KIRIM KONGO


14/7/2009 · Kategori: dediler ki

2009 Sapanca Şiir Akşamları’na davetliydim. Şiir akşamları benim için sosyal bir etkinlikten fazla olarak “belgesel” değeri taşıyor. Bürokratların, halkın, medyanın ve şairlerin birbirlerine muamelesinde ibretlik görüntüler oluşuyor. Kim kime daha ziyade gebedir, gibi sorular filan da yanıtlanıyor. Nezaketle yüzegülücülük arasında gidip gelenlere baktıkça kendini sorguluyorsun ve somurtmak daha güzel geliyor.  

Konuk ülke Kırım’dı. Kırımlı şairlerin şiirlerinin, sözlerinden fazla anlaşılmasa da üsluplarından vatan şiirleri olduğu kolayca çıkarılabiliyor. Bağırarak şiir okuyor Kırımlı şairler. Yakın geçmişlerindeki ortak savaş ve sürgün deneyimi, yaşları oldukça ileri olan şairlerin anısında hâlâ canlı. Dolayısıyla şiirleri de bu travmatik deneyimle şekilleniyor.

Sapanca’ya davetli şairler arasında Lale Müldür de vardı. Ben Müldür’ü şahsen tanımam. Sapanca’da onu tanıyanlar “vukuat”larına alışkın olduklarını, o ne söylerse affederek belli ettiler. Müldür’ün sahnede kendisinden önce şiir okuyan şairlerin şiirlerini “saçma sapan” diye nitelemesi bence “vukuat” değeri taşımıyor, sadece diğer insanların kalkıp tepki göstermeme terbiyesini ve nezaketini suistimal etmek bu. Ancak oturduğum yerden şahit olduğum bir “espri”si bence bir vukuat: Müldür, Kırımlı şairleri kastederek biraz uzaktaki bir arkadaşına “Kırım Kongo” diyerek nanik yaptı ve uzun uzun kesik kesik güldü.

Sanırım Ruslar için de Kırım Tatarları ve onların o kalın vurgulu lehçeleri en az Kırım Kongo Kanamalı Ateş kadar tiksindiriciydi/öldürücüydü. Benim anlayamayacağım kadar derin bir espri yoksa işin içinde.

Yeri gelmişken Kırım sürgünü hakkında şurada http://www.surgun.org/surgun/tur/makale.asp?yazi=ozcan_surgun

bilgilendirici bir makale var, hayatta kalmanın sarhoşluğu ile yazılmış şiirler onlar da estetik ve marazi değillerse belki bundandır.

Sapanca değil Kırım (sürgünden)

Yorum (yok) Yorum yaz!

MİTOSTAN LOGOSA


7/6/2009 · Kategori: dediler ki

“Homeros’ta mitos egemendir; Aschylus ve Sophokles’te ise mitos tek başına değildir, onun karşısında logos çıkarılmıştır. Öyle ki,  Aschylus ve Sophokles’in tipleri, birlikli, tutarlı kişilik yapılarına sahip olarak biçim verilmiş tiplerdir. Ve bu kişiler, Attika tragedyasında, logos-mitos karşıtlığını benimseyen antitezci bir tavırla kurgulanmışlardır. Homeros’ta anlatıcılık ile sağlanan etki, Attika tragedyasında retorikle sağlanır ve tiplerin çizilmesinde dayanılan karşıtlık, konuşmanın antitezci formları içinde dramatik bütünün tüm öğelerine kadar yayılır. Attika tragedyasında tutkunun ifadesi; betimlemelerdeki abartılı ihtişam, maskeleme ve müzikle desteklenir. Başka bir deyişle, bunlar, tragedyaya soluğunu veren pathos’un ifade edilişini kuvvetlendirirler. Homeros’un tersine, tragedya kahramanlarında dinginlik, tevazu ve sükûnet yoktur; kahramanlar kendilerini bir şeylere kapılmış olarak bulurlar. Konuşmalarında kahramanların ruh hallerinin ve bu ruh hallerindeki değişmelerin ifadesine nadiren rastlanır. Kahramanların kendi iç dünyalarından söz etmeleri ise, daha da nadirdir. Kişiler, tam anlamıyla retorik düzlemde yani karşıt tezli konumları ve konuşmaları ile belirlenmişlerdir. Ancak Euripides’le birlikte bu trajik tipler bireysel bir yaşam, bir bireysellik kazanırlar. Özellikle güçlü, iktidar sahibi insan, böylesine önemli bir trajik figür, doğal hukuk üzerine refleksiyonun hızlandığı bu dönemde bir bilinç kazanır, kendi güç iradesinin üzerinde, kavramlardan oluşmuş, rasyonel/düşünsel bir atmosfer içersinde soluk almaya başlar.” (Dilthey)

Yorum (yok) Yorum yaz!

FİTNECİ


27/5/2009 · Kategori: dediler ki

Bir başkasının duygularını rencide edecek hiçbir şeyi kendine saklamaz bu adam. Etekleri zil çala çala koşar, çaktırmadan diğer arabozuculardan malzeme toplar. Bazen kıyasıya bir yarıştır bu. Gerçi herkes aynı start çizgisinden yola çıkmaz ama, adam o anda diğerlerinin ne kadar yakınında olduğunu hisseder ve dev adımlarla onları sollar. Çok hızlı konuşur, söyledikleri sırdır. Onun bildiğini kimse öğrenmemeli, duymamalıdır. Minnet bekler karşısındakinden, çünkü bir ayrıcalık tanımaktadır. “Yalnızca sana söylüyorum. Yalnızca seni ilgilendirir bu.” Fitneci, bir işin tehlikede olduğu durumları iyi bilir. Çok hızlı hareket ettiğinden –çok acelesi vardır çünkü- iş, yolda giderken tehlikeye girer. Gideceği yere varır, her şey emniyetli ve kesindir. “İşten atılıyorsun.” Kurbanın yüzü kireç gibi olur. “Ne zaman?” diye sorar. Ve “Nasıl olur?” der. “Kimse bana bir şey söylemedi.” “Gizli tutuluyor. Sana son anda söyleyecekler. Seni uyarmak zorundayım. Ama beni ele verme.” Bunları söyledikten sonra, ele verilmesi halinde olabilecek korkunç şeyler konusunda ayrıntılı bir nutuk çeker. Kurban içinde bulunduğu tehlikeyi tam anlamıyla kavrayamadan, yeterince ölçüp biçemeden, bu arabozucuya, bu en yakın dostuna acımaya başlar.

Fitneci, öfke anında ağza gelmiş ve söylenmiş hiçbir hakareti duymazdan gelemez. Bu hakaretin, hakarete uğrayana ulaşmasını sağlamak onun baş görevidir. Övgüleri taşıma konusunda pek o kadar titiz değildir, ama iyi niyetini göstermek için arada sırada bu işi de yapmaya zorlar kendini. Böyle durumlarda hiç acele etmez, sallana sallana gider, gayet ağırdan alır. Övgü, dilince lezzetsiz bir zehir gibi yatmaktadır. Tükürmeden önce, boğuluyormuş sanır kendini. Sonunda döker dilini, konuşur, ama bir bakire gibidir o anda, karşısındaki erkeğin çıplaklığından çekiniyormuş sanırsınız konuşurken.

Bunun dışında ne utanç tanır ne de tatsız bir duydu. “Kendini savunmak zorundasın. Bir şeyler yapmalısın! Eli kolu bağlı kalamazsın!” Kurbana öğüt vermeye bayılır. Başka hiçbir neden yoksa bile, tebligatın uzun sürmesini sağlaması açısından sever nutuk çekmeyi. Tavsiyeleri, kurbanın korkusunu büyüteç altında gösterecek türdendir. Eh, ne de olsa, arabozucu için önemli olan diğer insanların kendisine olan güvenidir, bu güven olmasa yaşayamaz.

(Elias Canetti)

Yorum (yok) Yorum yaz!

RUŞEN ŞİİR DÛN ŞAİR VE İKİ ZIT GÖRÜŞ


6/8/2007 · Kategori: dediler ki

“Ey oğul eğer şair olup şiir ayıtmaya kastetsen cehdet ki şiirde sözün murabba ola yani ruşen ola, açık ola. Ve sakın ki gamız söylemeyesin yani örtülü söylemeyesin. Meselâ bir şiirde bir sözün ki manası şerhin sen bilesin ve ayruk kişi bilmeye, anın bigi sözü söyleme. Zira şiiri halk içün aydurlar, kendiler içün ayıtmazlar. Pes şiirin manası açık gerektir ki ruşenliği sebebinden ötürü kim gerekse rağbet ede.”

(Kabusname, Keykâvus, çev. Mercimek Ahmet)  

“Bilâmübalâğa denilebilir ki, herkesin anlıyabileceği şiir münhasıran dûn şairlerin işidir. Büyük şiirlerin medhalleri , tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. (…) Şiirde bazı aksamın şüphe ve müphemiyette kalması bir hata ve kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilâkis şiirin bediiyeti nokta-i nazarından elzemdir.(…) Şiirde mevzu şair için ancak terennüm ve tahayyüle bir sebeptir.”

(Ahmet Haşim, Piyale önsözü)

Yorum (yok) Yorum yaz!

ŞİİRLE KAZANILMIŞ ÖLDÜRME BECERİSİ


24/6/2007 · Kategori: dediler ki

KADIN RUHUYLA BESLENEN ŞAİR / YEŞİM ÇOBANKENT

 

İngiliz şair Ted Hughes ile Amerikalı şair karısı Sylvia Plath'ın çalkantılı ve marazi ilişkileri Plath'ın kafasını havagazı fırınına sokarak intiharıyla son bulmuştu. Hughes, Plath'ın ölümünden kendisini sorumlu tutan Plath hayranları ve feministlere karşı kendini savunmaya bir kez bile tenezzül etmedi. Üstelik Hughes'un, ruhunu kemirerek özyıkımına yol açtığı tek kadın Plath değil. Plath ile evli olduğu sırada hayatına giren ve deli gibi aşık olduğu Assia Wevill de Plath'ın yazgısını paylaştı.

Kraliyet nişanıyla ödüllendirilen ‘‘büyük’’ şair Ted Hughes, karısı Sylvia Plath'ın intiharından sadece altı yıl sonra bir başka trajediye daha yol açtı. Sevgilisi Assia Wevill de, yanında Hughes'tan olan kızı Shura'yı götürerek intihar etti. Plath'ın hemen herkes tarafından bilinen ve didik didik edilen öyküsünün yanında, Assia'nın öyküsü ‘‘eldeğmemiş’’ kalıyor.

Ted Hughes'un -resmen olmasa da- karısı Assia Wevill, 25 Mart 1969'da telefonda Ted Hughes ile tartıştıktan sonra dört yaşındaki kızı Shura ile parka oyun oynamaya gitti. Eve döndüklerinde kendilerine ev işlerinde yardımcı olan kızı evden gönderdi. Kapıları ve camları sıkıca kapattıktan sonra çok sayıda uyku hapı içti, haplardan bir kısmını minik kızına da yutturdu. Bebeği kollarında yatağına gitti ve ikisi birlikte ölmeye yattılar.

ÖNLENEBİLİR İNTİHAR

Assia'nın intiharından iki ay sonra sevgilisinin kızkardeşi Celia Chaikin'e bir mektup -bu mektup daha sonra yayınlanacaktı- gönderen Hughes şunları yazıyordu: ‘‘Eski hayaletlerin gölgesindeki hayatımız çok karmaşıktı. Ayrılırsak herşeyin daha iyi olacağını söylerek beni sık sık test ediyordu. Bu eski ve kötü alışkanlığı en son telefon konuşmamızda bir kez daha yineledi...’’ Aynı mektupta Assia'nın canına kıymasından sonra hayatının bomboş olduğunu yazan Hughes ‘‘Assia benim gerçek karım ve en iyi arkadaşımdı’’ diyordu.

Hayatına giren bu iki harikulade kadının intiharlarını karşılaştıran Hughes; ‘‘İlk karımın (Plath'ı kastediyor) intiharı çok karmaşık ve engellenemezdi. Ama Assia'nınki önlenebilirdi’’ diyor, ama Assia'nın önüne geçilebilir intiharını engellemek için pek çaba sarfetmiyor. Bu arada annesiyle birlikte ölüm uykusuna yatan küçük kızı Shura'dan hiç sözetmemesi de dikkat çekici.

ŞAİR KADINLAR

Ted Hughes ile Plath hayattayken ilişkiye giren Assia, kendini onun intiharından sorumlu tutuyordu. Assia da Plath gibi şiir yazıyordu ama Hughes'un arkadaşları ve ailesi tarafından ciddiye alınmadığını, dahası sürgün hayatı yaşadığını düşünüyordu.

1927'de Berlin'de doğan Assia'nın annesi Lisa Alman, babasıysa Yahudi bir doktor olan Lonya Gutman. Nazi zulmünden kaçan aile 1930'lu yılların sonlarında Tel Aviv'e yerleşti.

Çok güzel, ancak inatçı ve benmerkezci bir genç kız olarak büyüyen Assia yaşadığı kenti sevmiyordu ve bu yüzden 19 yaşındayken İngiliz pasaportu taşıyan John Steel ile evlendi. Çift daha sonra Kanada'ya göç etti ve Assia, Vancouver Üniversitesi'nde edebiyat okumaya başladı. Aynı okulda ekonomi eğitimi alan Richard Lipsey'ye aşık olan Assia, kocasından boşanıp onunla evlendi.

AŞKLAR VE EVLİLİKLER

Bu arada şiir yazmaya da başlamıştı. Assia 1956'da kendinden on yaş küçük genç Kanadalı şair David Wevill'e aşık oldu. Eski hikaye tekrarlandı, eski koca terkedilip yenisiyle evlenildi. Assia ölürken üçüncü ve son kocasının soyadını taşıyordu.

Wevill çifti, Londra'daki dairelerini kiraya vermek için ilan veren Hughes ve Plath'ın dairesine talip olunca, iki çift arkadaş oldu. Hughes ve Plath diğer çifti Court Green'deki evlerine davet etti. Böylece 1962 mayısında Court Green'de ölümcül bir ilişki biterken, ölümcül başka bir ilişkinin tohumları atıldı.

Plath sürekli başka kadınlarla flört eden kocasıyla genç şairin egzotik karısı arasındaki erotik gerilimi hissetmişti. Assia'ya ilk görüşte vurulan ve sırılsıklam aşık olan Hughes, onunla ilgili gördüğü garip rüyaları anlatan şiirler yazmaya başlamıştı.

Assia'nın, Plath'ın gibi Alman kökenli olmasının yanı sıra babasının Yahudi oluşu da Hughes'u etkilemişti. Hughes Yahudi kültürü, tarihi ve mistisizmine her zaman büyük ilgi duymuştu.

O sıralarda bir reklam ajansında yazarlık yapan Assia'nın inanılmaz cazibesinin evliliğini tehdit etmesi, evde iki küçük çocukla bunalan Plath'ın daha çok acı çekmesine neden oldu.

Kocasının Assia ile düzenli bir ilişkisi olduğuna iyice emin olan Plath çocuklarını da alarak Londra'ya döndü ve 1963 yılında çocuklarını uyutup yanlarına biraz süt ve ekmek bıraktıktan sonra ihtihar etti.

PLATH'DAN SONRA

Assia, Plath'ın ölümünden sonra Ted Hughes ve onun Plath'tan olan çocukları Frieda ve Nicholas ile birlikte yaşamaya başladı. Yalnızlıktan ölesiye korkan Assia, Hughes kendisiyle evlenmeye yanaşmadığı için kocasından boşanmadı, kanunen onunla evliyken Hughes'un çocuğunu doğurdu. Assia'ya derinden bağlı olan kocası David, Hughes'un çocuğuna soyadını vermeyi kabul etti.

AĞIR DEPRESYON

Hughes ile evlenmeyi çok isteyen ve Plath'ın yeteneğini kıskanan Assia, Hughes'un dostlarının ve ailesinin kendisine düşmanca davrandığına inanıyordu.

Ciddi bir depresyona girdi ve hastalığı iyice ağırlaştı. En büyük korkusu sevgilisinin kendisini aldatmasıydı. Nitekim ‘‘Sevgili Ted’’inin, intiharından altı ay önce başka bir kadınla ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Kısacası birbirlerini deli gibi kıskanan iki kadının hikayesi de aynı şekilde son buldu.

 

(Hürriyet’ten bir haber metni, imlası düzeltilmeden alıntılandı)

Yorum (yok) Yorum yaz!

HEY ÖTEKİ, GEBER!*


11/6/2007 · Kategori: dediler ki

 

Ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, kişi tabiatının, kökendeki düşkünlüğünün mahkûmu olarak kalır. Büyük maksatlar taşıyan ya da sadece yetenekli olan insanlar, herhangi bir korkunç cinayeti tasarlıyormuş izlenimi veren harikulade ve gudubet canavarlardır; aslında, eserlerini hazırlamaktadırlar… buna sinsice çalışırlar, şerirler gibi: Kendileriyle aynı yolu izleyen herkesi devirmek zorunda değil midirler? Üretime, ancak varlıkları ya da Varlık’ı, hasımları ya da Hasım’ı ezmek için geçilir. Her düzeyde, zihinler savaşa girişir, iddia içinde gönüllerini hoş eder ve gırtlaklarına kadar buna gömülürler: Bizzat azizler de birbirini kıskanır ve dışlarlar; ayrıca tanrılarda… Tüm Olimposlar’ın salgın hastalığı olan o sürekli kapışmalar bunun kanıtıdır. Her kim bizimle aynı alana ya da aynı meseleye yanaşırsa, özgürlüğümüze, ayrıcaklarımıza, varoluşumuzun bütünlüğüne bir saldırıda bulunur; hayallerimizi ve şanslarımızı elimizden alır. Onu devirme, yerle bir etme ya da en azından horlama zorunluluğu, bir misyon, hatta alınyazısı biçimine bürünür adeta. Sadece imtina eden, kendini hiçbir şekilde göstermeyen kişi hoşumuza gider; ama onun da hiçbir şekilde model mertebesine varmaması gerekmektedir: Kabul gören bilge hasedi tahrik eder ve meşru kılar. Bir miskin bile, miskinliğiyle dikkat çekerse, bunda parlarsa, hiç sevilmeme riskiyle karşı karşıya olur: Kendi üzerine fazla dikkat çekmektedir… İdeal olan, iyi ayarlanmış bir silinmedir. Bunu hiç kimse başaramaz.

Ancak ötekilerin, kendileri de zaferi hedefleyenlerin aleyhine zafer kazanılır ve şöhret bile ancak sayısız adaletsizlik pahasına elde edilir. Anonimlikten çıkan, ya da sadece bunun için yırtınan kişi, yaşamdan tüm vesveseleri tasfiye ettiğini, bir vicdanı olmuşsa bile onu da alt ettiğini kanıtlamaktadır. Adından feragat etmek kendini faaliyetsizliğe mahkûm etmektir; adına bağlanmaksa düşükleşmektir. Dua etmek mi, yoksa dualar yazmak mı lazımdır? Var olmak mı, kendini ifade etmek mi? Kesin olan şey, tabiatımıza mündemiç olan yayılma ilkesinin başkalarının meziyetlerini kendi meziyetlerimizin ayaklar altına alınması gibi, daimî bir kışkırtma gibi gösterdiğidir. Zafer bizim için yasak ya da ulaşılmaz olursa, bunun suçunu ona ulaşanlara atarız; çünkü onların ancak bizim elimizdekini alarak buna ulaşabildiklerini düşünürüz: O bizim hakkımızdır, bize aittir ve bu gaspçıların dalavereleri olmazsa bizim olacaktır. “Mülkiyetten de fazla, asıl zafer hırsızlıktır,”- çabuk öfkelenen kişinin ve bir noktaya kadar hepimizin nakaratı. Tanınmamış ya da anlaşılmamış biri olmaktan nadiren haz alınır; bununla birlikte, iyi düşünüldüğünde, beyhudeliği ve itibarı alt etmiş olmanın gururuyla eşdeğer değil midir bu? Alışılmadık bir ün ve seyircisiz bir şöhret arzusuyla eşdeğer değil midir? Zafer iştahının doruk noktası, en üst biçimi de budur.

Kelime fazla kuvvetli değil: Düpedüz duyularımızda kök salan ve fizyolojik bir gerekliliğe, derinliklerimizin bir feryadına cevap veren bir iştah söz konusudur. Bundan yüz çevirmek ve onu alt etmek için, önemsizliğimiz hakkında tefekküre dalmamız gerekirdi; bunu keskin bir biçimde hissetmemiz, ama tadını çıkarmamamız gerekirdi; zira hiçbir şey olunmadığına kesin bir biçimde inanmak, eğer kendimizi bundan sakınmazsanız, gönül eğlendirmeye ve kibire yöneltir: Hiçliğinize şehvetle sarılmazsanız, onu idrak etmezsiniz, uzun zaman oyalanmazsınız orada… Mutluluğun kırılganlığını herkese duyurmak için yırtınmada da bir mutluluk vardır; aynen, zaferi horgörmek gerektiğini vazederken bunun arzusundan gayet iyi haberdar olmak, boşunalığını ilan ederken onun kurbanı olmak gibi. Elbette ki nefret edileeck bir arzudur bu; ama teşekkülümüzden ayrılmazdır; onun kökünü kazımak için, hem teni hem ruhu taşlaşmaya hasretmek, meraksızlık bahsinde minarelle yarışa girmek, sonra da başkalarını unutmak gerekirdi; zira ötekilerin ışık saçan ve tatmin olmuş mevcudiyetlerinin basit olgusu bile, bize onları süpürüp atmayı ve kendi karanlığımızdan çıkarak parıltılarını söndürmeyi emreden kötü cinimizi uyandırır.

Bizimle aynı devirde yaşamayı “seçmiş olan”, yanımızda koşuşan, ayağımıza dolaşan ya da bizi geride bırakan herkese kızgınızdır. Daha açık sözcüklerle: Her bir çağdaşımız çekilmezdir. Bir ölünün üstünlüğüne boyun eğeriz; bizzat varoluşu bizim için bir sitem ve bir kınama, tevazuun baş dönmelerine bir davet oluşturan bir canlınınkineyse asla. Onca hemcinsimizin bizi aştığını, o tahammül edilmez bariz gerçekliği, içgüdüsel ya da umutsuz bir hileyle bütün yetenekleri kendimize mal ederek ve eşsiz olma avantajını sadece kendimize tanıyarak es geçeriz. Bize denk olanların ya da örnek aldıklarımızın yanında soluksuz kalırız: Mezarlarını görmek ne tesellidir! Bizzat çömez de ancak hocanın ölümünde soluk alır ve serbestlik kazanır. Var olduğumuz müddetçe hepimiz, yetenekleri, çalışmaları ya da marifetleriyle bizi gölgede bırakanların yıkımını dileriz ve hasetten titreyerek son anlarını gözleriz. Filanca, alanımızda bizden yukarı mı çıktı; ondan kurtulmayı dilememiz için yeterli nedendir bu: İçimizde uyandırdığı hayranlığı, ona hasrettiğimiz gizli ve ıstırap verici tapınmayı nasıl bağışlamalı? Acı çekmeden ve terslik yapmadan ona saygı gösterebilmemiz için, azabımızın bitmesi için silinmeli, uzaklaşmalı, kısaca gebermelidir!

 

*E.M. Cioran’ın bir kitabından alınan bu kısa bölüm blog için isimlendirildi (h.ü.) Yazının tamamı “Kinin Serüvenleri”, Tarih ve Ütopya içinde

YAŞASIN CEHALET KAHROLSUN POETİKA


8/6/2007 · Kategori: dediler ki

 

şair adaylarına on altın kural*

 

1. Şiir hakkında -eskaza- söz almak isterseniz, çağdaşlarınızın buna katlanmasını beklemeyiniz.

 

2. Şiir hakkında yazmaya başlarsanız peşinen biliniz ki “arı nasıl bal yaptığını bilmez” geçerli kural gereği şiir yapmanızın düşünce merkezli vb. olduğu söylenecektir. Bu nedenle nasıl yazdığınızı bilmezden geliniz. Böyle esrarlı bir havada bir şamanmışsınız gibi saçma lafları adeta yumurtlayınız. Yazı yazmayınız. Eleştiri hele, hiç yapmayınız. 

 

3. Şiirlerinizi ne uzun ne kısa tutunuz. 55 mısra idealdir ama siz yine de ne olur ne olmaz, 30-31 mısrada bırakınız. Bir nefeste okunmazsa size çok sinirlenirler. Uzun şiirin sadece ölmüş olan şairlerin hakkı olduğuna dair yerleşik bir genel kanı vardır. Bu nedenle yaşarken uzun şiir yazmayınız. Bütün ölü şairler gibi mezara girdikten sonra uzun şiir yazınız. 

 

4. Kadınsanız mümkünse cinsiyetinizi olabildiğince saklayınız. Hatta uniseks bir müstear bulmak en iyisidir. Böylece size pozitif ayrımcılık yapıldığı veya haksız rekabet iddiasını baştan çürütürsünüz.

 

5. Kadınsanız sakın ha protest bir duruş benimsemeyiniz ve haksızlığa karşı düsturlar geliştirmeyiniz. Yazı, sakın ha, yazmayınız. Yazı yazan her kadın, her çağda özellikle hemcinsleri gözünde feminist sayılmıştır. Feministlik demode ise gözünüze kestirdiğiniz uysal biriyle evleniniz, moda olunca boşanınız. Ama en iyisi, şiirde yol almak niyetiniz varsa kesinlikle yazı yazmayınız.

 

6. Yazarsanız da çağlar ötesinden konuşur gibi, aslında yaşayan kimseyi tanımıyormuş ve beğenmiyormuş gibi yazınız. Aksi halde bir “yaşayan”a olan beğeniniz diğer yaşayan herkesin nefretini çekecektir. Yaşayan birine olan olumsuz eleştiriniz ise o kişinin nüfuz alanına göre size düşman kazandıracaktır. Hep kanıtlanmış ve ölmüş ya da kocamış yeteneklere iyi deyiniz. Hiç tufaya gelmeyiniz.

 

7. Bir okur profili çıkartınız ve onların taptıklarına sakın ha dokunmayınız. Bulunduğunuz mahallede muhakkak bir tinerci grubu vardır. Karşılaştığınızda yolunuzu değiştiriniz, kaçınılmaz olarak karşılaşırsanız onlara bir miktar tiner sağlayınız, o sırada sağlayamıyorsanız ileriye dönük potansiyel tiner sağlayıcı olarak görününüz. Aksi halde biliniz ki mahalle sınırları içinde bir tinerci insafına emanetsiniz. 

 

8. Madem yazacaksınız şunu unutmayınız: Yazılarınızda dipnot kullanmayınız. Başkalarının fikirlerini çalınız, yağmalayınız ama belirtmeyiniz. Dipnot, yazılara akademik bir hava verir ve şairlik -yani o karnından laf yumurtlama hali- şaibeli hale gelir. Siz gelin, en iyisi ya vazgeçin yazmaktan ya da böyle buğulu ne dediği belli olmayan şiir gibi şeyler yazınız.

 

9. En iyisi hiç yazı yazmamaktır. En güvenlisi budur. Şairin cahili ve az yazanı makbuldür. Hem nesre bulaşmayan şair, “potansiyel destekçi” maskesiyle çok iş yapacaktır. Kimse atını kaptırmak istemez, kimse piyonun arkasından da ağlamaz. Ama savaş sürer. Oyunsa çoğunlukla piyonlarla başlar. İki taraf da sevsin sizi, piyon olunuz. Cici ve uslu piyonlar olunuz. Kale önünde bekletilen, arkasından ağlanmayacak olan ama icabında lak diye karşıya sunulan cici bir piyon. O zaman göklere çıkartırlar sizi.

 

10. “Israr ediyorum illa yazı yazacağım” diyen varsa, son bir uyarı: Yazılarınızda bol bol anlatım bozukluğu yapınız, imlâyı mahvediniz, mesela bizzat ile bizatihi sözcüklerini birbirilerinin yerine kullanınız; ama sakın citizen sarı çizmeli mehmetin bilmediği kelimeleri kullanmayınız. Sözcük dağarcığınızı 100 sözcüğe indirebilirseniz ne mutlu şairim diyene!   

 

* Olay 17. yüzyıl … ülkesinde geçmiştir, kasabanın ve köyün adı ise şimdilik gizli tutuluyor, bunu yazan elli yaş bunalımında şiir dostu bir kasaba rahibi olabilir, adını şimdilik gizli tutuyoruz. Şaire tavsiyeleri konusunda hiçbir sorumluluk almıyoruz.

HÜKMÜ ZAMANDAN BEKLEMEMEK GEREKSE DE


26/5/2007 · Kategori: dediler ki

“Tarih gibi, şiir tarihi de geriye döndürülemez. Tekrarlanmaz asla. Bu gerçeği ancak fenomenolojik örneklerin bağımsız bir gözleminden dışarı çıkmayan tarih dışı (ahistorisch) bir düşünüş görmez; hâlâ tedirgin edici modern şiirin dişlerini söküp onu ehlileştirmek gibi bir niyet de yok değildir bu görmeyişte.

“Modern şiir süreci on dokuzuncu yüzyıl ortasında ürünlerini vermeye başlıyor. İlk savaşçılarının kimler olduklarını başta söylemiştik. Bu liste geçici niteliktedir, bütünlenip düzeltmeler yapılabilir üzerinde; Gerard de Nerval’la Edgar Allan Poe, Emily Dickinson’la Jules Laforgue, Alexander Block’la William Butler Yeats bu listede yer alabilir; ama modern şiirin önemli öncüleri de işte bundan fazla değildir. Yirminci yüzyılın ilk on yılına kadar modern şiir sayıları pek az seçkin kimselerin, yani işte Brentano’nun önceden haber verdiği “derin düşünüşlü tek kişilerin” uğraşı konusuydu. Bu kişiler arasında kimi ilişkiler kurulabilirse de, eserlerinin topluca bir bütün (kontext) oluşturduğundan söz açılamaz. BU sanatçılardan her biri düşmanca bir zamanda bir başına kalmış ve sonraki zamanlarda eriştikleri ünün karşılığını tek başına kalmalar ve aşağılanmalarla ödemişlerdi. Tarihin ses vermeyen mekânı, yani gelecek içersine seslenmişti bu şairler.” (Hans Magnus Enzensberger)

 

Hans Magnus Enzensberger,Varşova, Polonya, (20.05.2006)

 

Türkçedeki eserleri; Titaniğin Batışı, Bütün Şiirlerinden Seçmeler, Körler Alfabesi, Sayı Şeytanı, Ah Avrupa!, Havana Duruşması, Anarşinin Kısa Yazı Buenaventura Durriti'nin Yaşamı ve Ölümü, İç Savaş Manzaraları. Alman yazar, 1929 Kaufbeuren doğumlu. Münih’te yaşıyor.

ŞAİRİN KULAĞINA KAR SUYU


20/4/2007 · Kategori: dediler ki

 

“Türk milleti, nasıl Avrupa beynelmilelliği içinde diğer muasır milletlerden hemen hemen farksız fakat hususî harsına ve şahsiyetine malik bir surette yaşamağa namzet ise; Türk edebiyatı da, diğer milletlerin edebiyatı gibi, şeklen onlardan farksız, fakat ruh itibarile kendi şahsiyetini en yüksek derecede gösterir bir mahiyet almağa mecburdur.”

(...)

“Şinasi ile Kemal, Fuzuli ile Nedim’e nispetle, çok aşağı sanatkar idiler; öyle olduğu halde, eski edebiyatı ve eski edebiyat telâkkilerini bir hamlede yıkmağa muvaffak oldular. Tıpkı bunun gibi, Fikret, Hâmid fevkinde bir şahsiyet olmadığı halde, o devri kapatarak nazımda büsbütün yeni bir devir açtı.”

(…)

“Yüksek ve hakiki sanat ona derler ki, hayatı, bütün genişliği ve bütün samimiliğiyle karşısındakine duyurabilsin! Ancak tasannuun bittiği yerde sanatın başlayabileceğini, nedense, hâlâ anlıyamadık.”

 

(M. Fuat Köprülü, Bugünkü Edebiyat, İstanbul: 1924)

 

CESARETE DAİR SIKI BİR YAZI


1/4/2007 · Kategori: dediler ki

cesarete dair aşağıdaki boşluktan daha sıkı bir yazı görürsem buraya almayı istiyorum - bir boşluk kapatmaya değer olunca kapatılmalı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::