ROMANDA BİREY VE TOPLULUK / MİCHEL BUTOR
6/7/2007 · Kategori: esinleyici metinler
Çoğu kez roman, sözcüğün günümüzdeki anlamı ile, yani Batı'da Cervantes ile ortaya çıkan biçimi ile, destana karşıt tutulmakta ve destanın, bir topluluğun serüvenlerini, romanın ise bir bireyin başından geçenleri anlattığı söylenmektedir; ama en azından Balzac'tan bu yana, romanın, vardığı en yüce biçimler içinde, bu karşıtlığı aşma ve bireysel serüvenler aracılığı ile bütün bir toplumun devinimini anlatma savında olduğu bilinmektedir; böylece, roman aslında, toplumun bir ayrıntısından, dikkate değer bir noktasından başka bir şey olmamaktadır; çünkü, toplum adını verdiğimiz bütün, - onu gerçek anlamı ile kavramak istiyorsak - yalnız kişilerden değil, aynı zamanda, her türlü özdeksel ve kültürel nesnelerden oluşmuştur. Bundan ötürü, benim burada biraz olsun aydınlığa kavuşturmaya çalıştığım şey, yalnız, romancının bize sunduğu öykünün içindeki topluluk ve kişi arasındaki ilişki değil, aynı zamanda, buna bağlı olarak, yapıtının, doğduğu ortam içindeki bu türlü ilişkiler bakımından etkililik derecesidir.
Kahramanlık öyküsü olan Ortaçağ destanı, Sınıfları arasındaki sınırlar kesinlik ve açıklıkla çizilmiş, bir başka deyişle, içinde soylular bulunan eski düzen bir toplumun malıdır. Toplumu meydana getiren bireyler bütünü içinde, tamamen sınırlı, herkes için belli, herkesçe bilinen, yönetimi elinde tutan bir alt topluluk belirmektedir. Bu topluluktan olmayanlar silik durumdadırlar, bir başka deyişle, yalnız yakınlarınca tanınırlar; oysa soylu kişi, ülkesinde ve komşu ülkelerde oturanlardan bu niteliğiyle saygı görür. Soylu kişinin sözü geçerliği ününe dayanır; kendisi, yurt dışında tanınan eyaletimizin belli bir parçasıdır; bizim, başka ülkelerde oturanlar gözünde varoluşumuz da bundan ileri gelmektedir. Bu soylu kişi olmasa, bizi tanıyan, bilen olmaz; hiç hesaba katılmayız. Öyleyse, bir başka soyluya bağlanmamız, bir başka eyalette toplanmamız gerekir; kendimizi artık bunlardan ayrık tutamayız.
Demek ki, eski düzendeki hiyerarşi yalnız siyasal değildir, her şeyden önce, bilimsel bir anlam taşır; bilek gücü ve buyurma ilişkileri, temsil ilişkilerine bağlıdır; soylu kişi, bir "ad"dır.
Şurası iyi bilinmektedir ki, salt bilek gücü, şiddet, hiç bir zaman soyluluk kazandırmaz. Pazusu güçlü bir köylü, bir ormanın köşesinde, genç efendisini öldürse, arkadaşlarınca hiç de bu soylunun yerini alacak biri olarak selâmlanmaz. Eylemi, saçma ve anlamsız bir kıyadan başka bir şey değildir. Bilek gücünün herkesçe bilinmesi için, savaş alanı, ya da, bunun olmadığı yerde, teke tek vuruşma gibi ün kazandıran bir ortam, bu gücün "ad" durumuna gelmesini sağlayacak bir ortam gereklidir.
Gerçekten de, savaş alanında en güçlü vuran kişi, çevresindekilere yardım edip, küçük bir birliğin başı olacaktır; ama ölünce, bu birlik dağılacaktır. Silâh arkadaşlarının da dayandığının bilinmesi için, içlerinden birinin dayandığının söylenmesi yetecektir.
Demek ki, arkadaşları onun aracılığı ile belirlenmiş oluyorlar. Kendi adına konuştuğu zaman, ötekiler adına da konuşmuş olur; aynı şeydir bu. Onu bir yana itip, arkadaşlarım bir birlik olarak öbürlerinden ayırt etmenin olanağı yoktur. Shakespeare, Kleopatra'ya Mısır, Fransa kralına Fransa, Kent düküne Kent demektedir. Süzerenle vasal arasındaki ilişkide "ad", alışılmış bir yol rolü oynar. Fransa kralı dendiğinde, Fransa sözcüğü, oradaki kişileri ve zenginlikleri belirtir; ama buna karşılık, Fransa halkı ya da zenginlikleri denecek olursa, Fransa sözcüğü, kralı belirtir. O halde, pek haklı olarak, böyle bir kapsam içinde, bir ülkenin tarihi, bu ülke krallarının tarihi, bir savaşın öyküsü de, büyük komutanların kahramanlıklarının öyküsü olacaktır.
Bir soylunun adı söylenir söylenmez, ardından hemen ortaya çıkan şey, oturan insanlarıyle bu topraklar, kendisine bağlı bu kişiler gibi bu adın belirlediği her şeydir; bütün bunlar, bir arka plan, bir gölge gibi görünür, ad ise bunlar üzerinde ışıl ışıl parlar. Ama aynı zamanda, böyle bir fonda üste çıkan, ün kazanan, bir kimlik kazanan, tanınır duruma gelen her şey, bütünde bir çözülmeye, parçalanmaya yol açar. Kişinin kendi üzerine çevirdiği ışık, çevresindekiler üzerine yansır. Gösterdiği bu ayrılık, salt kişisel kalamaz; bu, o zamana dek ortaya çıkmamış olan bir topluluğun ayrımlaşmasıdır (farklılaşmasıdır). Yeni bir eyaletin varlığı tanınmadan yeni bir soylu olamaz.
Böylece yeni bir bölgenin adı olan soylu kişi, artık adını taşıyan her şeyi, özellikle bu adın belirtmeye yaradığı ailesini kendi ardından sürükler. Bu olay, bugün bile bize yabancı değildir: Büyük bir ailenin içinde, ikinci dereceden toplulukları ayırt etmek için, en yakın, en tanınmış kişinin adından yararlanılır: dedeler, nineler, dayılar, teyzeler, yeğenler, birbirlerine Henrilerden, Charleslardan haber sorarlar, öte yandan ise, Madeleinelerde, Genevievelerde ne var, ne yok denir. Ün yapan kahraman, bu tanınma olayı içine karısını ve çocuklarını da birlikte sürükler. Ötekilerin karı ve çocukları tanınmazken, onunkiler tanınır. Bu hücre tümü ile öne geçer.
Böylece, tüm toplum herkesin bilincinde yeniden yapılaşmış olur; bunun sürebilmesi için de, soylu bir yerdeki, gerçek bir yerdeki her türlü bilek gücü gösterisinin, bir adın kökleştirilmesine uygun düşmesi, her iyi askere soyluluk verilmesi, öte yandan, savaşta olmasa bile, en azından bir teke tek vuruşmada, ya da, hiç olmazsa bir düelloda bilek gücünün, yiğitliğin gösterilmesi olanağının, bir adın kazanılmasına yol açması gerekir. Bu olmayınca, o kişilerin neden o adları taşıdıkları artık anlaşılmaz olur. Soylu, bu nedenle, adının ününü sürdürmek zorundadır; yaşamının, kahramanlıklarının kendisiyle' belirttiği şey arasındaki mecazlar dolaşımını desteklemesi gerekir.
O zaman, destanın, böyle bir düzenin dengesinde ne gibi bir rol oynayacağı pek iyi anlaşılmış olur. Bunalım ya da patlama dönemleri dışında, falanca ailenin, bütün bir halka adını vermiş olmasını burada anmak yerinde olur. Bir eyaletin simgesi olan, dük, kont, ya da marki, pek uzun bir süre komşu ülkelerde kendinden söz ettirmemişse, bütün halkı da unutulur gider; yasalları, aralarında kendisinden söz etme fırsatı bulamıyorlarsa, artık ona güvenemez olurlar ve zorunlu olarak, bir başkasının kendilerini daha iyi temsil edip edemeyeceğini araştırma yoluna giderler. Ama, yeni kahramanlıklar olmayınca, eskiler bunların yerini alabilir; anlatıcının dili, yeterli bir sağlamlık kazanırsa ve bu anlatımda sözcükler birbirlerine uygun bir biçimde bağlanırsa, bunda yarar bile vardır; çünkü, zamanında yüzlercesine denk olan bir kahramanlık, bunu işleyen ozan sayesinde, örnek alınacak, dolayısıyle çok daha ünlü bir kahramanlık, şimdiki kahramanlıkların benzetilebileceği bir kahramanlık olacaktır; halk ozanı iyi ise, aile onun türkülerinden büyük bir ün kazanacaktır.
Demek ki, feodal düzenin, bazı soyluların beceriksizliği ile dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zamanlarda, destan, bir aileyi, kendini yutup yok edecek bir karanlıktan ve dolayısıyle de bir halkı kaostan, böyle bir çöküntünün sonunda gelecek kaçınılmaz bir savaştan kurtarabilmektedir. "Kurtulan Kudüs" destanı, soylu ailelere, yitirmekte oldukları ünü geri verme amacını güden son bir dahice çabadır.
Ama destanın klasik temaları daha Tasso çağında bile, artık yeterli değildir; çünkü, bu temaların, sizi gerçekten tanıtabilecek, ya da size güç kazandırabilecek şeyle artık ilişkisi kalmamıştır. Kişinin bilek gücü, ya da yüreklilik gibi nitelikleri, kendisine artık bir savaşta çevresine arkadaşlarını toplama olanağı vermemektedir; çünkü kol ile yara arasına pek çok araç girdiğinden, savaş sanatı o denli karmaşıklaşmıştır ki, en yürekli kişi, her zaman bir güllenin, pek alçak ve güçsüz olması mümkün, görünmeyen bir düşmanın uzaktan atacağı bir merminin hedefi olabilir. Ortaçağ savaş ve destanının can alıcı bölümü bunların en yüce anlamlı noktası ve gerçeklik dönemleri olan bu teke tek vuruşmanın artık hiç bir anlamı yoktur. Bundan böyle, savaş, kargaşa ve karanlıklar içinde olacaktır. Tüm eski kahramanlıklar çağ dışı kalmıştır. Artık bu yolla ad kazanmanın, ya da bunu korumanın olanağı yoktur. Soylu sınıf, kendisinde bulunan bütün çıkar ve yararlarla birlikte, gitgide bir haksızlık kaynağı olarak görünmeye başlamaktadır; bu haksızlık belki de zorunludur, ama iyi mevkilerde bulunanların iyi ve nitelikli kişiler olmadıkları, durumlarının ancak bir rastlantıya, olağanüstü olduğu sanılmak istenen bir keyfî tutuma bağlı bulunduğu izlenimi herkeste gitgide yerleşmektedir. Bilindiği gibi, "tanrısal hak" kuramı ancak bu dönemde ortaya çıkmaktadır.
Bu kimseler artık bizi tanıtamazlar; kendilerine bu niteliği verecek artık hiç bir şey yoktur. Öte yandan, tanınmak için, onların varlığına bir gerekseme duymuyoruz artık. Eğitim ve tecimin (ticaretin) gelişmesi bize, evren, çeşitli halklar ve devletler hakkında, yolu artık soylulardan geçmeyen bir bilinçlenme getirmektedir. Eskiden, İngiltere, hakkında bir şeyler bilmenin en iyi yolu, bu ülkenin kralını görmekti; o zenginse, ülkesi de zengin demekti; sarayı kalabalıksa, ülkesi iyi örgütlenmiş ve kendisiyle iyi bağ kurmuş demekti. Eskiden pek açık ve seçik olan bütün bu belirtilerin şimdi anlamı yoktur. Hükümdarların taktığı değerli taşlarla, ulusların zenginlik kaynakları arasında hiç bir ilişki kalmadığını, XIV. Louis'nin çevresinde kalabalık bir saray erkânının bulunuşunun tamamen, eyaletleriyle ilişki kurmak üzere soyluluğundan vazgeçmeyi yeğlemesinden ileri geldiğini biliyoruz. Sonuç olarak, yine buyurmakta, ama artık ulusunu temsil etmemektedir.
Soylu sınıf buyurmakta, ama bunun neden olduğu bilinmemektedir. Hiç bir nitelik taşımadığından, bizzat kendisinin "nitelik" olması gereklidir. Bu sımf tamamen içine kapanmaktadır; soylu olma olanağı kalmamıştır; soylu olarak doğmak gerekmektedir. Don Quichotte, böyle bir duvar önünde bulunmaktadır; oturduğu İspanya'da kendisi için artık hiç bir ün kazanma yolu kalmamıştır. Şövalye romanlarından aldığı dersler, kendisini gülünçleştirmekten öteye gidememektedir. Kendi kendine Don Quichotte de
Ama soyluluk artık bir büyük ad olmaktan çıkmışsa, bu, başka bir adın ortaya çıkışından, kendilerinden söz edilmesi gereken, ya da, konuşma hakkı olan başka temsilci kişilerin bulunuşundan ileri gelmektedir, ingiltere kralının artık ülkesini temsil etmediğini biliyorsam, bunun nedeni, bana çok daha güçlü bir fikir vermiş olan ve hatta bugün soyluların bile baş vurduğu denizcileri, dokumacıları tanımış olmamdır.
Öyleyse, roman kahramanı aslında, bir halk ya da kentsoylu karanlığından çıkan biridir ve soylu sınıf içine katışamadan toplum basamaklarını tırmanacaktır. "Büyükler"le düşüp kalkarak, kısa zamanda onlar kadar, hatta onlardan daha çok tanınacaktır. Bu nedenle, bu kahraman, toplumun günümüzdeki hiyerarşisinin görünüşten öteye gitmediğini ortaya koymaktadır. XVIII. yüzyıl romanının temel konusu, sonradan görme kişi ile ilgilidir (Fielding, Lesage, Marivaux): Birisi bize, bu sonradan görmenin, buraya nasıl ulaştığını, hanımların okuduğu bu kitabı yazmayı nasıl başardığını göstermektedir. Sonuç olarak bu kişi, bulundukları yere erişmek için hiçbir şey yapmamış olan bu soylulardan daha kurnazdır. Yükseldikçe, toplumun bilinen örgütünün bir başka örgüt daha gizlediğini ortalığa yaymaktadır. Destan kendisinden kuşkuya düştüğümüz zamanlarda,, toplumun, söylendiği gibi, iyi örgütlenmiş olduğunu gösteriyordu; roman, tersine açık bir hiyerarşinin karşısına gizli bir hiyerarşi çıkarmaktadır.
Soylu artık, temsil ettiğini ileri sürdüğü şeyi temsil etmiyor; daha ileri gidelim, yönetir göründüğü şeyi artık yönetmiyor. Sonradan görme kişinin, roman düzeyinde "dürüst kişi", iyi yol arkadaşı, eskiden soylulara özgü olan güzel dili konuşan kişi olarak, zaferini kabul ettirmesinden önce de, eski şövalyenin yerine tek başına bir roman kahramanı geçmişti: bu da, serüven romanında önümüze serilen soyluluğa karşı olanların çevresinde toplandığı katildir.
Aynı şekilde, Lazarillo de Tormes de, okuyucuyu, her şeyin bir başka anlama büründüğü, büyüleyici yakın bir çevre, bilinmeyen, gizemli bir dünya içine sokmaktadır. Berikinin ötekine boyun eğmesi gerekiyor; daha iyi baktığınızda, göreceksiniz ki, bunun tersi olmaktadır. Soylu sınıf, güç ve okumuşluğun birleşmesinden oluşuyordu. Şimdi, elinde geçersiz bir okumuşluktan başka bir şey yok. Güç ise artık bilgisizliğin tekelindedir. Prensler caka satarken, bilinmeyen kişiler, karanlıkta, hemen hemen kimsenin haberi olmadan yönetir ve gücü elinde bulundurur. Bir amaca ulaşılmak istendiğinde onlara baş vurmak gerekir; ama bu ilişkiler üzerinde konuşulmaması elbette daha iyi olur. Parolayı öğrenmek ancak, düş kurma gücü ile mümkündür. Bu kişiler, aşılmaz sanılan engelleri, us almaz bir biçimde hemen ortadan kaldırabilirler.
Serüven romanı, toplumun içinde, altında, kulislerinde olup bitenleri okuyucunun gözleri önüne serer. Şimdi herkes, kuşkusuz artık kapanmış, ama debdebesi her yanda dillerde dolaşan kral saraylarını tanımaktadır; işte, gerçek saraya, eski biçim saraya bazı bakımlardan bugünkünden daha çok benzeyen tersine bir saray. Yolda karşılaştığım ve kitaplarda okumasaydım, hiç dikkatimi çekmeyecek olan dökük kılıklı bu kişi, gerçekten, gerçek bir ordunun kumandanı mıdır, mağaralarda saklı hazinelerin sahibi midir, soyluların artık yapamadıkları bu kahramanlıkları yapabiliyor mu ve silâh arkadaşlarında kendisine karşı artık unutulmuş olan bir bağlılık duygusu uyandırabiliyor mu? Öyleyse, bu karanlıklar dünyası, bu yalanlar dünyası, aydınlıktakinden daha az aldatıcı olmaz mı? Gerçeğin son barınağı, kişi yeteneğinin ortaya çıkabileceği son "sahne" midir yoksa bu?
Sonradan görmenin ışığa ve üne kavuşması, aile ilişkileri gevşeyen bir kişininkine benzer; oysa, aralarına tam karışamadan aynı düzeye geldiği soylular, onun karşısına doğuşlarının üstünlüğü savı ile çıkarlar; ama bu yükselişin yanı sıra zorunlu olarak, toplumun kendiliğinden sahip olduğu bir yeniden bilinçlenmenin bulunduğu açıkça görülmektedir. Sonradan görme, yazdıklarının hanımlarca okunmasından gurur duyar, ama her şeyden önce, güç kazanmış öteki sonradan görmelere seslenir; onları yüreklendirir, onlara örnek olarak kendini gösterir, itiraf edilen güç ilişkileri altında gerçek ilişkileri, kendini kabul ettirmiş topluluklar altında gerçek toplulukları araştırmayı öğretir. Yanılgıya düşülmesini önler, kuşkulu gözle bakmayı, birlik olmayı öğretir. Şövalye romanlarının boş dersleri yerine, katı ve ağzına sıkı eşkıyalar okulunu getirir.
"Gizli cemiyet" konusu, XIX. yüzyıl roman türünde ana konu olur. O zaman, romancı, yapıtının, gizlilik perdesini kaldırarak, görünüşleri yıkarak, gizleri açığa vurarak, ağzına sıkı bir toplumun, okurlarından kurulu bir topluluğun çekirdeğini meydana getireceğinin ve kötü yanlarını ortaya koyduğu, ya da, örnek olarak önerdiği toplulukların ortasına olumlu, etkili yeni bir topluluk getirdiğinin bilincine varmaya başlar. Falanca kişiye, falanca ayrıntıya yapılan anıştırma, okurlara, başkasının haberi olmadan kendilerini tanıma, henüz okumamış olanlardan, saflardan, henüz gözü açılmamışlardan ayrılma olanağını verecektir. Romancı, belirli bir dilin, konuşma ve anlaşma bütünlüğünün kaynağı olacaktır. Ortak mal, ortak kaynak olan romancı, okurlarına ortak neleri varsa gösterecektir.
Bu tema Proust'ta, özellikle dikkat çekici bir biçime bürünecektir; çünkü, bizzat soylu sınıf, yani eskiden toplumun en iyi bilinen bölüğü, - hemen hemen gerçek olarak bilinen tek parçası - bu görünümü alacaktır. Kişi adı ile ülke adı arasındaki ilişki kesinlikle gevşemiştir; aristokrasi de, dolayısıyle sokaktaki adam için tamamen anlaşılmaz olmuştur. Bu bir anı olup gitmiştir artık. Ama güçler arasındaki son derece sağlam ilişkiler, varlıklarından pek çok şey yitirmemiştir. Bu duvarın ortadan kalkması için, yolda karşılaştığımız şu düşkün yaşlının, biraz önceki dilenci gibi, bir söz söylemesi yetecektir; bu duvara, yalnız onun pek kapalı çevresi içinde değil, aynı zamanda, züppelik ve eski debdebenin bugün pek güçlü, ama kendi değerinden kuşkusu olan kişiler üzerinde sürdüregeldiği büyüleyicilik sayesinde, buna bağlı bütün bir alan içinde de çarpıp durmaktayız.
Devrildiği zaman, soylu sınıf, bu devrik dünyaya, ahlâksızlar dünyası olan tam anlamı ile bu "gizli cemiyet" sınırına girmektedir. Daha Balzac' ta, cinsel ahlâksızlık, roman yaratmanın köklü anlarından biri olan bu toplumsal hiyerarşideki yıkılışın benzetildiği bir mecaz oluyordu: Vautrin, sürgündeki NapolyonMur. Proust'ta, sonradan Saint-Germain mahallesi olan bu "gizli cemiyetin" kralı Charlus, Morel'in kölesidir.
O halde, romanın da kendi içinde bir giz taşıması çok önemlidir. Okurun başlarken sonunun nereye varacağını kestirememesi gerekir. Benim için bir değişiklik meydana gelmesi, bir şeyi bitirirken, bunu daha önce bilmediğimi, önceden kestiremediğimi, başkalarının da okumadan önce sonunun ne olacağını bilemeyeceklerini bilmem gerekir; bu da, beklenebileceği gibi, polis romanı örneği, türlerde özellikle açık bir anlatım bulmaktadır.
Görüyoruz ki, roman bireyciliği bir görünüştür, aynı zamanda, bir toplumsal bütünün yapısını anlatmadan, ya da, daha doğrusu, bu toplumsal grubun kendi bünyesinden doğan simgeyi değiştirmeden, klasik romanın belli başlı temalarından biri olan bireyin yükselişini anlatma olanağı yoktur; bu da, az çok kısa süre içinde, bu yapının biçimini değiştirir. Roman, değişen bir toplumun dile getirilmesidir ve az sonra da, değiştiğinin bilincine varan bir toplumun anlatımı olur.
XVIII. yüzyıl romanları bizi, toplum denen yapı içinde kattan kata dolaştırabiliyordu; ama bunların yazarları, bu üst üste geliş durumlarını bozduklarının bilincine varamıyorlardı. Yalnız birkaç sonradan görme yer değiştirebildiği için, yapının tümü hemen hemen olduğu gibi kalıyordu. Ama az sonra, biçim değişiklikleri o denli olacaktır ki, bunu hesaba ve dikkate almak gerekecektir.
Soylu sınıf, kökünden koparılmış olsa bile, açık ve bilinir kaldıkça, roman, çıktığı çevreden kopup, toplum basamaklarını yıkmadan tırmanan tek bir bireyin çevresinde kurulup yaratılabilir. Romanın bu yapıt, ya da, tarihi, toplumun kendi kendini görüş biçimine, ilkini tamamlayacak bir başka bakış ekleyecektir. Şurası da kuşku götürmez ki, soylular, bu kaymak tabaka, yazar ya da kahramanının yalıtılmasında kendisi için büyük yarar bulacaktır.
Bir çiftçi ya da bakkal çocuğu, düklerle düşüp kalkmaya başlıyor, düklere çiftçiler ya da bakkallar üzerine bilgi veriyor; yüreğe ne de coşkunluk verici bir şey bu. Ama ne var ki, çiftçiler hep çiftçi kalacaklar ve düklere bağlılıklarında bir değişiklik olmayacak. Sonradan görme, dilini düzeltir, "kabalığını" atabilirse, örnek olarak gerekli davranışları, benimsenmiş kültürü alırsa, düşler kurup kendini aldatabilirse, soylu sınıftan çıkmadığı pek belli değilse, saraya, salonlara girebilecektir. Bu nedenle, kişiliğinde taşıdığı o asıl özün, durmadan değişip düzelmesi gerekir; gittikçe anlamsızlaşan ve sertleşen yasalar, bu sonradan görmeyi, onu şiddetle tepki göstermeye itecek bir akademizmle, sürekli olarak cezalandırmak zorunluluğundadır.
Çiftçi çocuğu artık, bir çiftçi gibi değil, dükler gibi konuşmalıdır; düklerin konuşmalarının tek tanığı artık odur; hem de, düklerin bozulmamış olarak saklayıp korumak istedikleri bir tanık. Çünkü dükler, bilgili olduklarım - aynı zamanda bu yasaların üzerinde olduklarını - göstermek için, konuşmalarında toplumun alt tabakalarının dilini kullanacaklar, üsluplarını kaba deyimlerle süsleyeceklerdir.
Sonradan görme romancının, "salonlar"ına girdiği anda gördüğü, soylu sınıf ile kendi dili arasındaki bu kopma, romancıyı kendi içine kapatmaktadır. Üslup bakımından, görünen ve gerçek arasındaki bu çelişkiyi yeniden bulmaktadır o. Soylularca, artık bunların konuşmadığı gibi konuşmaya zorlandığından, çıktığı çevreyi açığa vuran ve buna karşılık soyluların gitgide daha çok kullandıkları deyimler, kafasından silinmeye çalışılmaktadır. Bu açık dil baskısı altında, bu sonradan görmenin yıkılışı yavaş yavaş su yüzüne çıkmaktadır. Gerçek güç başka yerde, yazarın içinden çıktığı, ama hiç bir ilişkisi kalmadığı, zaten kendisini anlamaya hazır olmayan ve hatta daha okuma yazma bilmeyen bu bölgede bulunmaktadır. Soylu sınıfın desteği gittikçe daha aldatıcı görünmektedir; soylu sınıf her bakımdan çökmekte ve sonradan görmeden gitgide daha çok kuşku duymaktadır. Bu nedenle, sonradan görme, henüz kendisini anlamayan bir topluluğun ortasında tek başına kalmış ve kendisini anlamak istemeyen bir soylu sınıfça yüzüstü bırakılmış bulunmaktadır.
Böylece, dışarıda kalmakla birlikte hiyerarşiyi yavaş yavaş tırmanan sonradan görme temi yerine, XIX. yüzyılda, doğuştan değilse bile, özünden soylu, aristokrasinin çöküşü karşısına kafa "niteliği" ile çıkan ve yoğun bir topluluk karşısında, koyu, karanlık, belirli hiç bir temsilcisi olmayan bu güç karşısında yitip gitmiş kişi temi geçecektir; bir bireyinyaşamöyküsü (biyografisi), roman yapısının gerçek tipi olduğundan, romancı, halk kütlesini büyük bir kişi, ama zorunlu olarak eksik bir kişi olarak anlamaya çalışacaktır; çünkü bu kişiye seslenilemez; çünkü bu kişi, ona dil bulup karşılık veremez; demek ki, karşımızda kolektif bir kişi değil, kolektif bir hayvan var; ortak bir bilinç değil, toplu bir bilinçsizlik var; ve bundan hiç bir ses gelmeyecek ve bu ancak en ilkel duygusal tepkiler gösterebilecektir.
Stendhal'in bize Parma Manastırı'nın başında Waterloo savaşı üzerine sunduğu ünlü betimlemede görüyoruz ki, birkaç yıl önceki devrim savaşlarının tersine, artık hiç bir kahramanlık ve ün yapma olanağı yoktur. Ordular, nedenlerini anlayamadıkları birtakım buyruklara kuzu kuzu boyun eğen sürüler durumuna getirilmiştir. Ün kazanmak isteyen seyirci Fabrice de, ordulardaki rütbeleri bilecek yetenekte bile değildir.
Bir çeyrek saat sonra, Fabrice, bir askerin yanındakine söylediği birkaç sözden, bu ünlü kumandanlardan birinin Mareşal Ney olduğunu anladı; bununla birlikte, bu dört kumandandan hangisinin Mareşal Ney olduğunu kestiremedi...
Stendhal, perde arkasındaki birtakım kişilerin yönettiği tepkisiz yığınların çarpışması demek olan bugünkü savaşla, şövalyelik dönemi savaşlarını ayıran uzaklığı pek güzel belirtiyor:
Birkaç saattan beri birlikte koştuğu bütün askerlerin içten dostu olduğunu sanmaya başlıyordu. Kendisi ile onlar arasında, Tasso ve Aristo kahramanlarındaki o soylu dostluğu görüyordu...
Biraz daha sonra:
iki gözü iki çeşme ağlamaya başladı. "Kurtulan Kudüs" teki kahramanların dostluğu gibi, şövalyelere yakışır ve yüce dostluk düşlerini birer birer yıkıyordu... diyor.
Her soylu kendi mülkünde en basit kişi ile konuşma kurabildiğinden ve soyluların kendi aralarındaki konuşmalar kesintisiz bir bilinç alış verişi olduğundan, destan dünyasında dil, toplumsal alanın bir başından öteki başına uzanırken, burada, kafaca soylu ama topluluk içinde yitik kişi, korkunç bir kopma ile karşılaşmaktadır. Herkes aynı dili konuşuyor gibidir; ama bununla birlikte, kendi içine kapanık yazar ya da kahramanı ile bu korkutucu topluluk arasında bağ kurulması olanaksız görünmektedir. Kendileriyle anlaşamadığı, bununla birlikte her gücün kaynağı olan - bunu çok iyi görmektedir- ve dolayısıyle yapılarının temel konusunu teşkil eden bu kişileri yazar, hayvan olarak ve kısa süre sonra da eşya olarak göstermek zorunda kalacaktır. Aslında, roman bireyciliğinin sonul anından, yetersizliğinin ortaya çıktığı andan başka bir şey olmayan doğacı romancıdaki bu dışadönüklük eğilimi, kısa sürede kendisini, kendisince bile anlaşılmaz duruma getirecektir. Taşıdığı ayrılıklara karşın, bu kişilerden biri olduğunu kabullenmek zorunda kalacağından, onlar için uygun gördüğü bu salt tuhaflık içinde boğulup gitmiş gibi olacaktır. Kendisi olmayan her şeyle, koruduğunu sandığı uzaklık onu kaçınılmaz olarak kendi içine kapatacaktır. Yazar, bir çeşit çılgın bir kaçış içinde boşalma tehlikesine düşecektir.
Toplumcu gerçekçiliğe gelince, toplu hareketlerle kişisel serüvenlerin basit olarak yan yana gelişinde ne yazık ki çoğu zaman bundan bir parça kalmakta, bu iki kutup arasında öze uygun bir bağ kurulamamaktadır. Bu bakımdan, bu gerçekçilik uydurma bir destan düzeyinde kalmaktadır; çünkü, soylu sınıf içindeki örgensel (organik) bağ, yerine hiç bir şey konmadan koparılmıştır. Yeniden bir süreklilik sağlanamadan, yeri doldurulmaz yöneticinin yaşamöyküsünden, onun yönettiği topluluğun betimlemesine atlanmaktadır. Böyle bir yazının oynayabileceği tek rol, kurulan hiyerarşiyi desteklemektir; ama bütün çabalarına karşın, onu açıkça haklı çıkaramadığından, iç bağlar bulunmadığından, bu düzen, bu yazını sürekli olarak denetlemek zorundadır; oysa, destan çağında, böyle bir denetleme tamamen gereksizdi. Toplumcu gerçekçilik akımının romancısı, iyi niyetlerine karşın, hemen hemen her zaman, yöneticileri güvensiz yabancı bir topluluk içinde yitmiş bir kişi olarak kalmaktadır; bu yöneticilerin denetimini kabullenmesi bile gösteriyor ki, kendisi bu ayrımın bilincindedir.
Böylesine ağır bir çelişkinin üstesinden gelme ve dolayısıyle, toplumcu gerçekçiliğin bugün geçerli olduğu ülkelerde romana, temel gelişme etkinliğini yayma olanağını verecek tek şey, anlatım biçimlerinin derinliğine yenileştirilmesi olacaktır. Kuşku yok ki, geçmişin bütün büyük yapıtları bize bu araştırmada en değerli bilgileri verecektir.
Anlatılan şeyin, toplumun tümünü, tek başına bulunan bir bireyin gözü ile bakılan bir topluluk olarak dışardan değil, tersine, ait olunan ve pek ilginç ve etkili olsalar bile, bireylerinin hiç bir zaman tamamen kopup ayrılamayacakları bir şey gibi içeriden kavraması zorunludur.
Her dil, her şeyden önce karşılıklı bir konuşmadır; yani tek başına bir kişinin anlatımı olamaz. Her söz bize, birinci ve ikinci olmak üzere iki kişiyi düşündürür. Kim olduklarını bilmeden önce kişilerin birbirlerine ne söylediklerini kavrarım; bu iki kutup benim için buna bağlı olarak belirlenir. Bağlı bulunduğum toplum, karşılıklı konuşmalar tümüdür; işte bu toplum, ikinci dereceden tümlere bölünebilen ve örgütlenebilen bir tümdür; bu toplumun bütün üyeleriyle aynı biçimde konuşamam; şu ya da bu kişinin bilmediği, anlamadığı birtakım sözcükler, yalnız kimi kişiler için, özellikle benimle aynı şeyi okuyacaklar için anlaşılır olan bazı anıştırmalar, kaynaklar, çağrışımlar vardır. İşte böylece, bir romanın varlığı, kendiliğinden bir "mümkün diyaloglar grubunu" belirleyecektir; çünkü, bu romanın kişileri, anlattığı olaylar, doğrudan ya da dolaylı okurlarının (bir özet okuyanlar vb. bunlardan söz edildiğini duymuş olacaklardır) önüne serilmiş örnek ve kaynaklardır. Bir kişinin "dil"i, kesin olarak, toplumun içinde bağlı bulunduğu çeşitli topluluklarca belirlenecektir; değişik kaynaklardan gelen öğeler, görülmemiş bir biçimde örgütlenip bu topluluğa katılabilir; bu kimi kez öylesine ilginç olur ki, özel durumda bir kişi, kendisinin seslendiği tek kişi olabilir; bu kişi, bir duvarı zorlamayı hiç başaramazsa, o zaman "dil" i parçalanır, ya da, kendisini çılgına döndürüp ya da intihara sürükleyip yok eder; ama tersine, sesini duyurabilirse, ilginç bir örneği olduğu topluluk biçimi gittikçe daha sık görülecek demektir: Bu kişinin gerçekleştirdiği, kendisinden başkaları için geçerli olan bu bireşim, bu buluş, aralarında bir bağ biçimi kuracağı ve kendilerine güç vereceği birbirine benzer kişileri bir araya getirecek, toplumun çehresini ve dilini köklü olarak değiştirebilecek özgün bir topluluk meydana getirecektir.
Geometri öğrenmeye nasıl noktalardan söz edilerek, çizgilerin noktalardan oluştuğu söylenerek başlanıyorsa, ve daha sonra, bunlar altüst edilip, bir nokta, iki çizginin kesişmesi olarak tanımlanıyorsa, roman düşüncesi de, bir kişiyi ancak çeşitli toplulukların bileşimi olarak tanımlayacağı güne dek, grupları, birey topluluğu olarak düşünmekle başlar.
Bir öyküye, falancanın çiftçi çocuğu olduğunu söylemekle başlarsam, bu iki birey, bana henüz birbirleriyle olan ilişkileri ve benim de bağlı bulunduğum toplumsal bütündeki (bu, yer ya da zaman içinde belirtilmesi gerekecek kadar geniştir) ortak durumları içinde görünür; bu çocuğun sarışın olduğunu eklersem, bu nitelik onu, öteki çiftçi çocuklarından ya da en azından bu bütünün öteki üyelerinden ayırır ve böylesi bir ayırım, görünüşe bakılırsa, önemlidir; olayın geçtiği çevrede sarışın olmanın yararı ya da zararı vardır; bu çocuğun uzun boylu olduğunu belirtirsem, bu demektir ki, o, ötekilerden ya da bizden daha uzun boyludur.
Bir XVIII. yüzyıl romanındaki sonradan görme örneğini yeniden ele alalım: Bu çiftçi çocuğu sonunda bir dükle dost olacaktır. Yükselişi bir kez sona erince, "çiftçi" ve "dük" sözcükleri hemen hemen aynı anlamı, bu iki "durum" da hemen hemen aynı uzaklığı korumuş olur. Demek ki, hiyerarşi, kişiliği yavaş yavaş gelişen bir bireyin bağıntılı olarak durum değiştirdiği değişmez bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Ama daha yakından bakınca, görürüz ki, bu değişmez değer, bir soyutlamadan başka bir şey değildir ve gitgide sonradan görmelerin sayısı artacağı için, öyküyü anlatırken hiyerarşi içinde ortaya çıkan biçim değişikliğini de dikkate almak zorunda kalacağız; öyle ki, değişen şey, artık yalnız "kariyer" yapan bireyin durumu değil, bize nirengi noktalığı yapan şey, üç bireyin durumu olacaktır. Bunlara A, B ve C adlarını verelim; kısa süre sonra, benim, B ile C arasındaki uzaklık değişmez kalıyormuş gibi davranmam olanaksızlaşacaktır. Bu nedenle, anlatılan serüven artık, B'den, Cye giden A'nın serüveni olmayacak, ABC şekli A'B'C şekline dönüşecektir.
Bir bireyin gelişiminin adım adım izlenebilmesi için, bir topluluğun hareketlerinin dışardan gözlenmesinde olduğu gibi, pek özel koşulların bulunması gerekir. Genel durum, az çok hızlı bir değişim geçiren bir çevre içindeki çeşitli bireylerin birbirine bağlı gelişim durumudur.
Dolayısıyle, düz bir roman örgüsünün yerini, çok sesli bir örgü almaktadır. XVIII. yüzyılın mektup romanı bize, kişisel serüvenlerle dolu pek açık bir çok seslilik göstermektedir. XIX. yüzyılın bütün büyük romanları buna, toplumsal temelli bir çok seslilik katacaklardır.
Her roman kişisi, insanlarla, özdeksel ya da kültürel nesneler gibi kendisini çevreleyen şeylerle olan ilişkileri içinde varolabilir ancak. Şimdiye dek değişmez sanılan çiftçi kavramını artık kahramanımın niteliğini belirtmekte kullanamam. Ayrıca, bu çiftçi baba, ötekiler gibi bir çiftçi değildir; oğlu da bu nedenle yükselmiştir, ya da ötekiler gibi olmuştur; demek ki, bütün çiftçi çocukları, aynı şekilde yükselebilmektedir; elverir ki, karakteristik bir kişi ya da koşulla karşılaşsınlar. Sonradan görmenin meslek durumunun bizi kendi kökenleri üzerinde aydınlatacağını ve dolayısıyle babasının ya da bir başkasının kişiliğinin yalnız onun kişiliğine bağlı olarak tanınabileceğini de söylemek yerinde olur; bu bireyselleşme, her zaman bir topluluk ufkuna koşut olarak yavaş yavaş, oluştuğundan, doğal olarak bunun çeşitli dereceleri olacaktır.
Açık ve aydınlatıcı olan şey, olayları şu ya da bu görüş noktasından ele alarak, herhangi bir yerde okur olarak içine girebildiğim, bu oturmuş ya da devingen biçimdir. Romandaki birey, hiç bir zaman tümü ile belirlenemez, bir yanı eksik kalır; kendimi onun yerine koymam, ya da en azından yerimi ona göre belirlemem için eksik kalır.
Ama bu biçimlerin çeşitli noktalarına girip yerleşebildiğimizde - bunu çok sesli bir yazı düşündürmektedir - bundan, benim okur olarak aldığım yolun birkaç biçimde alınması gerekeceği sonucuna varılmaz mı? Nasıl, bir bireyin serüvenlerinin, başkalarına göre hemen hemen kronolojik sırayla düz bir yaşam öyküsü yazılabilecek biçimde seçilip ayrılması az görülüyor, ama buna karşılık, genel durum, aynı zaman içinde birbirlerine göre gelişme gösteren bireylerin durumu oluyorsa, yine öyle serüvenlerin anlatılması gereken sıra, kimi kez kendini kesinlikle kabul ettirebildiğinde, aynı derecede iyi birçok çözüm yolunun bulunması ve bunu şundan önce anlatma kararının sonuç bakımından keyfî olması, tersine sık sık görülmez mi? Düz anlatımdan, çoksesli anlatıma geçiş bizi, devingen biçimler aramaya götürmez mi? Biliyoruz ki, çağdaş müzikteki çok sesli düşünce ilerlemesi, bestecileri aynı sorunla karşı karşıya bırakmıştır.
İki kişi arasında bir yazışma düşünelim. Bunlardan biri, yazmak için ötekinin karşılık vermesini beklerse, mektuplar doğal olarak kronolojik sıraya göre dizilir; ama bu kişiler, her gün bir mektup yazmak, bir öncekine yanıt vermek üzere daha sık yazışırlarsa, birbirinin içine giren iki dizi elde etmiş oluruz; böyle olunca, her kez, aynı anda yazılan iki mektuptan birini ilk sıraya koyuşumuzu haklı çıkaracak bir kanıt bulmamız son derece güçleşecektir. Dizileri birbirinden ayırmak da pek işe yaramayacaktır; çünkü, yazışan kişilerin mektuplarının meydana getirdiği pek sağlam süreklilik yitecektir. O halde, mektupları öyle bir düzene koymalı ki, aynı anda yazılmış olanlar okurun gözüne aynı anda, örneğin, A'nın yazdıkları kâğıdın ön yüzünde, B'ninkiler ise arka yüzünde olacak biçimde görünsün. O zaman, her okuyucunun, ister alışılmış sıra ile iki sayfayı da okuyarak, ister bu sırayı değiştirerek, ister arka yüzdekileri ya da ön yüzdekileri ele alarak izleyeceği yolu değiştirebileceği tutarlı bir nedenimiz olur.
Mektuplaşanların sayısı artırılırsa, - eskiden ayrık olan şey, şimdi kural olmaktadır - aynı anda yazılan ya da birbirinin arasına giren mektuplar gittikçe çoğalacaktır. Bu nesnenin - ki bu da bir kitaptır - görsel niteliklerinin incelenmesi, böyle sorunlara, roman sanatına geniş ufuklar açmakla kalmayacak, bağlı bulunduğumuz toplulukların devinimini kavrayabilmemiz için her birimizin eline olanaklar verecek yepyeni çözüm yollarının getirilmesini sağlayacaktır.
[Repertoire II)
Çeviren: Tahsin SARAÇ
