C. ALİ AHMET / HAYRİYE ÜNAL’IN İLK ŞİİR KİTABI: ‘SAÇ

27/9/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Şiirsel psykhe’nin, üzerimde bu kadar sarsıcı, parçalayıcı, acıtıcı etkiler bıraktığı çok ender şair bilirim ki Hayriye Ünal bunlardan biridir. Konuşmamızın konusu olan ilk şiir kitabı ‘Saçları VardırAşkın’dan söz ediyorum. Daha oylumlu ve türlü bakış açılarından incelenmesi gereken bir eserdir kuşkusuz fakat ben burada salt kendi bakış açımı yansıtmaya çalışacağım. Belki üzerinde nice bakış açılarıyla konuşulup incelemeler yapılmış, hakkı verilerek birçok kapsamlı yazılar ortaya konmuştur bilmiyorum. Benim konuşmam bir ilk izlenimler ekseninde, kısa ve yanılmaya çok açık tespitlerden oluşacaktır. Çok kısa bir konuşma olacağı için eleştirinin olası sakıncaları çok olabilir ve ben şimdiden şairin bağışlamasını dilerim.

Kitabın ismi okuru yanıltabilir. Konusu aşk olan bir şiir kitabıyla baş başa kaldığımız izlenimi uyandırabilir fakat öyle değil, aşkla ilişkisi çok alt düzeyde olan şiirlerden oluşuyor bu kitap. Kanımca kitabın ilk şiirinden önceki iki başlangıç dizesi Kur’an’daki Yusuf Kıssası’ndan mülhem yazılmış olmasıyla birlikte, bir ‘Yusuf ile Züleyha’ yazınsal geleneği bağlamında gelişen ‘aşk’ temalı bir izleği işaret etmiyor, aksine aşka mesafeli bir yaklaşımı var Hayriye Ünal’ın. Mesela daha kitabın ilk şiirinde geçen ‘hastalıklı aşklar artığı vücut’ ifadesi sanki aşkı pek ciddiye almadığı düşüncesine bile götürebilir okuru. Yine de burada şairin aşkı ciddiye almayan küçümseyici bir yaklaşım içinde olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir ki kitaba bir bütün olarak baktığımda bundan çok, aşkın insandaki hastalıklı etkilerinin pek ciddiye alınmadığını dile getirmek daha doğruca bir tespit olur. Modern günlük yaşamın her şeyi kirleten parçalayıcı yapısını düşündüğümüzde aşk da bu kirlenmişlikten payını almıştır ve dolayısıyla bu haliyle aşkın, şairin ciddiye almasını gerektirecek bir tarafı kalmamış gibidir. Ama şiirlerini aşkla yazan bir Hayriye Ünal kuşkusuz vardır ve aslında bu anlamda yazılan her şiir bir aşk şiiridir ve yazılan her aşk şiirinin bir siyasi tarafı olduğu gibi. Hemen söylemeliyim ki Hayriye Ünal’ın bu ilk kitabındaki şiirlerde ‘şizofren bir siyaset’ vardır. Bunu az sonra açmaya çalışacağız.

Arınmış, arındırılmış temiz sözcüklerle yazmıyor Hayriye Ünal, kendi fıtratında nasıl biçim alıyorsa sözcükler öyle yazıyor, bu meyanda hem kullanım biçimi hem içerdikleri anlam dünyası itibariyle rahatsız edici bir deyiş estetiği kitaba hakimdir. Şiirlerini kimliğinin bir sıçraması sayarsak, hem atılgan bir ilk kitapla muhatabız hem bir çatışmadan, bir modern kriz teolojisini yıkmaya, aşmaya yönelik bir girişimden söz edebiliriz. Bu girişim şiirinin hareketli ve hararetli yapısından çok zevkimizi bozan taşkın gücünden de geliyor. Salt gerilimden beslenen bir şair değil Ünal, daha sıkı bir dikkatle bakıldığında S.T.Coleridge’in dediğine yaklaşık olarak, ‘gerçeğin ancak atılgan şairlerde evcilleşip’ yol gösteren bir güce dönüşme çabasına okuru da ortak etmeye kalkışan bir anlayıştan yola çıkıyor düşüncesindeyim. Okur olarak bilincimi oldukça geren bir şiir dilini tercih etmesi demek ki onun evcil bir okumanın malzemesi yapılamayacağını da düşündürür. Her ne kadar düşsel bir usa dayandığı parçalar olsa da mesela çocuksu tümcelere hemen hiçbir şiirinde rastlanmaz. Çocuksuluğun neredeyse sıfır olduğu bir ilişkiler ağıyla örülü bu şiirlerde yaygın anlamıyla geçerli olan aşkı da aramak beyhude bir çabadır. Buna karşılık alemdeki sürekli değişime paralel işleyen bir ritim, şiirin de dünya hayatımız gibi bir oyalamaca olduğu gerçeğine paralel ilerleyen taze haz ve düşünceler, oyunun özgün yapısını kavrayış sürecini anlamlandırmaya çalışan dinamik bir bilinç ve şiirinin teorisini aydınlığa kavuşturmaya yönelen gergin bir davranış biçimi olarak estet/seçkin ama hoşnut olmayan bir anlatı tekniği, yapıtına girerken okura bir kanal açan ipuçları olabilir. Yine kitabının ilk şiirinden önceki iki yusuf dizesi şairi doğru ve bütüncül anlamada bize yardımcı olabilir. Şöyle ki:

 

‘Ya yusuf kuyuda ölürse

Ya yusuf değilse kuyudaki’

 

Bu çok dikkat çekici bir başlangıç cümlesidir. Merak ve endişenin iç içe geçtiği ve birbirini beslediği bu ruh halini birlikte açalım: İlk dize ‘endişe’ (anxietas, sıkıntı, sebepsiz korku) kaynaklı bir şiiri haber veriyor. İkinci dize ise ilk dizeyle birlikte okunduğunda Hayriye Ünal şiirinin şizofren siyasetini haber vermekle kalmaz, sürekli arayışı gözeten bir şiir olduğuna götürür bizi. Burada endişe ve sebepsiz korkuyu kuşatıcı bir kavram olarak Soren Kierkegaard’ın anlamaya çalıştığına yaklaşık olarak ‘kaygı’ çıkışlı bir şiir yazdığını da eklemeliyim. Bu şairin yaşamındaki duruşla ilgili olduğu kadar, şairin şiir içindeki davranışıyla da bağlantılı düşünülebilir. Hepimizin bildiğini düşündüğü Kur’an’daki Yusuf kıssası burada şairin belleğinde doğal etkilerden farklı (uzak değil) çok yönlü ve alışılmışın dışında bir bilmeceye dönüşüyor. Çok bildiğimiz hayatın, anlamını biraz merak etmeye başladığımızda bir bilmeceye dönüştüğünü fark ettiğimiz gibi. Ancak tarihsel gerçekliğe baktığımızda şairin bu endişesini haklı görebileceğimiz bir gerekçenin olmamasına ne diyebiliriz? Yusuf’un kuyuda ölmediği ve Yusuf’un kuyuda olduğu Kur’an’ın öğrettiği bir hakikat ise şairin bu dizelerini onun tarihle ilişkisinde şizofren bir havada olduğunu söylersek doğru mu anlamış oluruz? Sanmıyorum. Şair burada evet Kutsal Metin’den mülhem şüphesiz bir tarihsel hakikate gönderme yaparken bizi bu gerçek karşısında şüphe duymaya davet etmiyor, bilakis kendisi ve bilenlerce zaten onanmış bir gerçekliği bilinçli olarak tarih dışına kaçırarak ucu açık bir yeniden düşünümün nesnesi yapıyor. Böylece artık büyük harfle yazılan Yusuf’tan yola çıkarak düşünmeyi seven her okuru yusuf’un hallerini soruşturmaya davet ediyor. Bu durumda merak, kuşku, kaygı, endişe okurun yol azıklarıdır ve bu anlamda isimlere değil de hallere dikkat kesilmemizi istiyor. Bana kalırsa Hayriye Ünal şiirlerinin çok zihinli bir okuma sürecine tabi tutulması doğru bir yaklaşım değildir, ucu açık bir okuma onun şiiri için daha kışkırtıcı olsa gerek. Onun şiirleri biraz da kendimize, yaşanılan hayata, yaşamın anlamına ilişkin bizi estetik sorular sormaya kışkırtır ve bu sorulara cevap bulma arayışı mutlu bir süreç içermez. Bu noktada bir Hayriye Ünal şiiri, okunduktan sonra okurda bir mutluluk hissi uyandırmayacaktır. Okuru hem geren ve fakat sorarak, merak ederek hayatta bir uygulama alanı bulmaya çalışan cevaplarıyla da kısmi bir rahatlama(gevşeme de denebilir) havası yaratan bir şiir karakteri vardır. Onun şiirinde hiç olmayan şey ise liriklerdeki mutluluğa, güzelliğe züppece bağlanan bir anlayışa başından sırt çevirmesidir. Öfkeli ve sert bir söyleyişin egemenliği daha ilk şiirde kendini gösteriyor:

‘Erbiyum

Anlatacaklarım var

Giz dolu bir ülkeden geliyorum

Ne başlarını bir tırpanla kopardığım kadınlar

Ne hastalıklı aşklar artığı vücut’

Şiirin başlığı olarak doğada çok nadir bulunan, edfa adlı optik yükselticilerde kullanılan ve doğada kullanım alanı pek olmayan bir element olan erbiyum sözcüğünün seçilmiş olması, kısaca kimya bilimine ait bir sözcüğün şiire isim alınması, Hayriye Ünal’ın bizi kendine has özel bir atmosferle baş başa bırakacağının ilk işareti olarak görebiliriz. Bir başka açıdan onun şiirinin, şiir dışı kaynaklardan referans alan özelliğine ilişkin ipuçları olarak okunabilir. Gerçekten Ünal şiirinin yaratım sürecinde şiir dışı kaynaklar önemlidir. Fakat ben daha açık bir şekilde onun şiirinde bu tür kullanımları şiir dışı olarak değil, şiirin bunları da içine alan bir yapı olduğu gerçekliğine işaret eden bir tercih anlamında okumayı daha sağlıklı buluyorum. Kimya da şiire dahildir. Başka bir açıdan bu element sonradan 1930’lu yıllarda keşfedilmiş, öncesinde giz kalmış bir element ve şairin pek de kullanım alanı olmayan, doğada pek nadir bulunan bu elementi seçmiş olması onun o çok özel giz dolu düş ülkesinden bir sırla uyanışına da bir gönderme olabilir. Belki de bütünüyle yanılıyorum. Fakat doğru ve net olduğunu düşündüğüm bir şey var ki o da, Hayriye Ünal’ın ses düzeyi oldukça yüksek ve sanırım 2000’li yılların başında yazılan en sert ve öfkeli yazan şairlerden biri olduğu gerçeğidir. Sadece bu değil, onun şiirinin uzlaşmaz, huysuz, bu arada okuru da huylandıran, huylandırmakla kalmayıp şiddet ve gerginlik havası yaratan ‘barbar’ niteliği de 2000’li yıllar şairlerinde çok nadir görülen bir özelliktir. Bununla birlikte salt içtenlikli bir tabiatın taşkınlığından ibaret bir şiir değil onunki, en içteki gizemli benliğin karanlık görüntülerinden yakalanan imgelerin okurun alışık olmadığı ve belirli bir zaman çizgisinden uzak pek de kolay ve anlaşılır olmayan bir formata şok bir üslupla aktarılması da dikkat çekicidir. Şiire sokulmayı göze alan bir okur böyle şiddet yüklü ifadelerden sonra bulunduğu halde doğada kullanım alanı pek olmayan Erbiyum madeni gibi sözlerinin hayatta bir karşılık bulamaması onun bir davranış biçimi olan şiirinin ırası hakkında da bize bilgi verir. En nihayet Hayriye Ünal sözcükleri tez canlı cüretkar bir ruhun ilerlemesine hizmetli kılar.

‘Vur beni cüretimle beslediğim

Köpüren denize

Anlatacaklarım var

Oysa bir tüyü kıpırdatmıyor kelimelerim’

Hayriye Ünal insanın birçok halleriyle ilgili bir şair ve o insanı bütün yönleriyle kucaklamaya çalışan bir şiir dili oluşturmaya çalışır. Belki şiirlerindeki iyi ile kötünün çatışmasından doğan şiddetin giderek barbarizme yönelmesi yadırgatıcı sonuçlar çıkarmamıza elverişli bir yapı izlenimi uyandırabilir, ne ki yaşamımızda maruz kaldığımız insan hallerinden birinin de haz ve gerçek çatışması olduğunu düşündüğümüzde sanırım onun şiir kişilerini daha içerden kavrama olanağı yakalarız.

‘Gölde Üç Kantat’ şiirin bir zaman Ezra Pound’un dile getirdiği anlamda şarkı formatında ele alındığı üç başarılı parçadan oluşur. Erbiyum’da geçen başları tırpanla koparılmış kadınlar, bu şiirde geçen iki eğri keskin hançer, insan gövdesi üzerinden çoğaltılan şiddetin sadece fiziki tezahürleri olarak değil ruhun da barbarca katledilmesiyle gerçeğin yitirildiği yersiz yurtsuz bir zeminden konuşan tükenmiş bireyin kanlı bir mendil olan hayattan çekilirken son çırpınış sözleri gibidir. Bir başka açıdan bu şiir aşka bir taşlama, aşktan geri çekiliş, aşkın hastalıklı sonuçlarına bir karşı saldırı ve aşkın sonuçlarının doğurduğu acıyla şiddetli bir benlik parçalanmasına ağıt yakış olarak da okunabilir. Kim bilir bütüncek bir yanılgı içinde de konuşuyor olabilirim fakat yine de ucu açık bir okuma bizi çok farklı anlam katmanlarına sürükleyebilir ve bu doğaldır. Şiirdeki alıntılar bir Alman kasabasındaki manastırda 1803’te bulunan ve 13.asra tarihlenen sevgi, gençlik, güzellikten bahseden ve Carl Orff’un bestelediği şiir parçalarındaki bazı sözlerden oluşuyor.(Carmina Burana) Sonuçta Hayriye Ünal aşkı düş işi olarak kabullenip çoktan terk etmiştir. Belki bu şarkılardan bir tadımlık onun bu şiirdeki davranışını anlamada bir ipucu verir okura:

1.Bir zamanlar yüzerdim sularda billur,
o zamanlar şirin bir kuğu,
verirdim tüm kuşlara gurur.
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

2.Önceleri kar gibi beyazdım,
göllerde yüzen en güzel varlıktım,
vay, şimdi bir kargadan da siyahım!
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

3.Kızarttı ateş zalimce tenimi,
durmadan çevirdiler şişleri,
aşçılar sunuyor masaya beni.
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

4.Ne de rahattım sular üstünde,
nasıl da kolay uçardım göklerde,
şimdi yüzüyorum biberler içinde.
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

5.Artık yatıyorum dibinde tencerenin
yitiverdi uçma hünerlerim
sırıtan dişleri seyrederim
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

(Carmina Burana, CLM 4660/4660 A, Hazırlayan ve çeviren: Ramazan Şen,
İyi Şeyler Yayınları, 1998, s. 46-47)

İlk şiirdeki ‘hastalıklı aşklar artığı vücut’ bu şiirde ‘ölü çıplak solgun beden’e dönüşür. Aşk, artık göle maya çalmak gibidir veya mitolojiye merak salanlar için ilgi çekici bir konu olabilir. Bir suçun affedilmesinden sonra içinizde bir ukde kalmışsa, ya o ukdenin yıkıcı sonuçlarına katlanmaya razı parçalayıcı bir gerçeklikle hastalıklı bir ilişki içinde yaşamak durumunda kalırsınız, ya da barbarlara vergi bir şiddet diliyle başa gelenin yol açtığı duyguları öldürerek yeni bir kimliğe kaçarsınız. Aksi sürekli bölüne bölüne acı içinde kanlı bir mendile dönüşmüş hayatın içinde çürüyüştür. Ben Hayriye Ünal’da Cioranvari bir atmosferle akrabalık görüyorum biraz, çürümenin şiirini yazıyor kimi parçalarda. Onun şiirlerini okurken toprağa derince kök salmış bir ağacın gittikçe dallanıp budaklanıp göğe doğru yeşermesine değil de kökünden koparılmış bir ağacın toprağa doğru ters çevrilip uçlarından kurumaya yüz tuttuğu bir tablonun önündeymişiz duygusunu yaşadığımızı hissediyoruz. İmgelem ve geçici istek o kadar iç içe giriyor ki hiçbir cümlenin etrafında dönemiyoruz, sanki kelimelerin de soyağacı kayıp, onlar da kapkaralaşmış. Daha çok tarihin içinden ucuna, kimi zaman da tarih dışına fırlatılıyor gibiyiz. Bu yüzden merkezsel güçlü sözcük olarak aşkı ele aldığımız anda merkezin tekrar yitirildiği ayrımsız bir aralıkta savrulan bir bireyin donuk bakışlarının benliğimizi parçalayan acıyla doldurduğunu hissederiz ve fakat sonra hemen başka bir anlık kesite atlarız. Hazdan gerçeğe, gerçekten mitolojiye, mitolojiden yanılgıya, yanılgıdan yalana, yalandan yaşama, yaşamdan şiddetli bir ölüm duygusuna, ölüm duygusundan geçici dünyaya, geçici dünyadan hiç geçmeyen acılara, dünyadan hiç geçmeyen acılardan acı gerçeğe, acı gerçeklerden gerçek yalanlara, gerçek yalanların yaşlandırdığı hasta vücutlara kadar insan hallerinin bin türlü zihinsel parçalanmışlıkla ele alınışına şiddetle tanıklık ettiğimiz şiirler okuruz kitap boyunca.

Aslında bütün bu değişimler, değişkeler içinde yinelenmiş insan yaşantıları aşkla düşündüğümüzde değişmeyen bir gerçeği işaret ederler. İnsan tarihin ve aşk da aklın diğer ucunda varoluş kavgasının başladığı ilk zamanlardan bugüne kızıl kısrağın kaleminden kanlı bir sayfada buluşmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Aşk ve biyoloji iki kanlı kardeştir ve buluşmaları hep şiddetli acılar doğuran bir antitoros incisi gibi öldürücüdür. Kitapta okuduğum en güzel şiirlerden (hemen hepsi iyi şiirlerdir de bu diğerlerine göre benim halkçı damarıma daha bir dokundu) biri olan (ki bu kitaba ismini veren şiirdir) ‘Saçları Vardır Aşkın’dan bir bölüm alıyorum:

‘İnsan tarihin ucunda

Kızıl bir kısrağın üstünde

Dörtnala yaşarken

Aşk

Yinelenmiş yaşamların arasından

Kayağan taşı gibi parlar

Halbuki tasarlanmamış bir şeydir

Tanrıların heybesinden düşen

Onu dağdaki bir kul kıl heybesine atınca

Vakanüvisler mö beşbin aylardan haziran

Diye başlayan kanlı bir sayfa açtılar’

Yaratma gücüyle yoğunlaştırma çabası şiirde ancak bu kadar sıkı buluşabilir. Sinema diliyle sıkılaştırılmış abartılı gerçek (insan kızıl bir kısrak üstünde dörtnala yaşarken) tarihi topyekün kavramak isteyen bir duyguyla insanın evrensel içeriğinde kucaklaşmış, şiirin doğasına estetik bir dikkatle başarıyla massedilmiştir ve bu Hayriye Ünal şiirinin gücünü kabul edeceğimiz bir vasattır kanımca. Şiirin bundan sonraki beş bölümü shakespeareyen düş kırıklıklarını andıran güzelliktedir. Bu bölümlerde Ünal’ın zaman dışından birbirilerine seslenen kadın ve erkeğin aralarında olası katıksız bir aşkın olanaksızlığını mitik bir üslupla dile getirmesi, onun hem ilişkilere farklı zihinlerden bakış açılarını öğrenmemiz hem de yaşam-ölüm-sonsuzluk sarmalına bakış açılarını özetlemesi bakımından önemlidir. İşlek bir dil ve entelektüel eda hemen hep iş başındadır. ‘descriptive narration’ tekniği lirizm dozunda tutulduğu için akıcılığın sağlanmasında başarıyla uygulanmıştır. İnsanın doğal ve aşkın doğası kadın ve erkeğin gövdesi üzerinden şiirin bütünlüğüne hizmet edecek soy bir derinlikle verilmiştir:

‘Kadın Onu sana anlatmalıyım

         İyice inceltilmiş bir metal gibidir

         Ona dokunmadan öpmelisin onu

Ustalık ister

         İnce uzun marifetli parmakların olmalı

Saçlarını okşamak için

Erkek  Boğulmak

Ama serin bir denizde!

         Sen ellerinle nice derinsin

         Gitmeliyim

         Bir ateşzede daha olmalı sırada

Kadın  (mahzun)

Ben umarsız penelope

Bir kadın kıvamında

Bir tüy hafifliğinde

Ve alkol tadındayım’

Bu şiirlerin bitebileceği söylenemez. Çünkü şiirler yapısı ve işlenen duyarlılığın ele alınışı itibariyle bitirilmeye elverişli değiller. Nitekim okunduktan sonra şiirin bittiği hissini yaşamıyorsunuz. Hayriye Ünal bir tür yapı bozum dediğimiz bir teknikle bir önceki şiiri yapı bozuma uğratarak sonraki şiirin alt yapısını oluştururken kitaptaki herhangi bir şiiri diğer başka bir şiirin devamı ya da farklı bir açılımı yaparak insan hallerindeki farklı duyarlık kesitlerini kişisel bir yorumlama çabasında görülüyor. Bu şimdiye kadar okura ulaşmış diğer şiir kitapları için de geçerli gibi geliyor. Mesela bir rastlantı mı sayalım bu kitapların isimleriyle ‘Saçları Vardır Aşkın’daki şiir isimlerinin veya mısralarının benzerliğini? (Onların kışı-Sert Geçecek bu Kış) (Ademin oğlu vardır oğullarından biri- Ademin Kızlarından Biri) Fakat burada bundan çok, duyarlık ve konuların işlenişi bakımından bir yapı bozum tekniği uyguladığını söylemek istiyorum. Kim bilir yanılıyor olabilirim, yine de şu tespitimi okurla paylaşmak isterim: Hayriye Ünal bana kalırsa bu ilk kitabından itibaren sonradan dile getirdiği ‘çok sesli şiir’in alt yapısını kurmaya yönelmiştir. Bir şiirde bir çok zihin farklı karakterlerin dilinden insan ve onun tüm içeriğini estetik ve seçkin bir yaklaşımla ele alırken bir yandan da bilinç altı cüretkar bir ses tonuyla kayıtlara dökülüyor. Şair kendini kuşatan sert gerçeklere karşı kararlı bir direniş sergilerken maruz kaldığı düş kırıklıkları karşısında ise anakronik bir tutum sergiliyor. Elbet ilk yaratılıştan bugüne ademoğlunu hep her zaman ilgilendiren konular anakronizm olmaz fakat bu konuları bir ‘kaçış’ fikriyle ele aldığınız anda anakronik olursunuz. Çünkü ilk insan’dan bugüne bütün bir zihin tarihinde ‘geçmiş’i ve hatta cenneti bugüne buraya taşıma, bugünden şimdi geçmişe kaçma refleksi hep olmuştur. Bir sanat akımı anlamında dünya yazın tarihinde romantikler ise anakronizmi yol yordam olarak bile kabul etmişlerdir. Burada Hayriye Ünal’da keskin bir anakronik tutum vardır demek istemiyorum, miti, tarihi şiire taşıma sürecinde geçişleri yaparken kaçış refleksinin veya tersi buluşma noktalarının dile getirildiği parçalarda anakronik bir havaya büründüğünü söylemek istiyorum. Bence bu o kadar çok da olumsuz bir durum değildir şiir tavrı olarak. Hayriye Ünal’ın bu havada da insanı tanıma çabası hoş bir algı yaratıyor üstelik bende. Hayriye Ünal için şiir hayatın poetik açıklaması, hayatına poetik bir karşılık bulma çabasıdır. Bugünkü şiirimizde çok önemli bir yeri olduğunu düşündüğüm Hayriye Ünal’ın ilk kitabına ilişkin konuşmamızın ikinci bölümünü sonraki sayımızda yapalım.
(Kertenkele dergisi, sayı 16)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »