Yirminci yüzyılın en önemli ve özgün felsefecilerinden Mikhail Bakhtin’in çalışmalarının çoğu, 1920’lerin sonlarından itibaren ona eziyet eden Sovyet baskısı nedeniyle gölgede kalmıştır. Bakhtin genellikle bir edebiyat eleştirmeni ve dilbilimci olarak sınıflandırılsa da kendisinin de söylediği gibi, bir felsefecidir. Bu açıdan çalışmaları halen incelenmeyi beklemektedir.
Bakhtin, yalnızca 1919 ile 1929 yılları arasında normal koşullar altında çalıştı. Bu kısa dönem zarfında dahi, komünist sansür nedeniyle, her istediğini yayımlatması mümkün olmadı. Stalinist tasfiye sürecinin ortalarında, çalışma arkadaşlarından Medvedev hapiste, Volonisov, kampta öldürülürken, kronik hastalığı nedeniyle Bakhtin’in canı bağışlandı ve 1929’dan 1936’ya kadar Kazakistan’a sürgüne gönderildi. Sürgün yerinin sık değişmesi nedeniyle, onun bugüne ancak küçük bölümleri erişen iki felsefe kitabını kaybetmiş bulunuyoruz.
Bakhtin’in felsefesi bize hâlâ bir şeyler anlatabilir; çünkü yüzyılın başlangıcının tamamını ve yirmilerin bir kısmını kapsayan bir problem olan yaşamla kültür, yaşamla sanat arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırdı. Bu probleme Bakhtin’in verdiği yanıt, avangartların verdiği yanıttan oldukça farklıydı.
Bakhtin’e göre; sanatla yaşam arasındaki, sanatla kültür arasındaki ayrıklık ve karşıtlılığın üstesinden gelmek için, bir “ilk felsefe”nin olgunlaşması gerekir: Oluş-varlık felsefesi. Sanat ve yaşam, örneğin Situasyonistlerde olduğu gibi özdeşleşmeye yönelemez ve yönelmemelidir. Fakat sanat ve yaşam arasındaki zenginleştirici, derin ve üretken farklılığın kendini ifade edebilmesi için, bu iki boyut arasındaki azaltılamaz farklılıklar korunurken onları, oluşun eserinde eklemleyen bir teoriye sahip olmak gerekir.
Bakhtin, her şeyden önce felsefi gerekçelerle, sanat ve dille ilgilenir. Linguistik eylem ve sanatsal yaratıcılıkta, oluşun eserini ele alırız. Dil ve sanat sayesinde, anlatımın bileşenlerinin ve oluşun katılımcılarının bir tasvirine sahip oluruz.
Linguistik edimdeki konuşmacı ve estetik edimdeki yazar kendilerini bir analoji ilişkisi içinde bulurlar.
Gündelik fiili iletişim, bir oluş karakterine sahiptir; sözlü mübadelenin pek azı, oluşun bu mütemadi kuruluşuna katılır. Sanat eserinde kullanılandan farklı olsa da bu kurucu süreçte sözcüğün yaşamı yoğundur. Yazarın, malzemenin, kahramanın ve izleyicinin işlevlerinin tamamı, eylemin kapsamı tarafından oluş olarak yeniden tanımlanır. İlişkinin felsefesinden ve estetiğinden söz edilebilir; fakat ikincisi, bir oluşsal ilişki olarak anlaşılmalıdır.
Oluş/Dil/İşaret
Bakhtin, varlık ve dünyayı (mevcut basmakalıp kavramlarla değil) oluş gibi yeni bir kavramla ortaya koyar. Fakat bu ilk felsefe, bir dil ve anlam teorisi ima eder; çünkü oluş kendini bu iki boyut sayesinde ifade eder.
“İnsanoğlunu incelediğimizde, her yerde işaretler arayıp buluruz ve bunların anlamını kavramaya çalışırız.”[1]
İnsanoğlunun fiziksel aktivitesi bir fiil olarak anlaşılmalıdır; fakat fiil, ifade ettiği edimsel işaretin dışında kavranamaz.
“Bir şey, şey olarak kaldığı müddetçe, sadece başka şeyleri etkileyebilir; bir kişiyi etkileyebilmesi için semantik potansiyelini açığa çıkarması, bir kelime (veya bir işaret) haline gelmesi, yani kendini gücül bir sözel-anlamsal (veya göstergesel) bağlama benzetmesi gerekir.”[2]
Bu durumda oluşsal ilişki, bir anlam ilişkisidir. Fakat linguistik ve semiyotikten farklı olarak eylem - atmışlar ve yetmişler boyunca pek çok düşünürün yapmaya çalıştığı gibi-
dil ve işaretle sınırlandırılamaz ve kavranamaz (Bakhtin, ilk yazılarından başlamak üzere, yapısalcı mantığın tamamen dışında kalmıştır.). Bakhtin böylelikle, (Wittgenstein’dan Habermas’a kadar) felsefede dilsel dönemeç olarak anılacak süreci öngörüp temel sorun olarak dil ve işaretler problemini ortaya attı. Fakat dil felsefesinden farklı olarak; doğru, güzel ve adil olanın, dilin unsurları olabileceğini reddetti. Dil felsefesinin kategorilerinin yerine anlam ve değerinkileri koydu: Söylenenin anlamı ve konuşmacının değerlemesi.
Anlam, işaret ve dilin her ikisi ile de çok yakın bir ilişkiyi kabul eder; çünkü kendini bunlar sayesinde ifade eder. Oysa dil ve işaret, anlamı içermez. Anlam, onu ifade eden önerme olmaksızın var olamaz; fakat biri ile diğeri arasında nispi bir fark vardır.
Anlamın varlığı, sözcüklerin mevcudiyeti değildir fakat nesnelerinki de değildir. İçinde yaşadığımız, eylediğimiz ve yarattığımız dünya, madde ve psişizmden mi veya (Foucault’nun kitaplarından birinin ünlü başlığı gibi) “kelimeler(den) ve şeyler”den mi ibarettir? Bakhtin, “Sanat eseri neden müteşekkildir?” diye sorarken “Sayfalardan, kağıttan değil ise sözcüklerden, önermelerden, bölümlerden” diye yanıtlar.
Anlamla birlikte, Bakhtin’in “aşkın varoluş” (ve Deleuze’ün “ekstra varlık”) dediği, varoluşun –tamamen spesifik- başka bir katmanıyla karşılaşırız. Böylelikle Bakhtin, eski bir felsefi geleneğe geri döner -anlamı, kelimelerle şeyler, maddeyle akıl arasındaki sınırda yer alan “gayri maddi” bir eylem olarak gören Stoacılığa geri döner.
“Anlam, fiziksel, maddesel ve diğer fenomenleri değiştiremez ve değiştirmek istemez; maddesel bir güçmüş gibi davranamaz. Ve böyle davranmaya ihtiyaç duymaz; çünkü kendisi her güçten daha kuvvetlidir; kendi fiili (var olan) mahiyetini bir gıdım olsun değiştirmeksizin bir oluş ve gerçekliğin tüm bağlamsal anlamını değiştirir; her şey olduğu gibi kalır; fakat o tamamen farklı bir bağlamsal anlam kazanır(varoluşun semantik transfigürasyonu).”[3]
Bu oluş-dünya yalnızca varlığın, zaten verili olanın, hazır olanın dünyası değildir. Zaten tümüyle her zaman orada olan, külliyen mevcut olan nesne, ilişki yoktur. Oluş-varlık dünyasında, görev (veya ulaşılması gereken gaye) de her zaman verilidir. Bakhtin’in sözcükleriyle söylersek, “ Biri mutlaka arzu ediliyor olmalıdır”.
Sözcüğün oluştaki özgüllüğü, onun, hazır verili olanı parçalayarak, oluşun eserine bütünüyle katılmasından ileri gelmektedir.
“Benzer bir biçimde, yaşayan sözcük, tam sözcük, nesneyi tamamen verili bir şey olarak görmez. Tek gerçek şudur; hakkında konuşmaya başlamam, hâlihazırda ona karşı belirli tutum (kayıtsız değil ilgili-içten bir tutum) aldığım anlamına gelir. Bu yüzdendir ki, sözcük nesneyi elde bulunan bir varlık olarak göstermekle kalmaz, aynı zamanda, verdiğim değer uyarınca nesneye, ondaki arzu ettiğim şeye karşı takındığım tutumu da tonlama yapmak marifetiyle ifade eder ve böyle yaparak nesneyle ilgili henüz belirlenecek olan tutuma karşı onu harekete geçirir, onu yaşamı oluşturan anlardan birine, süregiden bir oluşa dönüştürür.”[4] Oluşta, bu durumda, anlam hem dil hem de işaret tarafından ifade edilir. Fakat fenomenin anlamı, ancak kendini onun içinde ifade ederek fenomeni kendine mal eden gücün bilinmesi halinde bulunabilir. Bu güç, iradenin ve duygunun gücüdür ve kendini, ses ve onun tonlamaları sayesinde ifade eder. Bundan dolayı anlam, değerlemeyle, ‘duygusal-iradi ton’la, bir değer evreninin sağduyulu kabulüyle yakından ilgilidir.[5] Bir kelimenin veya işaretin tarihi, duygusal-iradi güçlerin ve kendilerini onlar sayesinde ifade etmek için bu güçleri ele geçiren değerlerin tarihidir.
Kabul ve Değerleme
Bilinç taşımak için varoluş, kendini oluş olarak huzura çıkarır; çünkü bilincin onun eylemlerini yönlendirdiği yer oluştur. Fakat oluş-varlıkta, düşüncenin ve eylemin yönlendirilmesi, ‘duygusal-iradi ton’-değerleme- sayesinde meydana gelir. Değerleme değerlendirmenin, doğruyla yanlışı güzelle adili ayırmanın tekil bir biçimini ifade eder.
Bu değerler dile göre tayin edilmekten ziyade gerçekliğe, konuşan özneye ve diğer ifade biçimlerine göre; bilhassa onları değerler ve doğru, güzel ve adilin kabulü yerine koyan ifade biçimlerine göre belirlenirler. Sadece bu değerler sayesindedir ki, dilin olanakları gerçeklikler haline gelir.
Hangi nedenle verili iki sözcük bir araya gelir? Linguistik yalnızca neden birinin diğerinin yanına konulduğunu açıklayabilir. Linguistik virtüelliklerin sınırları içinde kaldığımız sürece, bunların neden etkin bir biçimde bir araya getirildiğinin açıklanması mümkün değildir. Gramatik bir virtüeliteyi, dilin gerçekliğinin somut bir olgusuna dönüştürmek için sosyal değerlemenin devreye girmesi gerekir.
Tüm sosyal bilimlerde olduğu gibi linguistikte de zorunluluk değil yalnızca kuru bir olasılık, soyut bir sözleşme vardır.
Bu onay-değerleme kendini, bedenden gelen sesin tonlamasında ve bilinçten gelen tonda (bilincin tonlamasında) ifade eder. Bakhtin, kelimelerle şeyler ve özneyle nesne arasında gayri maddi bir anlam ileri sürmekle kalmaz, aynı zamanda bedenle zihnin ön-bireysel yaşamını da ortaya koyar.
Ben ve Öteki
Oluş teorisinin önemini kavramak için, Bakhtin’in deyimiyle, ‘eylemin gerçek dünyasının mimari ilkesi’ni göz önünde bulundurmamız gerekir: ‘Kendim ve öteki’ arasındaki ilişki. Unutmadan belirtelim ki, bu ilişki, bilgi teorisindeki (Kant), (Marksizm’deki gibi, beşeri bilimlerin başına musallat olan) Hegelci diyalektik teorisindeki ve hatta kendini, bir diğeriyle etkileşim içinde nesneler oluşturmakla sınırlandıran karşılıklı öznellik teorisindeki özne/nesne ilişkisinden farklıdır. Özne/nesne kalıbı içinde düşünen tüm bu teorilerin sınırlılığı, bir söylem teorisi içermemekten kaynaklanmaktadır.
Ben/öteki ilişkisinde, ikinci kavram öncelikle, ‘ihtimaller’in mevcudiyetini ifade eder; o suretle, algılamanın, duygulanımın, düşüncenin ve nesnelliğin dünyasını inşa eder. Ben ise, ötekinin kendi varlığında sakladığı ihtimallerin açınımı veya izahatı, yani bunların fiiliyatta gerçekleşmesi sürecidir. ‘Onunla karşılaştığımda tattığım hazzı, ondan ayrıldığımda yaşadığım mutsuzluğu ve onu kaybettiğimde çektiğim acıyı, yalnızca öteki mümkün kılar. Duygusal-iradi değerlerin tümü, ancak ötekiyle olan ilişkimizde bir anlam ifade eder. Bu değerler, ötekinin yaşamına, kendi yaşamımızın sahip olmadığı bir oluşsal önem verirler. Bu anlamlı oluşsallık, benim kendi hayatıma bağlanmamıştır: benim hayatım, ötekinin varoluşunun zaman içinde kuşattığı şeydir.’
Kendim ve öteki arasındaki ilişki, olası dünyalar arasındaki, duygusal-iradi bakış açılarına göre farklı birer dünya iddiasında bulunan iki ‘öteki’ arasındaki ilişkidir.
Kendim ve öteki arasında esas itibarıyla bir farklılık vardır; fakat bu, ne Hegelci diyalektikte olduğu gibi bir mantıksal kural farkıdır ne de bir psikolojik farktır. Daha ziyade, bir oluşsal kural farkıdır. Kendim ve öteki arasındaki ilişki, değerler düzleminde kurulur ve duygusal-iradi bir perspektife göre kabul görür. Üretken, zenginleştirici ve ölçüsüz olan bu ilişkidir.
Oluşu, olası dünyalar arasındaki ilişki olarak tanımlamakla, ben ve ötekinin, ‘tüm varlıkları ve anlamları’ tekil bakış açıları uyarınca ifade eden monatlar (Bakhtin’in deyişiyle, ‘tekil merkezler’) şeklinde yapılandırıldığı Leibnizci evrene adım atmış oluruz. Fakat Leibniz’den farklı olarak, burada monatlar –olası farklı dünyalar- kapalı değildir. Bu nedenle, aralarında önceden sabitlenmiş düzenler tarafından kurulmuş bir eşgüdüm yoktur. Oluş felsefesinde, olası dünyalar ve monatlar birbirleriyle ilişki içindedir: Böylece ilahi armoniden – Bakhtin’in çok sevdiği bir diğer müzikal metafor olan- ‘çoksesli’ kompozisyona doğru ilerleriz.
Bu oluşsal ilişkide, ‘ben’in kabulünün ve ifadesinin tekilliğini buluruz; aynı zamanda, birinin öteki(ler)den bağımsız olarak kendini tanımlamasının imkânsızlığıyla yüz yüze kalırız. Ötekiyle kurulan bu oluşsal ilişki aslında ‘ben’in kuruluşudur. ‘Ben’, özdeşlik ve birlikten ziyade farklılık ve başkalıktır. Sadece monatların ve onların virtüelliklerinin evreninde, Rimbaud’un sözcüklerinde yankılandığı gibi, ‘Ben bir ötekidir’.
Gereksinim duyduğum tecrübeleri -nefsimin isteklerini- karşılamak üzere kendi nesnem haline gelmek için, gereksinimlerimin kendini gerçekleştirdiği, değer bağlamlı sınırların üstesinden gelmem gerekir: ‘Kendime ötekileşmeliyim’.
Bana özgü olan ile başkasına ait olan arasındaki sınırı tayin etmek oldukça zordur. Bireysellik, ben ve öteki arasındaki hudutta yer alır. Yazarın (sözcenin ve eserin) tanımlanması oldukça önemlidir.
Diyalojizm ve Yazar
Bakhtin, bu oluş teorisine dayanarak, dil (veya gramer) ile sözceleme arasında, sav ile sözce arasında nispi bir farklılık kurar. ‘Diyolojik’ olarak isimlendirdiği, linguistiğe ve dil felsefesine yabancı olan bir varlık alanı açar-sorular ve cevaplar alanı. Bu alanda ilişkiler, kendilerini dil ve işaretler aracılığıyla ifade eder, fakat bunlar bildiğimiz gibi, bu iki boyuta indirgenemeyecek olan anlam ilişkileridir.
Diyalojik ilişki mantıksal, linguistik veya psikolojik bir sisteme dahil olmayan spesifik bir ilişkidir. Diyalojik ilişkiler, bir dil (veya bir semiyotik) gerektirseler de, dil (veya işaretler) sisteminde yer almazlar.
“Bu ilişkiler, sadece (ya tam ya da potansiyel olarak tam addedilen) sözcelerin üye olabildiği, gerçek veya potansiyel olarak gerçek konuşma konularını, belirli sözcelerin yazarlarını arkasına alan (veya ifade eden) semantik ilişkilerin özel bir türünü oluştururlar.”[6]
Kabul -dilin veya işaretin kuru olasılığını bir anlam kabulüne dönüştüren duygusal-iradi tonlama- yalnızca diyalojik alanda mümkündür. Yalnızca diyalojik alanda, dilin biçimleri ve olanakları somut gerçeklik haline gelir. Doğal dil yalnızca bu alanda, sözcelerin alanında, işlevini görür ve kendini gerçekleştirir.
“Bu yüzden; duygu, değerleme ve ifade, dilin kelimesine yabancıdır ve ancak somut bir sözcedeki güncel kullanım sürecinde ortaya çıkar.”[7]
Diyalojik ilişkiler (sadece sözlü olanlarda değil) anlam taşıyan diğer ilişkiler altında da mümkün olabilir. O, bu fenomenlerin, semiyotik bir materyalde ifade edilmesine de el verir. Mantıksal ve semantik ilişkilerin diyalojik olmaları için, kendilerine şekil vermeleri, başka bir varlık alanına geçmeleri gerekir; bu ilişkiler, sözcükler (yani sözceler) haline gelmeli ve kendi değerlerini sözcelerde ifade eden yaratıcılara, yazarlara sahip olmalıdırlar.
Öyleyse, sözcenin bir yazara; dilin kuru olasılığına, bilgiye ve onların gerekliliğini onaylamak için, psikolojik süreçlere şekil veren bir tekilliğe ihtiyacı vardır. Fakat ne tür bir yazardan söz ediyoruz? Kuşkusuz fikri mülkiyet haklarının ontolojik desteği olarak işlev görecek bir yazardan değil. Bir kere, yazarın kelime üzerindeki hakları sınırlıdır, çünkü biliyoruz ki, yazar ötekiyle (öteki sözcüğüyle) karşı karşıya kalır. Öte yandan, yazar henüz orada değildir; ötekiyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan spesifik farklılığı uyarınca oluşun içinde ve sayesinde ortaya çıkar.
Öteki, aynı zamanda, hem benden farklı hem de bana içkindir.
Kendi Sözcüğü ve Öteki Sözcüğü
Bakhtin, kendim ile öteki arasındaki oluşsal ilişkiyi, kendi kelimesiyle öteki kelimesi arasındaki oluşsal ilişki olarak tahayyül ederek, bir sözceleme teorisine tahvil eder. Yazar (konuşmacı) oluşmuştur ve tekil (ben) ile ötekilerin çoğulluğu arasındaki sınırda iş görür. Bu ilişki, bireyle –tekilliklerden müteşekkil olan- kolektif arasında sabit kalamaz; çünkü, ancak ötekine ve kolektife içkin bir ilişki şeklinde var olan birey, (insanoğlu, insan, topluluk, toplum gibi) soyut bir varlık değildir. İşte bu sınırda yaratım mümkündür; çünkü yaratım ‘nesnenin dışında’, benim dışımda ötekiyle, ötekinin kelimeleriyle kurduğu oluşsal ilişkide cereyan eder.
Sözcenin yazarı (konuşmacısı), ilk kez konuşan mitsel bir Adem değildir. Yazar, sözcüğün üç görünümü olan bir dünyada yaşar: ilkinde hiç kimseye ait olmayan dilin, nötr sözcüğü olarak, ikincisinde ötekilere ait olan öteki sözcüğü olarak, sonuncuda ise yabancı bir sözcüğün ele geçirilmesi yoluyla kendine tahsis edilmiş –onun sözcüğü olmaya zorlanmış- bir kendi kelimesi olarak görünür.
Fakat diyalojik ilişkideki sözcük, dilin niyetlerden yoksun, ötekinin sesinin ayak basmadığı nötr sözcüğü ile aynı şey değildir. Yazar (annesinden aldıklarıyla bebeklikten başlamak üzere) öteki sözcüğünü, ötekilerin tonlamalarıyla –duygusal-iradi kabuller- dolmuş bir biçimde alıp kabul eder. Kendi anlamlandırmam, hiçbir bakir sözcük bulamaz. Konuşmak, ötekinin sözcükleriyle, aynı zamanda bir kendine mal etme ilişkisi olan, diyalojik bir ilişkiye girmektir. Bu ilişkinin, her şeyden çok, sözcüklerin anlamıyla değil ötekilerin ifadeleriyle, tonlamalarıyla ve sesleriyle ilgisi vardır. Sözcük kime aittir? Bana, ötekilere, hiç kimseye? Biri, tıpkı bir nesneye sahip olur gibi sözcüğün sahibi olabilir mi?
“Sözcük (veya genel olarak herhangi bir işaret) bireylerarasıdır. Söylenen, ifade edilen her şey, konuşmacının ‘ruh’unun dışında yer alır ve sadece ona ait olmaz. Sözcük tek bir konuşmacıyı işaret edemez. Her yazarın (konuşmacının) sözcüğe devredilemez hakları vardır fakat dinleyicinin ve yazar sözcükle karşılaşmadan önce ona ses verenlerin de hakları vardır (ne de olsa sadece bir kişiye ait olan bir sözcük mevcut değildir).”[8]
Kendim ve öteki arasındaki sınır, gerçekten kendi sözcüklerimden geçiyor diye kabul edilebilir. Sözcüklerimde, her birinin ayrı ayrı tarihsel seyri boyunca onları kendine mal eden tüm sözcelerin yankısı duyulabilir. Sadece geçmişin sesleri değil, bu sözcükleri söyleyecek geleceğin tüm sesleri de yankılanır. Öteki, sadece zaten dile getirilen sözcüklerde var olmakla kalmaz, o aynı zamanda, gelecek tüm sözcelerin içkin ve kurucu bir unsurudur.
Dinleyici, linguistik yaratımın içsel bir katılımcısıdır. Onların nezdinde benim düşüncelerimin gerçek bir düşünceye dönüştüğü ötekiler, pasif dinleyiciler değildirler; onlar sözlü değişimin aktif katılımcılarıdırlar. Ötekiler yardımcı yaratıcıdırlar. Bu nedenle, sözlü değişim bir bilgi değişimi veya kodla yönetilen bir iletişim olarak anlaşılamaz. Modern bilgi ve iletişim teorilerinin tam anlamıyla başarısız olmalarının nedeni, sözlü ve iletişimsel değişimi oluş olarak kavramayı başaramamalarıdır.
Bakhtin’e göre hazır bilgi yoktur. Bilgi, mutlak olarak iletişim sürecinde yaratılır. Ayrıca bilgi, bir insandan bir diğerine aktarılan bir şey olarak anlaşılmamalıdır; bunun yerine, oluşsal etkileşim sürecinde kurulan bir ideolojik köprü olarak düşünülmelidir. Zeminde, semiyotik aynı biçimde ilerler. Bakhtin’in dediği gibi; “Canlı sözcükte mesaj, ilk kez, iletişim sürecinde yaratılır ve gerçekte hiçbir kodu yoktur.”
Düşüncenin Yeni Tasviri
Burada yeni bir düşünce tasviriyle karşı karşıya kalırız; çünkü ‘düşünce, düşündüğümüz şey değildir.” (Nietzsche) Düşünce, kendini beden, maneviyat, beyin ve (olasılıklar zarfı olarak) öteki arasındaki oluşsal ilişkiler kümesinde ifade eden bir etkinliktir. Sözce ile ‘ben’in oluşumunun, nasıl benin sözcükleriyle ötekinin sözcükleri arasındaki sınırda yer aldığını gördük. Düşünce de bu biçimde oluşur; çünkü sözcükle düşünce arasında oldukça sıkı bir ilişki vardır. Bu yeni düşünce tasvirinde idea, insanın kafatasını mesken tutmuş bir öznel ve psikolojik-bireysel biçimlenim değildir: ‘İdea; bireyler, öznellikler arasıdır ve varlık alanı bireysel bilinç değil anlam ilişkisidir. İdea, iki veya daha fazla bilinç arasındaki diyalojik mücadelede kendi sınırlarını kendisi çizen yaşayan bir olgudur.’
Düşünce, sözcüklerin ve ötekilerde neden olduğu jestlerin labirenti boyunca kendi yolunu kendisi açar. Gerçek düşüncenin parçalanmamış cismi, bir yönelimler ve değerlemeler dizisi olarak bizden önce yola koyulmuştur. Somutlaşmış bir düşüncenin yolu, bir düşünceden bir diğerine değil bir yönelimden bir başkasına gider. Düşünmek, birinin kendini diyalojik bir ilişkiyle yüklemesi, bir araya getirmek suretiyle yeni yönelimler-değerlemeler deneyimlemesi demektir.
Paradoksal bir biçime sokacak olursak: Kişi, düşünceler hakkında değil bakış açıları, ifadeler ve sesler hakkında düşünür. Ve, tıpkı sözcüklerdeki gibi, düşünme etkinliğine katılanların hakları meselesi kendini bir soru olarak ortaya atar. İdea kime aittir?
Çokseslilik
Bakhtin’e göre sanat, - oluş-varlık ilk felsefesinden düşüncenin ve ima ettiği eylem ve öznelliğin yeni tasvirine dönüşen- bu paradigma değişimini, diğer disiplinlerden çok daha önce kavramıştı. Bakhtin’e göre, Dostoyevski’nin eseri, diyalojizmi, öteki ile ilişkiyi ve sözcüklerin çokluğunu ve çeşitliliğini spesifik bir estetiğe tercüme eder: Çokseslilik (polyphony).
Dostoyevski, hem özneyi hem nesneyi kökten dönüşümler geçirmeye zorlayarak ve onlarla fikri diyaloğa girerek karşılaştığı her şeyle ‘söyleşen’ ilk sanatçıdır. Böylece Dostoyevski, sanattaki ‘Kopernikçi Devrim’in kaynağı olacaktır; çünkü onun eserlerinde yazar, karakterlere veya seyircilere-izleyicilere ilişkin hiçbir üstünlüğü saklı tutamaz.
Dostoyevski, hem karakterleri hem de seyircileri-izleyicileri ikinci tekil kişi farzeder ve bunların tamamı, aynı haklarla, oluşun kararsız yaratımına katılırlar.
Sanat eseri, eğer kendini oluş olarak tanımlar ve diyalojik bir biçim alırsa, dünyamızı ve varoluşumuzu kuran oluşa katılabilir: Çokseslilik
Yazar, kendini oluş farz eden bir dünyanın ortasında eseri oluş olarak yaşatandır.
O halde diyebiliriz ki, sanat eseri, var olan o oluşta sırasıyla yerini tayin eden, yaşayan ve anlam ifade eden estetik bir oluştur; sanat eseri bir şey değildir; oluşsallığın anlamından ve değerlerin ağırlığından yoksun bir tümüyle teorik idrak nesnesi de değildir.
Sanat eseri, bir şey ya da bir psikolojik üründen ziyade aklın ilişkileri üzerine basan bir eylemdir.
Sanatçı diyalojik alanla karşı karşıya gelmek zorundadır, çünkü burası anlamla ilgili ilişkilerin, soruların ve cevapların alanıdır ve burada karşılaşma, değerlemeler arasında ve doğru, güzel ve adil olana ilişkin farklı kabuller arasında olur. Sanatçı, onu, yaratmaya iten direnci burada bulur.
Sanatçı eski sanatsal formların önerdiği tümüyle edebi direncin üstesinden gelmek zorundadır, çünkü yaratıcı edimin temelinde, ‘yaşamın ve onun anlamlı azminin etik ve bilişsel amacı ile girişilen sanatsal mücadelenin belirleyici işlevi vardır. Bu, yaratıcı edimin en gerilimli noktasıdır (gerisi sadece araçtır)…’. Eserde, hem dünyanın oluşsal gerçekliğinin direncine hem de kendisi de bir oluş olan yaratıcı edime karşı hassas olmalıyız; çünkü olasıdan anlamın cisimleşmesine geçiş basit bir gerçekleşme değildir. Bu, yeni bir şeylerin ürünüdür.
(Çev. Deniz Derinyol)
Fransa'da Mayıs-Haziran 1968 olayları sırasında öne çıkan bir diğer önemli liberter grup Situationistler idi. Dada, Sürrealizm ve Lettrizm'in etkisi altında kalan avangard sanatçılar ve entelektüellerden oluşan küçük bir gruptan kaynaklandı. Şiiri müzikle kaynaştırmaya ve kırsal hayatı dönüştürmeye çalışan Savaş sonrası Lettrist Enternasyonal, 1957'de Situationniste Internationale (SI) dergisini kuran grubun öncüsü oldu. İlk olarak, "sanatın yerini alması"yla ilgilendiler. Kendilerinden önceki Dadaistler ve Sürrealistler gibi, sanat ve kültür kategorileştirmesini ayrı etkinlikler haline getirmek ve onları gündelik hayatın bir parçasına dönüştürmek istediler.23 Onlar da Lettristler gibi işe karşı ve tam divertissement'dan (hoş vakit geçirme) yanaydılar. Kapitalizmde insanların büyük bir bölümünün yaratıcılığı saptırılmış ve boğulmuş, toplum aktörler ile seyircilere, üreticiler ile tüketicilere bölünmüştü. Bu nedenle Situationistler farklı türden bir devrim istediler: İktidarı ele geçirmek için bir grup insan değil hayal gücü istediler; şiir ve sanat herkes tarafından gerçekleştirilmeliydi. Yeter! diyorlardı, İşe boş verin, can sıkıntısına boş verin! Sonsuz bir festival yaratın; çn.
[1] M.M. Bakhtin, Speech Genres & Other Late Essays , Çev. Vern W. McGee, Der. Caryl Emerson ve Michael Holquist (Austin, TX: The University of Texas Press, 1986), s. 114.
[2] Speech Genres & Other Late Essays ,s. 164.
[3] Speech Genres & Other Late Essays, s. 165.
[4] M.M. Bakhtin, Toward a Philosophy of the Act , Çev. Vadim Liupanov, Der. Vadim Liupanov ve Michael Holquist (Austin, TX: University of Texas Press, 1993), s. 32-33.
[5] Toward a Philosophy of the Act, s. 33.
[6] Speech Genres & Other Late Essays,s. 124.
[7] Speech Genres & Other Late Essays, s. 87.
[8] Speech Genres & Other Late Essays, s. 121-122.