HABERLER - 3

23/7/2009 ·

·         Geçtiğimiz ay Gökhan Özcan’la bir yemekte karşılaştık. Sinemadan anlayan bir edebiyatçı daha tanımak sevindirdi beni. Diğeri ise Necip Tosun. Tosun, bir sanat eseri denebilecek filmlere imza atan yönetmenlerin çoğunu konuşabileceğiniz bir kişidir. Sadık Yalsızuçanlar da sinema ile yakından ilgilidir; ancak onun ilgi alanında sadece favorisi olan filmler vardır. Malum, kendisiyle sinema üstüne sohbet edilecek çok da fazla edebiyatçı yok. Dolayısıyla sinemadan konuşan edebiyatçıya rastlamak haber değeri taşıyor. Gökhan Özcan’ı sevmek ve korumak lazım :) 

·         Şiiri Özlüyorum dergisinin 32. sayısında Fuat Çiftçi karşı-günlükler yazmaya başlamış. Şu cümlesi bu ayın aforizması bence: “Bayağılığı gizlemenin yolu yoktur.” Fuat Çiftçi ile birçok noktada fikirlerimiz örtüşmeyebilir; ama dikkat ettim de Çiftçi, iyi gözlemci, “merkez çıplak” demiş sanki. Ve bayağılığı gizlemenin hakikaten bir yolu yoktur.  

·         Kasım’daki Takip Mesafesi’ne şaire teslim olan eleştirmenin veya eleştirmen olmaya çalışanın dramını yazabilirim. O güne dek daha güncel ve söz edilmeye değer bir konu ilgimi çekmezse tabii. Şair kısmı hakkında ise yazım bitti, Haydar Ergülen için yazılmış başka yazılara bakıyorum, örneğin Mehmet Can Doğan bayağı bir emek sarf etmiş bu şiirler hakkındaki yazısında. Ancak tuhaf bir durum var, bakalım net tanımlayabilecek miyim –umarım Can Doğan bana kızmaz- yazı boyunca şiirdeki durumu tanımlayıcı tespitler var, fakat bu durumun şiirin şiir olmasına katkısı nedir anlaşılamıyor. Örneğin şairin mevsim tercihinin yaz olması, maske ve ayna imgelerinin bir kitapta daha yoğun olması şiiri daha değerli hatta şiir kılar mı? Doğan’ın kitabının niteliği “inceleme-eleştiri”. Bu yazı, ziyadesiyle bir “inceleme”. Elbette böylesi “doğrusözlü” incelemelerin şairlerin dünyasını anlamakta ne kadar önemli olduğunun farkındayım. Ama ders kitaplarına bile girmiş olan “Ergülen şiirleri” konusundaki genel kanıya zıt düşüncelerim sadece şiirden beklentilerimizin zıtlığıyla açıklanabilir mi emin değilim.

·         Enis Akın, şiir hakkında konuştuğu zaman sözlerini temellendiren nadir yazarlardan biri. Dolayısıyla söyleşileri peşpeşe çıkınca (görebildiklerim: Kitaplık, Hece, Karayazı, Yasakmeyve) okurun oldukça yararlanacağı söylenebilir. Hele söyleşilerde kendisini kesinlikle tekrar etmediğini hesaba katarsak. Ancak Yasakmeyve’deki söyleşiyi görünce nedenini tam anlayamadığım bir “suçluluk” hissettim. Oysa iyi bir şey bu. Yani arada bir doğru adamların konuşması.

·         Karayazı dergisi 8. Sayısının önsözünde soruyor: “Yoksa herkes ‘olmak’ değil de ‘var olmak’ mücadelesi mi veriyor?” Olma’yı erginleşme anlamında kullanmış olabilirler, ancak var olmak da erginleşmektir. Var olma’yı ego şişirme olarak kullanmışlarsa başka. Ancak ego da var olmanın en yüksek belirtisi. Var olmayı Heideggerci anlamda varlığa kendini koyma anlamında kullanmışlarsa şiir tam da öyle bir şey. Yani şiirde var olma mücadelesi vermiyorum diyenler şiirlerini yayımlamazlar. Yazmak değil ama şiir yayımlamak var olma mücadelesidir. Ve ayıplanacak bir şey de değildir. Yoksa neden şiirlerimizin altına ismimizi koyalım ki? Evet herkes var olmak, payidar kalmak, ilelebet anımsanmak mücadelesi veriyor; bunun anlamını pek de düşünmeksizin. Öyle veya böyle. Karayazı’ya da var olma mücadelesi yakışıyor. Mücadelenin cedel kısmında daha kanlı olmaları temennisiyle…    

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »