiği üzerine kurduğum bir yazı yazmıştım (Atlılar, sayı 1). İkinci bir çalışmayı da “Stad” şiirini çözümleyerek yapmıştım (Hece, Ağustos 2003). Bu defa iki yazının da kazanımlarını zihnimde birer veri olarak saklı tutmakla birlikte farklı bir çerçeve kurmayı deneyeceğim. “2007’de Zarifoğlu’nu okumak” bu yazıya alternatif bir başlık olabilirdi örneğin. Ya da “Cahit! Cehdin Görülmüştür!” demeyi isterdim saygısızlık etmiş olmaktan korkmasam. Belki de diyebilirim hâlâ. Çünkü şiir tutumumda zarif olmaktan çok mücahit olmayı önemsiyorum. Söz konusu şair de soyadına yaraştırılarak veya yanılgının peşinden gidebildiği kişisel serüvenleri göz önünde tutularak sürekli “ilginç”lik yargısına maruz kalmış, buna atfen sanatçı edasına hayranlık duyulmuştur. Oysa bütün bunları da içeren yaşamında göz ardı edilen şey Mavera dergisi aracılığıyla yürüttüğü cahit tutumudur. Şiirinin de “ilginç”, “kapalı” “egzotik” veya “neticede iyi” yargıları ile sırf reddedilemediği için örtbas edilmesi beni şaşırtmamakla birlikte vicdanımı rahatsız ediyor.

Bu yazı boyunca yazının yan amaçlarından ikisini özellikle önemsediğim anlaşılsın istiyorum. Birincisi, onun tekniklerinden şiirimizin bugünü adına neleri kavramamız gerekir. 2007 yılında bu şiiri okumaktan şiirimizin geleceği adına kazanımlarımızı görebilmeyi önemsiyorum. İkincisi de, Zarifoğlu şiirini eleştirme zahmetine artık girilmesi gerektiğidir.

 

GİDİŞAT

Yazı dilinin, konuşma dilinin salt bildirişim işlevine aykırı görünen bir yanı, yer yer özellikle (yazıya has) kendi düşünme biçimini yarattığı noktalarda kendi kurallarını koyuyor[i] olmasıdır. Düşünce buralarda kaçınılmaz bir öznellik ve içsellikle ortaya çıkar. Bu yerlerde zihnin üstün performansının sabuklamaya karışması olasılığı daima vardır. Öte yandan şairin şairliğine duyacağımız güvene tam da bu noktalarda ihtiyaç duyulur. Şairin genel etkinliğine bakarak onun zihinsel işleyişi konusunda bir karar vermek durumundayızdır. Bu işleyişin kurallarını koyan da şair olduğuna göre onu sorgulamayacak mıyız? Yoksa bir eleştirmenden beklenen tam da bu sorgu mudur?

Bana göre, sorgulanacak olan şairin kuralları (dilsel birimleri yan yana getiriş şekli) değildir. Sorgulanması gereken şey; dilinin (parole yanını ihmal ederek) kağıt üstündeki yerleşimi, taşımayı amaçladığı düşünce ve zihin dünyasının vüs’atini ne dereceye kadar hapsedip ne kadarını serbest bıraktığıdır. Kağıt üzerine getirilen dünya, bir dilsel birimler topluluğu olarak bir vüs’ati çağrıştırıyor, çağırıyor ya da inkar ediyor mu? Yetersiz ya da yeteneksiz şairlerde sık görüldüğü üzere, dil, düşüncenin şimşek çakması şeklindeki ilerleyişine eşlik edemeyip (tam eşlik etmesi beklenemez zaten) hantal bir tortu olarak sorgulanamaz hücrecikler mi oluşturuyor? Bir de şiirde, dile, kıymıkları olmayan bir bütünlük ve kutsallık atfedersek şiir olanı ve şiir olmayanı ayırt etme şansımız kalmayacak demektir. Buradan devam edersek sekiz yaşında bir kız çocuğunun bir şarkı sözünü deforme ederek terennüm etmesine şiir dememe kimse itiraz edemeyecektir. Peki böyle mi? Şiir tarihine bakarsak, “uyanıklık” herhangi birini şair safına yerleştirmiş midir? Tek başına ilginçliğin, alışılmamış oluşun şiir olarak kabul edilişi mümkün olmuş mudur? Yoksa aslında alışılmadık olanda gizli olan alışkanlık yapıcı içerik, mevcut bünyeyi ele mi geçirmiştir? Eğer bu ikincisi oluyorsa orada şiirin zaferi söz konusudur.

Başka yazılarımda da anmıştım. Bir çöp yığınının benzersizliği, değişikliği, orijinalliği hatta marjinalliği karşısında dilsel bir yığın ne kadar da zavallıdır. Bir çöp, bir diğer çöpe asla benzemez. Bir çöp kendi karakterini ve kuralını koyar. Her çöpün yarattığı metan gazı etkileyicidir. Çöp, şu durumda şiire dahildir. Çöp kadar kendi kurallarını koyan post-modern bir şiir yoktur. Çöpün tek eksiği kendisine sahip çıkacak bir poetikasının olmayışıdır. Şiirler, kendilerini destekleyici poetikalar olmadığı takdirde şiir olduklarını bünyelerinde taşımamaya başladıkları zaman, orada en hafifinden Cöntürk’ün deyimiyle (confusion of genres) türlerin karıştırımı sözkonusu olmaya başlar. Bunda sakınca görmüyorum. Yani bir çöp yığınına şiir, bazı şiirlere de çöp denmesine –en azından prensipte- itiraz edecek değilim. Nasılsa asıl test kılgısallıktadır. Hatta daha önceki çeşitli yazılarımdan anlaşılacağı üzere şaire sınırsız özgürlük alanı talep ettiğim açıktır. Vurgulamayı istediğim tek şey; rastlansal olanla bilinçli olanın ayırt edilmesi gerekliliğidir. Edebiyat kamusunda belli oranlarda etkililik alanı açmış eleştirmenlerin güdümlü veya yetersiz olmaktan sonuna dek kaçınamadığı ortada. Hatta belli güveni sağlamış şairlerin, özellikle şiir yazamayan ezik eleştirmenleri “vardır bir hikmeti” noktasına getirdiğini görüyorum. Ama bu hikmet ne hikmetse gizli bir hikmettir.

Çeşitli çareler arasında önereceğim şeylerden ilki; yeni eleştiri terimleri geliştirme zorunluluğu.[ii]

İkincisi; türler arası geçişlerde şiirin soy anlamını koruma güdüsü. Hüseyin Cöntürk diyor ki “Şimdi asıl önemli olana, bir sanatın bizde yarattığı yaşantıları, ruhsal durumu, karşıt yaratmayı amaç tutmasına gelelim. Bu, sanatçının yalnız kendi dalının değil başka sanat dallarının da (belki bütün ağacın) varlığından haberli olmasını, çağdaş duyarlığın nabzını olanca genişliğince duymasına işarettir ki, sanatçı kendisini arkadaş sanatların büyüsüne fazla kaptırıp kendi sanatının bağımsızlığını yitirmezse çok önemli bir iş yapmaya aday olabilir.”[iii] Bu işlevin şiirimize dikkatle şırınga edilmesi gerektiği kanısındayım. Bu düşüncemin ilk uygulamasını çok-duyumlu şiire geçiş evresi için bir hazırlık olarak yazdığım “Biçemler” adlı yazımda yapmıştım. Orada özellikle duyma ve bakma biçemlerinin şiirdeki işlevini tartıştım. İkinci uygulamayı felsefi, romantik ve dramatik yapıya sahip ironi kavramını şiire uygulayarak yaptım. Üçüncü ve şimdilik son uygulamayı roman kuramlarının çağdaş şiir poetikasına katkısı projesiyle uygulayacağım. Bu uygulamalara küçük bir katkı da bu yazı olacak: Zarifoğlu şiirinin ayrıksı kural koyuculuğunun şiirimize katkısı, böylece şairin hermetik olarak nitelenen şiirinin oldukça belirli ama özgürce koyulmuş kurallara bağlandığı görülecek. Yazı boyunca bu kural koyuculuğu, şiirin söylemsel[iv] bütünlüğünü parçalayarak çeşitli terimler etrafında tartışacağım. Böylece Bakhtin’in şiire ait sözcükten esirgediği hermönetik doğayı şiirin sözcüklerine belli oranda iade etmeyi de umuyorum. (...)



[i] Yazı boyunca şiir alıntıları dışındaki italikler, vurgulanan sözcüğün başka bir bağlamdaki anlam yüküne atıf yapmak amaçlı ya da Türkçede dolaşımda olmayan yabancı kaynaklı sözcüklerde kullanılacak.

[ii] Deformasyonun ve klişe olanın tartışılması yolunda ilk adımlar olarak Hece’de çeşitli dosyalar buna bir katkı olacak. Çeşitli şiirleri irdelerken kullanmayı düşündüğüm bazı terimleri burada anabilirim de: değişkenlere bağlı diferansiyel yapı, non-linear çarpışma, yarı katmanlı kanonik yapı, tek sesli, çiftsesli, çoksesli sözcük dağarları vb. başka sanat kuramlarının terimlerini şiir poetikasına dahil etmek de bu çabamın bir parçası olacak. 

[iii] Cöntürk, Hüseyin, “Türlerin Karıştırılması”, Çağının Eleştirisi Birinci Kitap, İstanbul: YKY, 2006.

[iv] Söylem, discourse sözcüğünün Türkçesi olarak kullanılıyor burada. Style, form ya da diction karşılığı olarak değil. Bu konudaki yararlı ayrıntı için bkz. Celal Soycan, Zamanın Şiiri Şiirin Zamanı, İstanbul: Diagraf yayıncılık, 2006.

 

 

« Önceki :: Sonraki »