RÖNTGENCİLER İÇİN ŞİİR


24/7/2009 · Kategori: deformasyon deyince



“Michel Thevoz, (…) Ecrits Bruts (1979) adlı çalışmasında, bazı akıl hastası metin örnekleri yayınlamıştır. Bu insanlar kendilerini toplumdan, toplumun kurumlaşmış değerlerinden ve gayet tabii toplumun mutabakata dayalı dilinden kopararak ayırmaktadırlar. Hepsi hastaneye yatırılmıştır (gayet tabii, bu bir kriter değildir) ve onlardan biri (Laure) Aziz Peter’ın karısı olduğunu öne sürmüştür. Burada, hiçbir şekilde yargılama yapmıyorum. Fakat bu zayıf metinler sadece bütünüyle referanssız kekelemeler, kelime tahrifleri ve ses bileşimleridir –saf ses tekrarlarıdır. Ve entelektüeller bu tür metinlere dört elle sarılarak onların ‘devrim’, kurumlaşmış düzenden bir kopuş, dilin baskısı aleyhine bir argüman, akademik kültüre direniş eylemi oluşturduklarını ilan ederken, ben bu entelektüellerin ödlek, aciz röntgenciler olduklarını öne sürüyorum. Bu amaçsız metinlerin ve bu metinlerin ‘birincil’ karakterinin ‘diriliğini’ ilan etmeye çalışmak boşunadır. Aksine bu metinler, dile getirilemez bir sefaleti, acizliği ve felaketi ele veren metinlerdir. Bu nedenle onları yazan insanlar sevilmeli ve anlaşılmalıdır. Fakat bu metinleri yüceltmek ve güçlü olduklarını düşünmek, sözün ölümünün entelektüeller arasındaki göstergesinden başka bir şey değildir.” (Jacques Ellul)

Yorum (yok) Yorum yaz!

SADAKATSİZ SADAKAT


16/7/2009 · Kategori: deformasyon deyince

“Dil üzerinde herhangi bir etkimiz olacaksa, bunu incelikli bir şekilde, saygısızlık ederken bile onun gizli yasasına saygı göstererek yapmamız gerekir. Sadakatsiz sadakat budur işte: Fransızca’ya şiddet uyguladığımda, bunu, bu dilin hayatında, evriminde bir emir olarak gördüğüm şeye karşı saygı göstererek yapıyorum. Fransızca’nın ‘klâsik’ sentaksına ya da imlâsına, sevgisizce, erken boşalan ergenler gibi, Büyük Fransızca dili, her zamankinden daha dokunulmaz olarak onların işlerini bitirmelerini seyrederek bir sonrakinin gelmesini beklerken, tecavüz ettiklerini sananları okurken gülümsemekten, bazen de hor görmekten kendimi alamıyorum.” Derrida

Yorum (yok) Yorum yaz!

GÖRSEL DÜZENDE KAFKA’NIN YERİ


4/10/2008 · Kategori: deformasyon deyince


Ntv yayınları klasikleri çizgi roman şeklinde basıyor. Ancak çizgi Dava’yı (Montellier-Mairowitz) kitapçıda sevinçle kaparak eve getirişimin ardından daldığım uykudan can sıkıntısıyla uyandım. Dava’nın benim bildiğim en az 3 film uyarlaması var. Biri Orson Welles tarafından yapılan. Kitapların filme çekilişinde kitabın kaynağı olduğu yeni bir eser yaratılıyor, başarılırsa. Aktör ve aktrislerin de katılımının etkisiyle biçimlenen bir tür performans.



Ancak çizgiroman, bir romandan kalkış yapılmışsa kitaptaki bazı bölümleri sadece resme döküyor. O, artık başka bir eser denebilir. Çizgiromana dönüştürülen bir romanda dönüştürücünün buyurduğu okuma/bakma biçimini benimsemem gerekir. Bir yorum denebilir ona. Örneğin; Macbeth’i renkli basarken Dava’yı Siyahbeyaz basmak, K.’yı Kafka’ya benzeyen bir yüzle göstermek yorumlama seçimidir.

Anonimleşen sözlerin veya yazıların gürültüye dönüşmesi de uzun sürmüyor. Üstünden zaman geçerek klasikleşen yazarları bekleyen kader bu. Çizgiromana dönüşmeyi kastetmiyorum tam olarak. Özetlenerek berbat öykülere dönüştürülen klasikler, bu versiyonları ile tanınıp yaygınlaşırken olan şey de bu. Ancak Kafka’nın iletisine güzelliğini veren belirsizliğin çizgiyle ortadan kaldırılışında yok olan şey tam olarak nedir, kafa yormaya değer. 

Ben Kamuran Şipal çevirilerindeki humour’u daima Kafka’nın üslubu ile birleştirerek okumuşumdur. Çizgiroman Dava’da suyu bulandıran o çeviri yok bir kere. Roman akışı, görsel düşünme biçimine uydurularak bölümlere ayrılmak zorunda kalınmış. Her şey basite indirgenebilir, buna inanırım, ama Kafka’nın bileşikliği basitleştirilmeye dirençli olup dağılmaya müsait. Yekpare bir amaca yönelik değil çünkü.  

Yazıyla ifadeden resimle ifadeye geçişte önemli olan, alımlayan kişi açısından sözcüklerle temasın azalışının giderek alışkanlıklarda köklü değişikliklere yol açacağıdır. Şöyle ki, gördüğü ve okuduğu Dava, sadece okuduğu Dava karşısında daha kolay kavranabilir olabilir. Orada anlatılmak istenen duruma daha erken ulaşabilir okur. Dilin kullanıcı açısından önemli bir özelliği, bir sözcüğün kullanma sıklığına bağlı olarak kullanıcının dağarına yerleşmesidir. Okur resimle özetlenen her durum veya enstantaneyi kavrar ama sözcüklerle aktarmaya geldiğinde mutlaka bir önceki dağarına başvuracaktır. Görsel düşünme biçimi, bu bakımdan giderek dilden arıtılmış, anlamak isteyene açık çek veren, yeniden sözcüklerle üretilme konusunda ise isteksizdir.  

Birkaç ay içinde 3. Basımı yapılan çizgi Dava şu cümleyle bitiyor: “Sanki bu utancın o öldükten sonra bile sürmesi gerekiyordu.” Buradaki utanç “görülmüş” olmaya indirgenmenin bir yansıması olarak “yargılanmış” olmanın ve “şeyleşme”nin utancı. Okur da bunu yapar yazara, her zaman. Evraklarını yakılsın diye arkadaşına veren bir yazarın kehaneti gibi bir saptama: Utanç. Okur bakar görür kınamaz belki ama yargılar. Yazdıklarına müdahale edemeyeceğin bir zamana kadar o mührü gerisin geri yapıştırma şansın vardır; ama bir kere ölünce sonuna kadar didiklenmeyi de göze almak gerekir. Kafka daima bir karikatür olmaktan fazlasıdır ve Dava sürüyor.   



Yorum (yok) Yorum yaz!

NECATİGİL'DEN BİR ŞİİR, KAPATILMIŞ BİR MEKÂN VE MEKÂNIN DEFO


12/3/2008 · Kategori: deformasyon deyince

Mekân, Bacelard-Lefebvre çizgisinde düşünerek söylersek “boş ve masum” değildir. Herhangi bir mekânın özel bir konuma yerleştirilmesi kesinlikle iktidar söyleminin içine yerleşmekle eşanlamlıdır. Mekânın sağının solunun kapatılarak kamusal alandan ayrılması ise bir ethos seçimi yapmaktır. Necatigil’in “Evler” şiiri bu bağlamda çok tipik bir örnektir. Şiiri buraya peyder pey alarak hem irdeleyelim hem de deforme ederek yeniden yazalım. Böylelikle kapalı bir mekânın açılışının parodik bir şiiri doğuruşu da izlenebilir.[i] Burada önemli olan yeni şiirin başarısı değil, eski şiirin eril iktidarının söylemini çökertmektir. Şairin, evin normalde akışkan olan coğrafyasını donduran, canlı enerjiyi soğuran tabutumsu bir varlık olarak gören bakış açısını yerinden etmektir. Diğer bir deyişle; parodinin ikincil işlevi yürürlüktedir. Şayet söyleminden güç koparmayı dilediğimiz başarılı bir şiir seçmek isteseydik bu defa deforme etmeyi seçeceğimiz şey söylem değil sözdizimi olabilirdi. Şunu da eklemekte yarar var, burada yapılmak istenen şairin şiir çabasını alt etmek değildir; onun şiirde inşa etmeye çalıştığı muktedir bakışın elçiliğini tahrip etmektir. Bu nedenle şairin üslubu ve kipleri saklı tutuldu.

 

Bir Deneme: Necatigil’in “Evler”i ve “Evleşmeyen”[ii]

1. Necatigil’in “Evler” şiirinin ilk kısımda basit bir ev tanımı yapılıyor: “İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar. / İrili ufaklı, birbirinden farklı, / Ahşap evler, kagir evler yaptılar. / Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu, / Evlerin içi devir devir değişti / Evlerin dışı pencere, duvar.” Biz de bir tanım bölümü yazalım, ama evi kapalı bir bütün değil açık bir yüzey olarak düşünelim, şöyle:

 

Evler

Evleşmeyen

Kutu – kapalı – iç ve dış arasında katı bir tabaka

Yüzey - esnek tabaka, iç ve dış bileşik kaplar gibi geçirgen

 

İnsanlar birer çukur bile olsa bir yere kapandılar

Soğuktan donmamak için bile olsa sırf

Kapattılar dört yanını bir karakutu

Sanılabilir giz ve örtü falan feşmekan
Oysa açıldıkça kapısı görünüverdi içi elde değil bu

Bir içi varsa artık bir içi yoktu bir yüzeydi sadece

Derinliği olmayan bir kabuk bir nasır bir deri lezyonu

               

2. İkinci kısımda evin içersindeki canlıya dair bir tanım var: “Vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde / Kalbi kara insanlar oturdu./ Gündelik korkuların çökerttiği evlerde / O fıkara insanlar oturdu.” Biz de bakalım bu canlıya:

 

Evler

Evleşmeyen

İki insan tipi, nitelikler keskin biçimde ayrılmış: Zengin ve kalbi kara

Yoksul ve gündelik korkular içinde

İnsanın koşullara göre niceliği değişse de hep mevcut yanı: “İnsan insanın kurdudur” (Hobbes)

 

Yoksul olsa da kişi baraka olsa da evi

Girince evine hükmetti dişisine

Ev bir yönetme merkezi oldu

Erkeği fakirse de

 

3. Evde zamanın etkisi “Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,/ Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi./ Kimi hayata doymuş göründü,/ Bazılara zamana uydular./ Evlerin içi oda oda üzüntü,/ Evlerin dışı pencere, duvar.”

 

Evler

Evleşmeyen

Kutuda saklanan şey: duygu

Kutuda zamanın etkisi: eskime

Saklanamayan şey: tecessüs ve ayıplama kösnüsü

Zamanın etkisi: dışarıya kaptırılan çocuk

 

Bir züğürt tesellisi
Evlerin karanlığına sığınmak
Ana rahmi gibi kavradıkça çıkışında sancı

Ev boğdukça güçlenen bir iktidarı

Penceresi dikizin siperi

Bir yaşlı kadın oğlunu çağırır durur gelmez oğlu

Pencere haset bakışın kıyımcı gözü oldu                       

 

4. Evin iki yönlü işlevine dair basit bilgi aktarımı “Evlerde saadetler sabunlar gibi köpürdü: / Eve geldi bir tane, nar gibi, / Arttı, eksilmedi. / Evleri felaketler taunlar gibi süpürdü. / Kaderden eski fırtınalar gibi, / Ardı kesilmedi.”

Evler

Evleşmeyen

İçeridekinin iki çeşit kaderi: saadet, felaket

Eşikte salınan kişinin kaderinin olumsallığı

 

Köpüren bir saadetin taşması nasıl olur

Bir tabut gibi çakılmışsa kapılar

Çürür rüya kardelen filan varsa don vurur

Bir evi diğerine bağlayan gizli bir geçit var ki

Tevrat’a konu olur komşunun karısı da

 

5. Aile içi dirliksizliğin sebebine dair ezber üzüntüler; “Evlerin çoğunda dirlik düzen / Kalan bir hatıra oldu geçmişte. / Gönül almak, hatır saymak arama. / Evlatlar aileye asi işte, / Bir çığ ki kopmuş gider, üzüntüden. / Evlerde nice nice cinayetler işlendi, / Ruhu bile duymadı insanların. / Dört duvar arasında aile sırları, / Bunca çocuk, bunca erkek, bunca kadın, / Gözyaşlarıyla beslendi.”

Evler

Evleşmeyen

Özne: ebeveyn

özne: evlat

 

Hatırını sayar babanın, evin tek oğlu

Sulbünün goncası sayar baba da bu oğlunu

Olmasa ebter diyeceklerdi ona soyukesik bir adam

Kızları sürdürmez ki soyu miras helal   

Dense de kıza miras hiç helal olur mu

 

6. Emek sorunsalı: “Çocuklar, büyük adam yerine evlerin kiminde:/ Çocukları işe koştu kalabalık aileler. / Okul çağının kadersiz yavruları, / Ufacık avuçlardan akşamları akan ter, / Tuz yerine geçti evlerin yemeğinde.”

Evler

Evleşmeyen

Zulmün kaynağı: çocuklara zulüm, suçlama minimal sisteme (aile) yöneltiliyor. Yoksulluk kader.

Zulmün kaynağı: baba ile temsil edilen erk

 

Hey yavrum ekmeğin derdi büyük ve kutsal

Peki sana bir soru: babalar da

Baba olmadan önce bizim gibi insan mıydılar?

 

7. Çeşitli sorunlar: “İnananların kaderi besbelli evlere bağlı, / Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar, / Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı. / Bazıları özlediler daha yüksek hayatı, / Çırpındılar daha üste çıkmaya / Evler bırakmadı.”

 

Evler

Evleşmeyen

Ev: simge

İşaretler: sosyal göstergeler

Ev: malzeme

İzler: kaçış çizgisi

 

Masum değildir ev, kıskacına alır

Ama evi de fazla zorlamamalı
Nihayetinde hepsi bir malzemeye bakar

Demir de olsa ahşap da insanı sıkar kapalı kapı 

Faş olursun aleme nukuş-ı alem sana bir açıldı mı

 

8. Çözülüş sorununun yorumu: “Yeni yeni tüterken ocakların dumanı / Kadın en büyük kuvvet erkeğin işinde / Erkekleri kaçtı, kadınları kaçtı / Evler dilsiz şikayet kaçmışların peşinde.”

Evler

Evleşmeyen

Ev masum bir kutu

Ev direnme alanı olamamış, masumiyetini yitirmiş

 

Bir evden kaçan varsa o eve sorsunlar

Olabilmiş mi hiç bir direnme alanı

Sorsunlar kalanlara olmuşlar mı bir defa

Geri dönenler için su sızdırmaz bir çatı

 

9. Evi bir paylaşım malzemesi olarak görür: “Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı, / Kulübeler, evler, hanlar, apartmanlar / Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı / Ama size hiçbir hisse ayrılmadı / Duvar dipleri, yangın yerleri halkı, / Külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar.” Oysa ev kurulan bir şeydir.  

 

Evler

Evleşmeyen

Ev: sahip olma arzusunun nesnesi, mülk

Ev: işlevsel bir makine

 

Bir adı yok evsizlerin evsiz denir onlara

Çalı çırpı taşıyacak dişisi olsa

                                                                                            

Ha bakın görmek için savaşçısını

Hangisi yaman hele bir çalın da yumurtasını



[i] Burada deformasyon girişimi şiirin söylemine yöneltiliyor, sözdizimine değil. Bu açıdan çoksesli şiirin “mekân-yerinden edilmiş etik” ilişkisine de oldukça basit bir örnek sergilenmesi arzu ediliyor.

[ii] Tırnak içinde “/” ile ayrılmış mısralar Necatigil’e ait. Alt alta dizilmiş mısralar bu deneme için tarafımdan yazılmış “evleşmeyen” şiirine ait.


HAYRİYE ÜNAL

CAHİT ZARİFOĞLU HİPOTEKST


12/3/2008 · Kategori: deformasyon deyince

Hipoteksti alt-metin olarak çevirmekte yarar var. Ancak ifade edilmemiş ikincil anlamlar olan subtext için de Türkçede alt metin denmektedir. Biz araya “-“ koyarak farkı belirtelim.[i] Ancak sonuçta hipotekst bir subtexti de bulgulayabilir. Hipotekst, bir biçimsel dönüştürüm işlemidir. Bağlantılı metin üretmece oyunu olarak da tanımlanabilir. Bir metni ikiye ayırmak veya eksilterek dönüştürmek çok sayıda olasılığa bağlıdır. Eleştirel bir bakışla yapılabileceği gibi bir saygı ifadesi olarak yapılabilir. Özellikle ikinci durumda bunu bir okuyucu hakkı olarak görmelidir. Her okuyucu bir metni okurken zaten bilinçli ya da bilinçsiz çeşitli eksiltiler yapar. Bunun kağıt üzerinde uygulanmasında ise ya bir eleştiri belirir ya da farklı bir anlam ortaya çıkarılmaya çalışılır. Bu anlamın ortaya çıkarılmasında bilinen yazma ediminden ayrılan tek fark malzemenin tamamıyla başkasına ait oluşudur.

Şair ve yazarlar aslında her yazma ediminde kendi eserlerini, kurguladıklarının olası bir alt-metni olarak ortaya çıkarırlar. (Genette bunun pratik örneklerine intratext: iç-metin der.) Belirsiz sayıda kaynağı anıştıran bir üst-metinsellik[ii] de bunun eşliğindedir. Bu anlamda her yazarın kendi eserine çeşitli olasılıkları gözeterek alt-metinler üretmesi asıl metnin çoğul okumaları için çok yararlıdır. Böylelikle kendisinin eleştirmeni olarak kendi sanatının dikiş yerlerini de iyi bilme şansı olacaktır. Bu deneme için çoğul okumalara uygun bir şiir yapısı olan merhum Cahit Zarifoğlu’ndan rasgele bir şiir seçtik. Zarifoğlu şiirinin kurmakla yıkmayı iç içe geçirmiş yapısı her şiirin çok sayıda alt-metni oluşturulabileceği düşüncesi de veriyor. Olasılıklardan herhangi bir alt-metni örnek olarak uygulayalım.



[i][i] Mehmet Rifat altmetin der.

[ii][ii] Hypertextuality: geçişken metinsellik de denebilir. Şimdilik hypertexti genel ağda geçerli olan bir medya terimi olarak algılamayalım. Bu anlamda çokortamlı metin demek doğru olacaktır. Biz şimdilik edebiyat sınırları içinde kalalım. Bu terim ilk kez Gérard Genette tarafından 1982’de yayımlanan Palympsest kitabında ortaya atılmıştır. Metnin, yazara açık uçlu düşünebilmeyi sağlayacak ve çeşitli şekillerde uygulamaları geliştirilebilecek bir özelliğine dikkat çeker. Çoksesli şiirin diyalojik yapısını kurarken ihmal edilemeyecek olan ve aynı zamanda eleştirel bir metottur. Ancak bir aşama olarak görülmelidir. Bu kavramı tartışmak apayrı bir yazı konusu olduğu için ekleyip geçelim: Edebiyatımızdaki ilk basit uygulamaları için Cöntürk’ün hipertekstlerine bakılabilir. Bunları yayıma hazırlayan Ege Berensel’in sunuş yazısı da kavramın kısa tarihçesini içeriyor. Çağının Eleştirisi, II. Kitap, YKY 2006, ss. 625-753.


HAYRİYE ÜNAL

 

BAŞIM EĞİK DİLİM KAPALI GÖZLER KANÇANAĞI ANLAMINDA (hipotekst)

Asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri

Haritaları üzerine bezlerin atılması

Lambaların kısılması

Kadınların bir vakit konuşmadan

Yaşaması gerekebilir

Ve açılabilir görüntümüz Sahnemiz Perdemiz:

Hergün bir miktar kros boksit asit

Ve arenamız

Dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

 

Baş efendimiz

Görüntümüz

Sahnemiz

Perdemiz

 

Eğer dualanmasaydı sesimiz

Eğer yaradandan o güzel ağız

Açık ve seçik

Dilemesiydi demeseydi

“Allah

Sesinizi

Mağrıptan Maşrıka Kadar Duyursun”

Düşünmezdim üzerinde

Binmezdim deli deli koşan küheylan

 

Bildim Sensin Sen Sen

Diri Diri Diri Şahım

Diri Şahım Diri Diri

Dirilt Alemi Alemi Alemi Alemi

 

Çünkü dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır

Bunların üzerine ezan

Ucu sancılar vuran

Bir kırbaç olmalıydı

Her duyan

Bağrını açmalıydı akan kanı da sevdayı da yorumlamaya almalıydı

Hayır dokuzyüz

Milyon müslüman

Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA BEN

 

Elim dizlerime Vur Kalk

Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk

Yumruklar dizlere vur vur

AMA BEN Ama ben Ama ben Ama ben

 

Korku gerek tenlere etim kalbur

Deşer bakışın kıyar da kıyar

 

Korku gerek reca gerek

Yanlış anlaşılmış olabilir

Sesini duyuyorum kendimin/kelimeler kendinden emin değil

 

Yanlış anlaşılmış da olabilir

Aklım başımda mı! Değil

 

Ve sesimi duyuyorum

Kaburgalarımın gelip artık kavuşamadıkları iniltiden

-Kulun korktuk şerrinden

Ağzımız yerlerde kaldı gerçek dilimizden akmadı

Kuldan korkarken gel zaman git zaman

Bir hayat ki haşa korkmadan yaradandan

Ama elbet ruhumun vazgeçilmez akışı baş çarptığım kayalıklar
Irmaklarımın altından akan ırmak

Sandal sefalarım Marmara toprakları

Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

 

Dilediğim en güzel hayat

Çöplerin içinde rüya aradım

Düştümse eğer sana bakarken düştüm

 

Sen dinç zaman

İşte kuluçkan

Bereketle taşan yağ küpleri gibi

Parmaklardan akan çeşmeler gibi

 

İşte sinem kalabalık ve kendine zinde

Kullardan pervasız nesillerden biri

 

Aha Şeyhefendim Aha yüreğim

Göz kapanır akıl susar susar akıl

İstersen haydi haydi haydi

Yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

 

Çehrenden o azgın maskeyi dök

O evleri kedere boğ

Nasıl olsa her kucaklandığın dalgada

Bir gemi kadavrası gibi ikiyüz yıl parçalandın

 

Mahşerinde uyanacaksın

Ağzının

 

Korkuyorum o nedenle

Başım eğik

Dilim kapalı

 

BAŞIM EĞİK DİLİM KAPALI GÖZLER KANÇANAĞI ANLAMINDA

Asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri

rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

Sahnemiz

Açık ve seçik

Bildim Sensin Sen Sen

Dirilt Alemi

Çünkü dokuzyüz milyon rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır

üzerine ezan

sancılar vuran

Bir kırbaç

vazgeçmiş olabilir AMA BEN

 

Eller Dizlere Vur Kalk

 

Korku gerek tenlere

reca gerek

Sesini duyuyorum kendinden emin değil

Yanlış anlaşılmış da olabilir

 

Ve sesimi duyuyorum

baş çarptığım kayalıklar

söyle yüzüme karşı neyi inkar ettim

Düştümse eğer sana bakarken düştüm

 

Sen

İşte

Bereketle taşan

Parmaklardan akan çeşmeler gibi

 

İşte kalabalık ve kendine zinde

pervasız nesillerden biri

İstersen haydi

Yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

 

o azgın evleri kedere boğ

Bir gemi kadavrası

Mahşerinde uyanacaksın

eğik

kapalı