C. ALİ AHMET / HAYRİYE ÜNAL’IN İLK ŞİİR KİTABI: ‘SAÇ
26/9/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis
Hayriye Ünal’ın şiirlerini önemli buluyorum. Çünkü onun şiirlerinde dipten akan sağlam bir tarih bilinci var. Tarih bilinci bir şairin şiir düşüncesini besleyen sözcüklerin gerçek bir düzlemden konuşmasına yardımcı olmaz sadece, şiirdeki bilme gücüne de özgün bir ritim duygusu kazandırır. Eyi şair bir disiplin olarak farklı kaynaklardan aldığı etkiyi kendi şiir görgüsü bağlamında ve kendi özel havası içinde yeni bir gerçeklik duygusu yaratmaya yönelik olarak erittiği ölçüde başarılı, önemli bir sanatçı sayılabilir. Saçları Vardır Aşkın adlı bu ilk şiir kitabında Hayriye Ünal’ın kullandığı imgeler, kavramlar, sözcükler onun önceden kafasında birikmiş olan etkilerin yedeğinde şiir niyetine bir davranışa dönüşmemiş, aksine çok yönlü etkilenmelerin çok sesli bir bütünü inşa etmeye doğru parça parça salındığı coşku dolu söyleyişi destekleyecek biçimde bilinçli olarak şiirde dolaşıma sokulmuştur. Mesela Hayriye Ünal da bu ilk şiir kitabında İkinci Yeniler suyundan aptes almıştır, Cahit Zarifoğlu imajlarından artistik nüanslar, İsmet Özel’in sarsıcı deyişlerinden imgelemine şok transferler yapmıştır fakat bütün bunlardan kendine has bir şiir havası oluşturma noktasında bıkmadan çalışmalar yapmış ve bir ölçüde bu kitap özelinde önemli bir adım atmayı başarabilmiştir. Bir ölçüde diyorum, zira bugün ‘Sert Geçecek Bu Kış’ adlı son şiir kitabıyla hala çalışmalarını sürdürmektedir.
(Onun ‘Çok Sesli Şiir Poetikası’ başlığı altında dile getirdiklerini, katılalım ya da katılmayalım, hem kendi şiir atmosferini oluşturma doğrultusunda usanmadan arayışını sürdürmesi hem de başka genç şairlerin de kendi şiir atmosferlerini oluşturma yolunda teşvik edici bir tavrı önermesi bakımından önemli, dikkate değer görmek gerekir. Benzer düşüncelerim ‘Neo Epik Şiir’ ‘Halkçı Şiir’ ‘Parçalı Ham’ ve başka arayışlar için de geçerlidir. Fakat mevcut şiir ortamının sıhhatsiz yapısı, farklı şiir açılımlarının Modern Türk Şiiri’ne özgün açılımlar getirmesine imkan tanımayacak şekilde kör iktidarını sürdürdüğü için bu tür iyi niyet temennilerimi geçiyorum.)
Hayriye Ünal’ın şiirlerine kaynaklık eden unsurlardan biri de efsaneler, mitolojilerdir demiştik daha önce. Burada sadece ‘Tirad’ adlı şiirini örnekleyeceğim:
‘Direştin
Ama katıydı yüzü tarihin
Tarih öne çıkmanın tarihidir
Direfşi kaldırdın kaldırdın
Kaldırmadın diriga!
Ne sağmal olmayan bir ayaklanmanın
Ne gözünü budaktan sakınan kawanın
İşten değildir unufak olması
Topuzu altında dahhakın’
Şair, İran mitolojisinde geçen Demirci Kawa’nın öyküsünü Tirad’a taşımış. Kaveh Ahangar(Kawa) zalim yönetici Zahhak’a isyanın sembolü olmuş bir kahramandır. Bu kahramanın öyküsü ünlü Farisi şair Firdevsi’nin Şehname adlı ünlü eserinde de geçer. Hemen belirtelim, Demirci Kawa Efsanesi Kürt mitolojisinin de önemli referanslarından biridir. Zalim Zahhak, antik İran’ın inançlarından biri olan Zerdüştlük’ün kutsal kitabı Avesta’da yarı insan yarı şeytan bir Babil kralıdır. Firdevsi hikayeyi yeniden yorumlayarak Zahhak’ı Arap diktatöre dönüştürmüş. Kürtler arasında Demirci Kawa Nevruz Bayramı bağlamında özgürlüğün simgesi olmuştur. Burada niyetim Demirci Kawa Efsanesini anlatmak değil, Hayriye Ünal’ın da amacı bu değildir. Fakat nedir? Açıkçası şairin bu efsaneyi şiirine taşıması onun şiir davranışıyla ilgili önemli ipuçları veriyor okura. Şimdi bu ipuçlarını görelim:
*Hayriye Ünal, konusu tüm insanları ilgilendiren tarih kesitleriyle ilgilenmeyi seviyor. Burada Demirci Kawa’nın dolayımında işlenen konu özgürlüktür. Özgürlük ise tarihsel gerçeklik duygusuyla birlikte şairin halka, halklara eğilirken kullandığı başat terminolojidir. Şair, insanın, halkların bütün özelliklerini kucaklamaya çalışan bir dil görgüsü yaratma peşindedir ve onun diğer şiirlerini okuduğumuzda gerek tarih, gerek efsaneler, gerekse insan vücudunun hemen bütün uzuvları bir imkan olarak metinde dolaşıma sokulmuştur. Sonuçta Hayriye Ünal, şiir dili ile insan zamanları arasında bir duygu birlikteliği inşa etme çabasına yönelik ince bir duyarlık alanı yaratma peşindedir. Kawa’nın örsü döverken yakalandığı gerçek ile Goethe’nin çağlar sonra dillendireceği gerçek, onun şiirinin oluşturmak istediği çok özel atmosferde buluşturulmak istenir gibidir. 4350 yıl geçmişte kalmış bir özgürlük ateşini bugün tekrar şiire sokmanın başka ne anlamı olabilir!
‘Onun gürbüz bir vücudu
Gürbüz bir öfkesi vardı
Örsü döverken
Goethenin yüzyıllar sonra dile getireceği
Bir gerçeği düşünürdü
Örs isen sana niye vurulduğuna dair içine bir kurt düşmez
Bilirsin nasıl durayım iyi örs nasıl durur
Demirci öfkesini çıkarıp asar duvara
Başka neyi varsa asar
Kuraldır zanaatkar pastiş gibi yaşar
Ödevlerin değişebileceğini çivi çakarken kavrar
Kralların düşebileceğini birinci ilkeden çıkarır
Öfkesini takar önce yerine
Başka neyi varsa takar’
*Hayriye Ünal’ın şiirlerinde efsanedeki Hürmüz ve Ehrimen’in temsil ettiği misyonlara atıfla denebilir ki, iyi ve kötü sürekli bir çatışma halindedir. Bana kalırsa bu durum insandaki kötü hislerle iyi hislerin birlikte var olmasından hareketle Ademoğullarından Habil ve Kabil’den bugüne değişmeyen çatışma gerçeğini tanımlamaya yönelik bir girişimdir. Fakat ben İsmet Özel ve birkaç şairden başka şiirde ‘günah’ olgusunun bu denli deşildiği çok nadir şair bilirim. Şiirlerinin bazı parçaları ‘şiir günahla yazılır’ diyen İsmet Özel’i hatırlattı bana. Zaten üslupta yer yer Özel etkisi de söz konusudur fakat bu etkileri Hayriye Ünal kendi dil potasında olabildiğince eritmeyi başarmıştır. Onun endişeli, kızgın, öfke yüklü dili zaman zaman bunaltıcı ve trajik bir hava yaratsa da yakaladığı ritim ve seçtiği konunun herkesi ilgilendiren özellikleri itibariyle okurun dikkatini şiirin sonuna kadar korumasını sağlayabilmiştir. İyi güçler ile kötü güçler sürekli bir çatışma halindedir şiirlerinde fakat yine de salt bir çatışma şiiri yazdığı söylenemez, belki evrensel ölçekte hepimizi ilgilendiren bir varoluş krizinden yola çıkıyor denebilir.
*Hayriye Ünal’ın şiirlerinde saptadığım özelliklerden biri de ilk insan’dan bugüne uzanan çağların sinematografik bir yaklaşımla eleştirilmesidir. Kanımca eyi şair aynı zamanda eyi bir eleştirmen de olmalıdır. Özellikle yaşadığımız çağın sıkı bir eleştirmeni olmalı şair. Hayriye Ünal, çağları, çağımızı şiirle okurken daha önce bahsettiğim tarih estetiği bağlamını göz ardı etmeksizin geçmiş toplumsal ilişkilerden günümüzdeki insan ilişkilerine yakından bakmayı denemiş, bununla yetinmeyip bu ilişkilerin anlamını kimi zaman felsefece cümlelerle kimi zaman da militanca başkaldıran duyarlı bir insanın radikal üslubuyla deşmiştir. Şair tarih ve içinde olup bitenler yoluyla kendi doğasına ulaşmak ister gibidir ve belki bu aşırı istek şiirlerinde şiddet unsurunun baskın olmasının nedeni olabilir. 11 oğlunu zalim bir hükümdara kurban vermiş Kawa’nın sıra 12.oğluna geldiğinde önündeki örsü döverken aklından geçen gerçeğin özgürlük ateşini yakması herhalde yumuşak bir etkinliğin sonucunda gerçekleşecek bir eylem olmasa gerekir, artık iyice kıvama gelmiş demirin örste şekillenirken maruz kaldığı şiddet, müthiş bir gerçeklik duygusunun da hemahenk şekillenmesine yardım ettiği gibi, şiirdeki gerçekliğin doğası da şairin imgeleminde böyle şekillenmiştir. Bence Hayriye Ünal’ın yarının şiirinde ayrıca değerlendirileceğini umduğum dizeleri ‘Vakanüvisin Müsveddeleri’ndedir. Epik duyarlığı en çok hissettiğim bu şiir onun karakterini daha net belirler kanaatini taşıyorum. İnanıyorum ki bu şiir sıkı bir eleştirmen tarafından hakkıyla incelenecektir. Tadımlık alıntılar yapmama izin verin:
Sürrealist görüntülerle boğuşuyorum
Dalinin karıncaları sarmış heryanı
Hani firavunun sarayı
Talan edilmişti bunlarla
Talan edilmişti zulmün dölyatağı
Dönen tarih çarkını gözlersen
Şöyle kendine benzeyen biri
Ve bize benzeyen bir halk göreceksin
Eksik olmayan şarlatanlar
Kan seli çekirge ordusu kurbağalar
Ve yüzyirmibeşbin peygamber
Zamanın bilincidir tarih
Kamunun bilinçsizliği
Put yapımında bu çağa erişmedi hiçbir kavim
Ve kendine tapınmada ölüp gidenler
Eğerçi okunsaydı vakanüvislerin müsvedde defteri
Eğerçi tarih olsaydı mükerrer
Biz ayak izlerini çiğniyor olacaktık üçüncü kuşak dedelerin
Ve ölmeyecekti muhammedül emin’
Şiirin kalanını kitaptan mutlaka okuyun ve umarım baskısı kalmıştır. Kuşkusuz bir Hayriye Ünal şiiridir bu ve ben bir okur olarak günümüz şiirinin önünü açabilecek girişimin daha çok bu damardan gelebileceğini düşünüyorum. Düşüncelerim tartışılabilir fakat ben modern Türk şiirinde epik damarın yeterince deşilmediği kanaatindeyim. Şiir için saklı olan risk alanı bu damarda daha yaşamsal, daha canlı sonuçlar doğurabilir. Hayriye Ünal bunun gibi birçok şiirinde insan milleti için çok canlı ve yaşamsal coşkular yaratmayı başarmıştır. Onun şiirlerinde çalışmakta olan güç hem insan olarak duyularımıza dinamik bir bilinç taşımaya müsait, hem millet olarak üzerinde yaşadığımız toprakların havasına suyuna şık bir form getirmektedir. Bu bakımdan ethos ve pathos kanallarının birleştiği vasattan konuşan bir şiir dili insanın ve ait olduğu milletin parmak izlerini evrensel ölçekte daha etkileyici temsil eder. Ben yukarıdaki dizelerde bu vasatın yakalandığını söylemeliyim.
‘Saçları Vardır Aşkın’da tespit ettiğim aksaklıklara gelince:
—Kitaptaki şiirler genel olarak tıpkı ormandaki ağaçların birbirlerini bütünleyen görüntüsünde olduğu gibi belli bir merkez etrafında dönmeyen bir anlayışla çatılmasına karşın, öyküleme tekniğinin ağırlıklı olarak tercih edilmesi, şiirin öyküye çok yaslanması bir süre sonra retoriksel ve beylik deyişlerin ön plana çıkmasıyla yazmadaki enerji ve doğallığın zaman zaman kaybolduğu görülüyor. Olağan dilden plastik dile geçişin hissedildiği parçalardır bunlar. Yine de bir kitap bütünlüğü düşünüldükte, bunların çok az olması şairin başarısını gölgelememiştir.
—Hayriye Ünal kendi şartlarından, çevre şartlardan, ruhunu kuşatan güncel ve tarihsel olgulardan o kadar çok yakınıyor ki, okur psikolojik olarak şiire çok saplanmış buluyor kendini ve bu bizzat şairimiz için de geçerli. Şair de psikolojik ben’in şartlarına aşırı kapıldığı durumlarda nesnel gerçeklik duygusunu okura veremiyor ve bana kalırsa şiirde çok tecrübelilik okurda tez usanma olarak karşılık bulur.
—Kitabın bazı parçalarında çok seçkin ve aristokrat tavırlar okurun adeta gözüne sokulur gibi veriliyor ki bu durum, şiiri ele geçirmek için fazlasıyla çaba göstermek isteyen kafası karışık ve yetisi sınırlı okur için ‘boyun eğdiği yerde yığılıp kalan kişi’ gibi etkisiz sonuçlar doğurabilir. Bence halka doğru biraz daha berraklaşan bir yaklaşım, Hayriye Ünal’daki şiir gücünü, ritim yaratmadaki yeteneğinden çoğalan enerjiyi daha iyi hissetmemize yol açacaktır.
—Hayriye Ünal, ‘Bağışlanmayan Görkemi Porsukgillerin’ adlı şiirini biraz aceleye getirmiş olmalı ki kitaba bulaşmış yabancı bir parça gibi duruyor. Şair tarafından oluşturulan metnin yaydığı gerçeklikle, okurun özgül bir bilgi formu olarak gördüğü şiire doğru yaklaşmaya çalıştığı süreçte fazlasıyla yapay kurgu duygusu yaratmaya açık ifadelerin yoğun olduğu bir havası var bu şiirin. Kelimelerin zaten soyut oldukları fikrinden yola çıkan Ünal’ın okurla arasına böyle yapay mesafeler koymasına gerek yok. Franco Moretti’nin şiiri doğru okumaya engel olmayacağını düşünerek ortaya koyduğu ‘engel olmayan mesafe’ diyebileceğimiz ‘mesafeli okuma’ teorisi çerçevesinde baktığımda, şiir içindeki ilişkilerle okurun şiir içindeki ilişkileri arasında yapısal boşluklar ne kadar çoksa metnin vaat ettiği somut dünyadan o denli uzaklaşırız. Oysa her metin okurun zihninde öyle ya da böyle bir model inşa eder. Bu noktada soyutlama da somutlama da bir başına amaç olmadığı için şair için doğru olduğunu düşündüğüm şiir davranışı, okura doğru çoğalan metnin iç zenginliğini, ‘problematiğini’ ‘motodolojisini’ mümkün mertebe doğrudan verme olmalıdır. Tabii bu benim fikrimdir, yoksa şair dilediğince ‘vecd’ halinde kalabilir, kim ne diyebilir. Ama kanımca mesela ‘beni seçti ölümün bereketi’ dedikten sonra ‘ey keltik hırsları bürüyen gözlerini/mısırın solmayan renkleri gibi görünür/yavan bir sepya’ gibi ifadelerin gelmesi ne kadar da yapay bir dünya konuşması oluyor. Yine ‘köpük yuvarlaklar gibi uzaklaşan/esrik bir zeplindir’ cümleleri azaltılması gereksiz mesafeyi ne denli anlamsız uzatıyor mesela. Bana kalırsa bu çıkmaz sokaktır ve şairi bir yere ulaştırmaz. Saçları Vardır Aşkın’da böyle kesitler az olduğu için ve böyle kusurlar kadı kızında da var bulunduğu için başka farklı örnekler vermeyi lüzumsuz, üzerinde fazla durmayı gereksiz görüyorum. Bunlar kitabın değerini düşürmeyen aksaklıklardır.
Hayriye Ünal’ın bugün itibariyle üç kitabı var ve benim buradaki konuşmalarım ilk kitabına yönelik bir ilk izlenimler çerçevesiyle sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla yanlış yargılara çok açık olabilecek ifadelerim olabilir ki bunun için değerli şairden, okurlarından anlayış beklerim. Bu ilk şiir kitabına yönelik daha detaylı incelemeler yapılmıştır muhakkak fakat ben bu çalışmaları okuyamadım. Bence genç şairlerimizin ilk yapıtları çok önemlidir ve ciddiyetle değerlendirilmelidir. Ne var ki Türkiye’de gerek hala komikçe ideolojik saplantıların varlığını sürdürmesi, gerekse minik ve anlamsız kümeleşmeler içinde şairlerin al gülüm ver gülüm havası içinde oyalanmaları geçer akçe olduğu için dinamik bir eleştirel bilinç şimdiye kadar gün ışığına çıkmadı. Bir de bizdeki zaten az olan eleştiriye, tahammül edememe hastalığı var ki, birçok genç şair burnundan kıl aldırmaz havasında yaşıyor. Eleştirdiğimiz zaman çocukça tavırlar gösteriyor, orada burada dedikodu yapıyor, anlamsız ve nefsani cevap yetiştirmeler, gereksiz ve riyakar refleksler birbirini takip ediyor. Bütün bunlar şuur eksikliğinin bir sonucudur. Bu anlamda Hayriye Ünal gibi hem şuurlu hem de ruhuna saygılı genç şairlerin kıymetinin bilinmesi, sahiplenilmesi, sayılarının çoğalmasına neden olacak ortamların inşa edilmesine ihtiyaç var. Ne kadar saf düşündüğümün farkındayım.
(Kertenkele dergisi, sayı 17, Eylül-Ekim 2009)
0 yorum yazılmıştır