MURAT ÜSTÜBAL / HAYRİYE ÜNAL - ARZUDAN ÖTEKİYE EPİK


3/11/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Hayriye Ünal, doksanlı yıllarda şiire başlayan bir şair. İlk kitabından (Saçları Vardır Aşkın) itibaren yaşam ve tarih ilişkisinde kurmuş şiirinin çatısını. Ünal şiirinde yaşam ve tarih, bir öğrenilmişliğin üzerinde ilişkilendiriliyor. Tarihini öğrenen yaşam ve yaşamını öğrenen tarih şeklinde açıklayabileceğimiz bir diyalektik örgü etrafında kurulan bu şiir epiğin temel özelliklerini içeriyor. Tarihini içselleştiriyormuş gibi göründüğü noktada, karşı çıkışını gerçekleştiriyor Ünal. Yaşamı ve tarihi yönlendiren mekanizmaları kurduğu uysallık tuzağıyla çözer çözmez, sert bir üslûpla ve nefesli bir söyleyişle eleştirmeye soyunuyor. Öyle ki, tarihî sembol ve kişilikler birdenbire bu şiirin silâhları olarak ortaya çıkıyor.

Göndergelerini tarihin ve yaşamın çakıştığı noktada kurup çatışmayı şiddetlendiriyor. Zaten, ilk kitabında bile bu bilinçli bir şekilde şiirlerinde yer alır: “Yaşamla tarihin ilişkisi yalındır / Biri ölmüş iki eski dost gibi” (Vakanüvisin Müsveddeleri). Yaşam ve tarih birbirleriyle iç içe geçen uzamlar oldukları kadar, aralarındaki gerilimin yarattığı fark insanın kendi uzamını yarattığı veya ürettiği alandır da aynı zamanda. Aynı şiirde: “Zamanın bilincidir tarih / Kamunun bilinçsizliği / Put yapımında bu çağa erişmedi hiçbir kavim / Ve kendine tapınmada ölüp gidenler” dizelerini görür görmez resmî tarihten kopuşunun put kırıcı bir unsur oluşunu algılamamız kolaylaşır. Şairin “göstergeler imparatorluğu”nun dışına kaçışının nedenselliği kendi kendine oluşur. Tarih, putlaştırıcı iktidarların tezgâhının aracı hâline gelmekle en başta bireye ve onun inanç dünyasına yabancılaşır. Kişisel ve minör tarihler değersiz ve anlamsızlaşır. Hayriye Ünal bir şair olarak tuzağın farkındadır; paradigmaların ve o paradigmaların aklının çağın ruhu adıyla kendini konuşlandırmasının altındaki boşluğu sezer ve bireysel çıkışını minör tarihini resmî tarihin içinde anlamlandırarak yapar. Tarihin büyük panosuna bakar ve elemanlarını oradan seçer; aslında bu tavır vakanüvisçinin tarihinin bir karşı çıkış yoluyla da olsa meşrulaştırılışının ifadesidir. Böylece, büyük tarih hiçbir zaman tam olarak reddedilmez; tersine, tarihin birey ve insan hakları açısından restorasyonu amaçlanır: “Değil mi ki insan / Sözcüğün tam anlamıyla insan olduğu yerde oynar.” İnsanın evrensel buyurganlığın içinde idamesi ezilenlerin üzerinden yeniden sorunsallaştırılır. Hayriye Ünal’ın insan üzerinden evrenselliği sorunsallaştırışı post modern bir tutum olarak görülebilir mi sorusu, Lyotard bağlamında anlamlı bir yanıta muhatap olabilir. Aslında sorunsallaştırılan evrensel olanın buyuran tarafı daha çok. Yani Lyotard terminolojisinden söylersek makro iktidarların paradigması altında ezilen kesimlerin ve mikro alanların sorunsallaşmasından bahsediyoruz. İşte Ünal, ezilenlerin mekaniği olarak bir tazyikte bulunuyor globale ve onun tüm yüzlerine. Bunu yaparken doğanın kudretine sığınmayı tercih ediyor, bu tercih muhtemelen bir güven sorununun ifadesi. Doğanın kendisine ve onun en ilişkisiz ve kendinden elemanlarına duyulan güvenin yerini hiçbir kurgusal eleman dolduramıyor sanki. Bu anlamda, modern dünyanın araç ve akılsallığı tartışmaya açılıyor ki bu da bir şiiri post modern bir mecrada görmemiz için yeterli ipuçlarını verir bize. Fakat hiçbir yapıt, post modern benzeri tanımlamaların cenderesinde tanımlanamaz ve temellendirilemez tıpkı epik kavramıyla tanımlamanın kâfi gelmeyeceği gibi. Ünal şiirinde öyle genel konulardan girişler yapıyor ki şiirinin böylesine özelleşmiş ve kozmopolit bir mecraya “sürükleneceğini” tahmin etmekte zorlanıyor alımlayıcı. Bu nokta şiirin cazibe oluşturan taraflarından sadece biri elbette. Genel bir aşktan bahsederken birdenbire kendinizi bedenlenmiş bir aşkın çekim alanında buluyorsunuz. Bu anlamıyla Ünal şiiri kesinlikle modern bir izlekten güç alıyor. Yani, aslında muğlâk ve soyutlanmış bir kavramsal durumdan diyalektik ve somut ölçütlere dönüşmüş bir duruma geçiş modern bir yordamın sonucudur.

Ayrıca, arzu ve güç arasındaki ilişki nesneleşmeyi denedikçe karşısındaki iktidar alanlarıyla çarpışıyor ve şiir içi gerilim artıyor diyebiliriz. Ama Ünal iktidarın kaynakları konusunda oldukça donanımlı hareket ediyor. İktidarın kaynağını mistik bir zemine dayamayı hiç düşünmüyor belki; ama doğrudan doğruya ataerkilliğe ve sömürü odaklarına atıfta bulunuyor elbette insan nefsinin (arzusunun) maddileşme zaafını es geçmeden. Nefsin iktidar talebini mistik olmayan politik bir zeminde tartışması onu modern algının sınırlarına çekiyor gibi görünse de modern ve aşkın olan’a somut güçlü tepki verişiyle modern’i tam da kaynağından vuruyor. Aslında yine de şunu söylemek gerekir: Ataerkillik mevzusundaki çıkışı moderniteden çok feodallikle ilgili görünüyor kimi kez. Yani, yerinde bir tespitle ataerkilliğin modern’in değil, feodal’in iktidarı olduğunu; fakat en nihayetinde modern’in feodalin boşalttığı alanı doldururken ataerkilliğin dizgelerinden olduğu gibi yararlandığını da görüyor şair. Kadın meselelerinde yaptığı çıkış bu anlamda sınıfsal değil, insanidir. Âdemin Kızlarından Biri (2003) kitabındaki “Kemoterapi” şiiri sorunsalını genel anlamda en belirgin kıldığı şiirlerden biri: “Toprağa sahip olmak / Çimentoya, kirece, tuğlaya / Demire, gümüşe ve altına / Bakıra, plâtine ve elmasa / Ataya, kadına, çocuğa.” Ayrıca, feodallik konusunda yaptığımız saptama bu şiirin içinde açıkça ifade ediliyor zaten: “Feodal yosma diye çağırdılar bir gün FE-O-DAL.” Doksanlarda genç bir kız olarak acısını çektiği ruh hâli iki binlerde daha güçlü, bilinçli ve sert bir karşı çıkışın yolunu açar: ‘Geldim doksanlardan naifçe iki bine’ derken bile analiz yapan bir edadadır. Erkek egemen kültürün köklü iktidarı karşısında bocalayışını bir imtihan olarak algılar; yükümlülüğünün gereğini sertleşerek verir. Öyle ki, neredeyse hiçbir kadın şairin yeltenmediği ölçüde sert ve girift bir dille isyanını gerçekleştirir.

Bu isyanın dilsel kökleri yine ataerkil kaynaklara dayanır ve bunun farkındadır Ünal: “Hey sözleriyle zihnimi çelen / Geniş omuzlu erk / ek / Erkini kutsuyorum.” Bir kurban ritüelindeymişçesine sunar kendini, ezikliğini dilinde taşıyan bir edanın kurbanıdır artık o. Dilinde taşıdığı eziklik hiddete dönüşür ve ataerkil düşünce döngüsünün içinde kalışının çaresizliğini, “ümit bayat bir tat bırakmaya başlamıştırdiyerek hafifletemeyecektir; çünkü kurbanın İbrahim’i kayıptır artık. Muğlâklaşan İbrahim sembolü şairi bir muhatap arayışına iter. Zira bir kurban olarak İshak nefret edilen olma duygusunun altında ezilir, nefret eden İbrahim’dir belki; ama bunu ondan isteyen kimdir? Yani eyleyenin eyleyeninin muğlâklığı yazgısaldır. Bu yazgıyı öteledikçe eyleyenin simulakrları çıkar karşısına (ama aslâ gerçekliğin kendisi değil) ve simulakrlarla giriştiği kör döğüş bir oyalanmadır, muhatabın evrensel gerçekliğin soyutunda sökün eder gibi yaptığı bir kurmaca. Fakat İbrahim’in fiilî eylemi, yani kurban edişi bir gerçektir, simulakrın kendisi bir gerçekliğe karşılık gelmez; onun yerine eyleminin doğurduğu sonuç bir gerçekliğe tekabül eder, eyleminin kaynağı ise yazgısaldır. İşte şair, kurban edilen olarak eylemin kaynağına yönelik bir taarruza geçemez, bir yazgı olarak isyan eder sadece. Eylemin simulakrlarının doğurduğu sonuçları bir bir yok etmeye soyunur. Simulakrların nesnesi ataerkillik ve kapitalizmin görüngüleridir, putları yıkacak olan şairin edası ve eylemidir. Bu anlamda, Ünal’ın mücadelesi en az Don Kişot kadar dışsaldır! Kaldı ki: “Arkaik ve ilkeldir her gün görev bellediğim alnımı / yere koyuşlar kavmime göre / Diz kırıp oturmalar kavmime göre / El açıp yüze sürmeler kavmime göredediğinde dışsal ideolojik-dinsel bir eleştiri geliştirir; öze yönelik eleştirisi dışarıdan içeriye doğrudur. Oysa yazgıya yönelecek eleştiri içten dışa ve dıştan içe döngülenen mistik bir hassasiyeti kapsadığı ölçüde anlamlıdır. Ünal şiiri böyle bir mistifikasyonu içermediği gibi sosyo-politik göndergeler evrenini muhatap alarak zaten seçimini yapmıştır. Ünal’ın seçimi yazgıyı hedef almadığı için gerçekliğin iç dünyasını bile isteye ıskalar, onun görüngüleriyle mücadele eder. Ama en nihayetinde görüngülerin çeşitliliği ve kozmopolitliği baskısını şiirinde hissettirecektir öngörüsünde bulunmamız o kadar da saçma değil. Hatta bu baskıyı nötrlemek için çoksesli şiirini yazmaya koyulacaktır, bu dönem Ünal şiiri için mistikleşme yolunda önemli bir adım olabilir gerçeğin kendisini arama yolunda. Onca aşkın ve tikel hâlin getirdiği ağsal yük, belli bir yoğunluğa ulaştığında görüngülerin açıldığı ve her görüngünün kendi nüvesini boşalttığı anla ilişkiye geçer şair zihni ki artık kendi mistifikasyonunu öğrenilmiş mistik retorikten azade oluşturacaktır. Çoksesli şiir poetikası basamak basamak ilerleyen bir şiirle karşı karşıysak şiir içi bazı aşırılaştırmaların ve ötekiliğin sınırını ihlâl eden bazı yabancılaşma hamlelerinin atılması kaçınılmazdır ve her hamlede şiir içi unsurlar biraz daha giriftleşerek derinleşecektir. Bu derinleşme kendi metafiziğine kavuşan her kavram ve olgu kadar gerçektir. Fakat Ünal şiiri çoksesliliği kabul ederek bir kibirlilik hâlinin uzağında konuşlanmasıyla merkezkaçtan ivmelenecek cesarete sahip olduğunu göstermiştir; bu cesaret onun şiirinin güçlenmesinin yegâne dayanağıdır.

Aslında temel çelişki şudur: Bireyle evrensel arasında kutsallık çatışması vardır; iman eden için birey evrenselden daha kutsaldır. Ünal şiirinde ise bireysel olan kutsallığın metafiziğine nüfuz etmeyi reddedip evrensel olan’ın çekim alanında hayat bulur; ama bu hayat buluş evrensel karşıtlığı şeklinde konuşlanan bireyselin politikasıdır daha çok. Kendi bilinç alanının içinde kalan mikro kozmoslarla bilinç üstü makro iktidarlar arasında bir metafizik kutupsuzlaşma ortaya çıkar. Ama bu kutupsuzlaşma mutlağın çerçevesi içinde tezahür eder ki Ünal şiiri bu çerçevenin dışını ve bu çerçeve dışına kaçan metafiziği sorunsallaştırmaktan kaçınır kendi içsel deneyimini tartışmaya açmayı reddederek. Ünal şiirinin özelliği varoluşunun özünü değil, o varoluşun kendi dışıyla kurduğu bağı ve diğer varoluş biçimleriyle arasındaki ötekilik ilişkisini taşımasıdır.

Sonuç olarak, Ünal şiirinde söylenilmesi gereken günaha bata çıka giderek ötekiyle arasındaki sınırları belirsizleştirir yoksa ötekinin kendisini değil. Ötekini belirsizleştiren bir nihilist mistik hiç değildir yani. Yapıcı-mistiğin tam içeriden kendini belirsizleştirerek ötekiyle sınırlarını belirsizleştirmesini ise hiç denemez. O, daha çok Kierkegaard’ın dediği şekliyle “Günah, doğası gereği sezgiseldir” güdüsüyle şiirinin içinde günahı deneyimleyen ve kendini açan bir şair olarak ön plâna çıkar ki bu da kendi alışkanlıklarına batmış bir zümrenin, toplumun veya çağın unuttuklarını hatırlatması adına şairin üstüne aldığı bir vebaldir.

 

(…)

 

(“Doksanların Doğurgan Epiği” başlıklı yazıdan, Karagöz sayı 9, Ekim Kasım Aralık 2009)

Yorum (yok) Yorum yaz!

C. ALİ AHMET / HAYRİYE ÜNAL’IN İLK ŞİİR KİTABI: ‘SAÇ


27/9/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Şiirsel psykhe’nin, üzerimde bu kadar sarsıcı, parçalayıcı, acıtıcı etkiler bıraktığı çok ender şair bilirim ki Hayriye Ünal bunlardan biridir. Konuşmamızın konusu olan ilk şiir kitabı ‘Saçları VardırAşkın’dan söz ediyorum. Daha oylumlu ve türlü bakış açılarından incelenmesi gereken bir eserdir kuşkusuz fakat ben burada salt kendi bakış açımı yansıtmaya çalışacağım. Belki üzerinde nice bakış açılarıyla konuşulup incelemeler yapılmış, hakkı verilerek birçok kapsamlı yazılar ortaya konmuştur bilmiyorum. Benim konuşmam bir ilk izlenimler ekseninde, kısa ve yanılmaya çok açık tespitlerden oluşacaktır. Çok kısa bir konuşma olacağı için eleştirinin olası sakıncaları çok olabilir ve ben şimdiden şairin bağışlamasını dilerim.

Kitabın ismi okuru yanıltabilir. Konusu aşk olan bir şiir kitabıyla baş başa kaldığımız izlenimi uyandırabilir fakat öyle değil, aşkla ilişkisi çok alt düzeyde olan şiirlerden oluşuyor bu kitap. Kanımca kitabın ilk şiirinden önceki iki başlangıç dizesi Kur’an’daki Yusuf Kıssası’ndan mülhem yazılmış olmasıyla birlikte, bir ‘Yusuf ile Züleyha’ yazınsal geleneği bağlamında gelişen ‘aşk’ temalı bir izleği işaret etmiyor, aksine aşka mesafeli bir yaklaşımı var Hayriye Ünal’ın. Mesela daha kitabın ilk şiirinde geçen ‘hastalıklı aşklar artığı vücut’ ifadesi sanki aşkı pek ciddiye almadığı düşüncesine bile götürebilir okuru. Yine de burada şairin aşkı ciddiye almayan küçümseyici bir yaklaşım içinde olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir ki kitaba bir bütün olarak baktığımda bundan çok, aşkın insandaki hastalıklı etkilerinin pek ciddiye alınmadığını dile getirmek daha doğruca bir tespit olur. Modern günlük yaşamın her şeyi kirleten parçalayıcı yapısını düşündüğümüzde aşk da bu kirlenmişlikten payını almıştır ve dolayısıyla bu haliyle aşkın, şairin ciddiye almasını gerektirecek bir tarafı kalmamış gibidir. Ama şiirlerini aşkla yazan bir Hayriye Ünal kuşkusuz vardır ve aslında bu anlamda yazılan her şiir bir aşk şiiridir ve yazılan her aşk şiirinin bir siyasi tarafı olduğu gibi. Hemen söylemeliyim ki Hayriye Ünal’ın bu ilk kitabındaki şiirlerde ‘şizofren bir siyaset’ vardır. Bunu az sonra açmaya çalışacağız.

Arınmış, arındırılmış temiz sözcüklerle yazmıyor Hayriye Ünal, kendi fıtratında nasıl biçim alıyorsa sözcükler öyle yazıyor, bu meyanda hem kullanım biçimi hem içerdikleri anlam dünyası itibariyle rahatsız edici bir deyiş estetiği kitaba hakimdir. Şiirlerini kimliğinin bir sıçraması sayarsak, hem atılgan bir ilk kitapla muhatabız hem bir çatışmadan, bir modern kriz teolojisini yıkmaya, aşmaya yönelik bir girişimden söz edebiliriz. Bu girişim şiirinin hareketli ve hararetli yapısından çok zevkimizi bozan taşkın gücünden de geliyor. Salt gerilimden beslenen bir şair değil Ünal, daha sıkı bir dikkatle bakıldığında S.T.Coleridge’in dediğine yaklaşık olarak, ‘gerçeğin ancak atılgan şairlerde evcilleşip’ yol gösteren bir güce dönüşme çabasına okuru da ortak etmeye kalkışan bir anlayıştan yola çıkıyor düşüncesindeyim. Okur olarak bilincimi oldukça geren bir şiir dilini tercih etmesi demek ki onun evcil bir okumanın malzemesi yapılamayacağını da düşündürür. Her ne kadar düşsel bir usa dayandığı parçalar olsa da mesela çocuksu tümcelere hemen hiçbir şiirinde rastlanmaz. Çocuksuluğun neredeyse sıfır olduğu bir ilişkiler ağıyla örülü bu şiirlerde yaygın anlamıyla geçerli olan aşkı da aramak beyhude bir çabadır. Buna karşılık alemdeki sürekli değişime paralel işleyen bir ritim, şiirin de dünya hayatımız gibi bir oyalamaca olduğu gerçeğine paralel ilerleyen taze haz ve düşünceler, oyunun özgün yapısını kavrayış sürecini anlamlandırmaya çalışan dinamik bir bilinç ve şiirinin teorisini aydınlığa kavuşturmaya yönelen gergin bir davranış biçimi olarak estet/seçkin ama hoşnut olmayan bir anlatı tekniği, yapıtına girerken okura bir kanal açan ipuçları olabilir. Yine kitabının ilk şiirinden önceki iki yusuf dizesi şairi doğru ve bütüncül anlamada bize yardımcı olabilir. Şöyle ki:

 

‘Ya yusuf kuyuda ölürse

Ya yusuf değilse kuyudaki’

 

Bu çok dikkat çekici bir başlangıç cümlesidir. Merak ve endişenin iç içe geçtiği ve birbirini beslediği bu ruh halini birlikte açalım: İlk dize ‘endişe’ (anxietas, sıkıntı, sebepsiz korku) kaynaklı bir şiiri haber veriyor. İkinci dize ise ilk dizeyle birlikte okunduğunda Hayriye Ünal şiirinin şizofren siyasetini haber vermekle kalmaz, sürekli arayışı gözeten bir şiir olduğuna götürür bizi. Burada endişe ve sebepsiz korkuyu kuşatıcı bir kavram olarak Soren Kierkegaard’ın anlamaya çalıştığına yaklaşık olarak ‘kaygı’ çıkışlı bir şiir yazdığını da eklemeliyim. Bu şairin yaşamındaki duruşla ilgili olduğu kadar, şairin şiir içindeki davranışıyla da bağlantılı düşünülebilir. Hepimizin bildiğini düşündüğü Kur’an’daki Yusuf kıssası burada şairin belleğinde doğal etkilerden farklı (uzak değil) çok yönlü ve alışılmışın dışında bir bilmeceye dönüşüyor. Çok bildiğimiz hayatın, anlamını biraz merak etmeye başladığımızda bir bilmeceye dönüştüğünü fark ettiğimiz gibi. Ancak tarihsel gerçekliğe baktığımızda şairin bu endişesini haklı görebileceğimiz bir gerekçenin olmamasına ne diyebiliriz? Yusuf’un kuyuda ölmediği ve Yusuf’un kuyuda olduğu Kur’an’ın öğrettiği bir hakikat ise şairin bu dizelerini onun tarihle ilişkisinde şizofren bir havada olduğunu söylersek doğru mu anlamış oluruz? Sanmıyorum. Şair burada evet Kutsal Metin’den mülhem şüphesiz bir tarihsel hakikate gönderme yaparken bizi bu gerçek karşısında şüphe duymaya davet etmiyor, bilakis kendisi ve bilenlerce zaten onanmış bir gerçekliği bilinçli olarak tarih dışına kaçırarak ucu açık bir yeniden düşünümün nesnesi yapıyor. Böylece artık büyük harfle yazılan Yusuf’tan yola çıkarak düşünmeyi seven her okuru yusuf’un hallerini soruşturmaya davet ediyor. Bu durumda merak, kuşku, kaygı, endişe okurun yol azıklarıdır ve bu anlamda isimlere değil de hallere dikkat kesilmemizi istiyor. Bana kalırsa Hayriye Ünal şiirlerinin çok zihinli bir okuma sürecine tabi tutulması doğru bir yaklaşım değildir, ucu açık bir okuma onun şiiri için daha kışkırtıcı olsa gerek. Onun şiirleri biraz da kendimize, yaşanılan hayata, yaşamın anlamına ilişkin bizi estetik sorular sormaya kışkırtır ve bu sorulara cevap bulma arayışı mutlu bir süreç içermez. Bu noktada bir Hayriye Ünal şiiri, okunduktan sonra okurda bir mutluluk hissi uyandırmayacaktır. Okuru hem geren ve fakat sorarak, merak ederek hayatta bir uygulama alanı bulmaya çalışan cevaplarıyla da kısmi bir rahatlama(gevşeme de denebilir) havası yaratan bir şiir karakteri vardır. Onun şiirinde hiç olmayan şey ise liriklerdeki mutluluğa, güzelliğe züppece bağlanan bir anlayışa başından sırt çevirmesidir. Öfkeli ve sert bir söyleyişin egemenliği daha ilk şiirde kendini gösteriyor:

‘Erbiyum

Anlatacaklarım var

Giz dolu bir ülkeden geliyorum

Ne başlarını bir tırpanla kopardığım kadınlar

Ne hastalıklı aşklar artığı vücut’

Şiirin başlığı olarak doğada çok nadir bulunan, edfa adlı optik yükselticilerde kullanılan ve doğada kullanım alanı pek olmayan bir element olan erbiyum sözcüğünün seçilmiş olması, kısaca kimya bilimine ait bir sözcüğün şiire isim alınması, Hayriye Ünal’ın bizi kendine has özel bir atmosferle baş başa bırakacağının ilk işareti olarak görebiliriz. Bir başka açıdan onun şiirinin, şiir dışı kaynaklardan referans alan özelliğine ilişkin ipuçları olarak okunabilir. Gerçekten Ünal şiirinin yaratım sürecinde şiir dışı kaynaklar önemlidir. Fakat ben daha açık bir şekilde onun şiirinde bu tür kullanımları şiir dışı olarak değil, şiirin bunları da içine alan bir yapı olduğu gerçekliğine işaret eden bir tercih anlamında okumayı daha sağlıklı buluyorum. Kimya da şiire dahildir. Başka bir açıdan bu element sonradan 1930’lu yıllarda keşfedilmiş, öncesinde giz kalmış bir element ve şairin pek de kullanım alanı olmayan, doğada pek nadir bulunan bu elementi seçmiş olması onun o çok özel giz dolu düş ülkesinden bir sırla uyanışına da bir gönderme olabilir. Belki de bütünüyle yanılıyorum. Fakat doğru ve net olduğunu düşündüğüm bir şey var ki o da, Hayriye Ünal’ın ses düzeyi oldukça yüksek ve sanırım 2000’li yılların başında yazılan en sert ve öfkeli yazan şairlerden biri olduğu gerçeğidir. Sadece bu değil, onun şiirinin uzlaşmaz, huysuz, bu arada okuru da huylandıran, huylandırmakla kalmayıp şiddet ve gerginlik havası yaratan ‘barbar’ niteliği de 2000’li yıllar şairlerinde çok nadir görülen bir özelliktir. Bununla birlikte salt içtenlikli bir tabiatın taşkınlığından ibaret bir şiir değil onunki, en içteki gizemli benliğin karanlık görüntülerinden yakalanan imgelerin okurun alışık olmadığı ve belirli bir zaman çizgisinden uzak pek de kolay ve anlaşılır olmayan bir formata şok bir üslupla aktarılması da dikkat çekicidir. Şiire sokulmayı göze alan bir okur böyle şiddet yüklü ifadelerden sonra bulunduğu halde doğada kullanım alanı pek olmayan Erbiyum madeni gibi sözlerinin hayatta bir karşılık bulamaması onun bir davranış biçimi olan şiirinin ırası hakkında da bize bilgi verir. En nihayet Hayriye Ünal sözcükleri tez canlı cüretkar bir ruhun ilerlemesine hizmetli kılar.

‘Vur beni cüretimle beslediğim

Köpüren denize

Anlatacaklarım var

Oysa bir tüyü kıpırdatmıyor kelimelerim’

Hayriye Ünal insanın birçok halleriyle ilgili bir şair ve o insanı bütün yönleriyle kucaklamaya çalışan bir şiir dili oluşturmaya çalışır. Belki şiirlerindeki iyi ile kötünün çatışmasından doğan şiddetin giderek barbarizme yönelmesi yadırgatıcı sonuçlar çıkarmamıza elverişli bir yapı izlenimi uyandırabilir, ne ki yaşamımızda maruz kaldığımız insan hallerinden birinin de haz ve gerçek çatışması olduğunu düşündüğümüzde sanırım onun şiir kişilerini daha içerden kavrama olanağı yakalarız.

‘Gölde Üç Kantat’ şiirin bir zaman Ezra Pound’un dile getirdiği anlamda şarkı formatında ele alındığı üç başarılı parçadan oluşur. Erbiyum’da geçen başları tırpanla koparılmış kadınlar, bu şiirde geçen iki eğri keskin hançer, insan gövdesi üzerinden çoğaltılan şiddetin sadece fiziki tezahürleri olarak değil ruhun da barbarca katledilmesiyle gerçeğin yitirildiği yersiz yurtsuz bir zeminden konuşan tükenmiş bireyin kanlı bir mendil olan hayattan çekilirken son çırpınış sözleri gibidir. Bir başka açıdan bu şiir aşka bir taşlama, aşktan geri çekiliş, aşkın hastalıklı sonuçlarına bir karşı saldırı ve aşkın sonuçlarının doğurduğu acıyla şiddetli bir benlik parçalanmasına ağıt yakış olarak da okunabilir. Kim bilir bütüncek bir yanılgı içinde de konuşuyor olabilirim fakat yine de ucu açık bir okuma bizi çok farklı anlam katmanlarına sürükleyebilir ve bu doğaldır. Şiirdeki alıntılar bir Alman kasabasındaki manastırda 1803’te bulunan ve 13.asra tarihlenen sevgi, gençlik, güzellikten bahseden ve Carl Orff’un bestelediği şiir parçalarındaki bazı sözlerden oluşuyor.(Carmina Burana) Sonuçta Hayriye Ünal aşkı düş işi olarak kabullenip çoktan terk etmiştir. Belki bu şarkılardan bir tadımlık onun bu şiirdeki davranışını anlamada bir ipucu verir okura:

1.Bir zamanlar yüzerdim sularda billur,
o zamanlar şirin bir kuğu,
verirdim tüm kuşlara gurur.
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

2.Önceleri kar gibi beyazdım,
göllerde yüzen en güzel varlıktım,
vay, şimdi bir kargadan da siyahım!
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

3.Kızarttı ateş zalimce tenimi,
durmadan çevirdiler şişleri,
aşçılar sunuyor masaya beni.
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

4.Ne de rahattım sular üstünde,
nasıl da kolay uçardım göklerde,
şimdi yüzüyorum biberler içinde.
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

5.Artık yatıyorum dibinde tencerenin
yitiverdi uçma hünerlerim
sırıtan dişleri seyrederim
Ah acılar, acılar!
her yer kapkara,
yaktılar beni, tepeden tırnağa!

(Carmina Burana, CLM 4660/4660 A, Hazırlayan ve çeviren: Ramazan Şen,
İyi Şeyler Yayınları, 1998, s. 46-47)

İlk şiirdeki ‘hastalıklı aşklar artığı vücut’ bu şiirde ‘ölü çıplak solgun beden’e dönüşür. Aşk, artık göle maya çalmak gibidir veya mitolojiye merak salanlar için ilgi çekici bir konu olabilir. Bir suçun affedilmesinden sonra içinizde bir ukde kalmışsa, ya o ukdenin yıkıcı sonuçlarına katlanmaya razı parçalayıcı bir gerçeklikle hastalıklı bir ilişki içinde yaşamak durumunda kalırsınız, ya da barbarlara vergi bir şiddet diliyle başa gelenin yol açtığı duyguları öldürerek yeni bir kimliğe kaçarsınız. Aksi sürekli bölüne bölüne acı içinde kanlı bir mendile dönüşmüş hayatın içinde çürüyüştür. Ben Hayriye Ünal’da Cioranvari bir atmosferle akrabalık görüyorum biraz, çürümenin şiirini yazıyor kimi parçalarda. Onun şiirlerini okurken toprağa derince kök salmış bir ağacın gittikçe dallanıp budaklanıp göğe doğru yeşermesine değil de kökünden koparılmış bir ağacın toprağa doğru ters çevrilip uçlarından kurumaya yüz tuttuğu bir tablonun önündeymişiz duygusunu yaşadığımızı hissediyoruz. İmgelem ve geçici istek o kadar iç içe giriyor ki hiçbir cümlenin etrafında dönemiyoruz, sanki kelimelerin de soyağacı kayıp, onlar da kapkaralaşmış. Daha çok tarihin içinden ucuna, kimi zaman da tarih dışına fırlatılıyor gibiyiz. Bu yüzden merkezsel güçlü sözcük olarak aşkı ele aldığımız anda merkezin tekrar yitirildiği ayrımsız bir aralıkta savrulan bir bireyin donuk bakışlarının benliğimizi parçalayan acıyla doldurduğunu hissederiz ve fakat sonra hemen başka bir anlık kesite atlarız. Hazdan gerçeğe, gerçekten mitolojiye, mitolojiden yanılgıya, yanılgıdan yalana, yalandan yaşama, yaşamdan şiddetli bir ölüm duygusuna, ölüm duygusundan geçici dünyaya, geçici dünyadan hiç geçmeyen acılara, dünyadan hiç geçmeyen acılardan acı gerçeğe, acı gerçeklerden gerçek yalanlara, gerçek yalanların yaşlandırdığı hasta vücutlara kadar insan hallerinin bin türlü zihinsel parçalanmışlıkla ele alınışına şiddetle tanıklık ettiğimiz şiirler okuruz kitap boyunca.

Aslında bütün bu değişimler, değişkeler içinde yinelenmiş insan yaşantıları aşkla düşündüğümüzde değişmeyen bir gerçeği işaret ederler. İnsan tarihin ve aşk da aklın diğer ucunda varoluş kavgasının başladığı ilk zamanlardan bugüne kızıl kısrağın kaleminden kanlı bir sayfada buluşmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Aşk ve biyoloji iki kanlı kardeştir ve buluşmaları hep şiddetli acılar doğuran bir antitoros incisi gibi öldürücüdür. Kitapta okuduğum en güzel şiirlerden (hemen hepsi iyi şiirlerdir de bu diğerlerine göre benim halkçı damarıma daha bir dokundu) biri olan (ki bu kitaba ismini veren şiirdir) ‘Saçları Vardır Aşkın’dan bir bölüm alıyorum:

‘İnsan tarihin ucunda

Kızıl bir kısrağın üstünde

Dörtnala yaşarken

Aşk

Yinelenmiş yaşamların arasından

Kayağan taşı gibi parlar

Halbuki tasarlanmamış bir şeydir

Tanrıların heybesinden düşen

Onu dağdaki bir kul kıl heybesine atınca

Vakanüvisler mö beşbin aylardan haziran

Diye başlayan kanlı bir sayfa açtılar’

Yaratma gücüyle yoğunlaştırma çabası şiirde ancak bu kadar sıkı buluşabilir. Sinema diliyle sıkılaştırılmış abartılı gerçek (insan kızıl bir kısrak üstünde dörtnala yaşarken) tarihi topyekün kavramak isteyen bir duyguyla insanın evrensel içeriğinde kucaklaşmış, şiirin doğasına estetik bir dikkatle başarıyla massedilmiştir ve bu Hayriye Ünal şiirinin gücünü kabul edeceğimiz bir vasattır kanımca. Şiirin bundan sonraki beş bölümü shakespeareyen düş kırıklıklarını andıran güzelliktedir. Bu bölümlerde Ünal’ın zaman dışından birbirilerine seslenen kadın ve erkeğin aralarında olası katıksız bir aşkın olanaksızlığını mitik bir üslupla dile getirmesi, onun hem ilişkilere farklı zihinlerden bakış açılarını öğrenmemiz hem de yaşam-ölüm-sonsuzluk sarmalına bakış açılarını özetlemesi bakımından önemlidir. İşlek bir dil ve entelektüel eda hemen hep iş başındadır. ‘descriptive narration’ tekniği lirizm dozunda tutulduğu için akıcılığın sağlanmasında başarıyla uygulanmıştır. İnsanın doğal ve aşkın doğası kadın ve erkeğin gövdesi üzerinden şiirin bütünlüğüne hizmet edecek soy bir derinlikle verilmiştir:

‘Kadın Onu sana anlatmalıyım

         İyice inceltilmiş bir metal gibidir

         Ona dokunmadan öpmelisin onu

Ustalık ister

         İnce uzun marifetli parmakların olmalı

Saçlarını okşamak için

Erkek  Boğulmak

Ama serin bir denizde!

         Sen ellerinle nice derinsin

         Gitmeliyim

         Bir ateşzede daha olmalı sırada

Kadın  (mahzun)

Ben umarsız penelope

Bir kadın kıvamında

Bir tüy hafifliğinde

Ve alkol tadındayım’

Bu şiirlerin bitebileceği söylenemez. Çünkü şiirler yapısı ve işlenen duyarlılığın ele alınışı itibariyle bitirilmeye elverişli değiller. Nitekim okunduktan sonra şiirin bittiği hissini yaşamıyorsunuz. Hayriye Ünal bir tür yapı bozum dediğimiz bir teknikle bir önceki şiiri yapı bozuma uğratarak sonraki şiirin alt yapısını oluştururken kitaptaki herhangi bir şiiri diğer başka bir şiirin devamı ya da farklı bir açılımı yaparak insan hallerindeki farklı duyarlık kesitlerini kişisel bir yorumlama çabasında görülüyor. Bu şimdiye kadar okura ulaşmış diğer şiir kitapları için de geçerli gibi geliyor. Mesela bir rastlantı mı sayalım bu kitapların isimleriyle ‘Saçları Vardır Aşkın’daki şiir isimlerinin veya mısralarının benzerliğini? (Onların kışı-Sert Geçecek bu Kış) (Ademin oğlu vardır oğullarından biri- Ademin Kızlarından Biri) Fakat burada bundan çok, duyarlık ve konuların işlenişi bakımından bir yapı bozum tekniği uyguladığını söylemek istiyorum. Kim bilir yanılıyor olabilirim, yine de şu tespitimi okurla paylaşmak isterim: Hayriye Ünal bana kalırsa bu ilk kitabından itibaren sonradan dile getirdiği ‘çok sesli şiir’in alt yapısını kurmaya yönelmiştir. Bir şiirde bir çok zihin farklı karakterlerin dilinden insan ve onun tüm içeriğini estetik ve seçkin bir yaklaşımla ele alırken bir yandan da bilinç altı cüretkar bir ses tonuyla kayıtlara dökülüyor. Şair kendini kuşatan sert gerçeklere karşı kararlı bir direniş sergilerken maruz kaldığı düş kırıklıkları karşısında ise anakronik bir tutum sergiliyor. Elbet ilk yaratılıştan bugüne ademoğlunu hep her zaman ilgilendiren konular anakronizm olmaz fakat bu konuları bir ‘kaçış’ fikriyle ele aldığınız anda anakronik olursunuz. Çünkü ilk insan’dan bugüne bütün bir zihin tarihinde ‘geçmiş’i ve hatta cenneti bugüne buraya taşıma, bugünden şimdi geçmişe kaçma refleksi hep olmuştur. Bir sanat akımı anlamında dünya yazın tarihinde romantikler ise anakronizmi yol yordam olarak bile kabul etmişlerdir. Burada Hayriye Ünal’da keskin bir anakronik tutum vardır demek istemiyorum, miti, tarihi şiire taşıma sürecinde geçişleri yaparken kaçış refleksinin veya tersi buluşma noktalarının dile getirildiği parçalarda anakronik bir havaya büründüğünü söylemek istiyorum. Bence bu o kadar çok da olumsuz bir durum değildir şiir tavrı olarak. Hayriye Ünal’ın bu havada da insanı tanıma çabası hoş bir algı yaratıyor üstelik bende. Hayriye Ünal için şiir hayatın poetik açıklaması, hayatına poetik bir karşılık bulma çabasıdır. Bugünkü şiirimizde çok önemli bir yeri olduğunu düşündüğüm Hayriye Ünal’ın ilk kitabına ilişkin konuşmamızın ikinci bölümünü sonraki sayımızda yapalım.
(Kertenkele dergisi, sayı 16)

Yorum (yok) Yorum yaz!

C. ALİ AHMET / HAYRİYE ÜNAL’IN İLK ŞİİR KİTABI: ‘SAÇ


26/9/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Hayriye Ünal’ın şiirlerini önemli buluyorum. Çünkü onun şiirlerinde dipten akan sağlam bir tarih bilinci var. Tarih bilinci bir şairin şiir düşüncesini besleyen sözcüklerin gerçek bir düzlemden konuşmasına yardımcı olmaz sadece, şiirdeki bilme gücüne de özgün bir ritim duygusu kazandırır. Eyi şair bir disiplin olarak farklı kaynaklardan aldığı etkiyi kendi şiir görgüsü bağlamında ve kendi özel havası içinde yeni bir gerçeklik duygusu yaratmaya yönelik olarak erittiği ölçüde başarılı, önemli bir sanatçı sayılabilir. Saçları Vardır Aşkın adlı bu ilk şiir kitabında Hayriye Ünal’ın kullandığı imgeler, kavramlar, sözcükler onun önceden kafasında birikmiş olan etkilerin yedeğinde şiir niyetine bir davranışa dönüşmemiş, aksine çok yönlü etkilenmelerin çok sesli bir bütünü inşa etmeye doğru parça parça salındığı coşku dolu söyleyişi destekleyecek biçimde bilinçli olarak şiirde dolaşıma sokulmuştur. Mesela Hayriye Ünal da bu ilk şiir kitabında İkinci Yeniler suyundan aptes almıştır, Cahit Zarifoğlu imajlarından artistik nüanslar, İsmet Özel’in sarsıcı deyişlerinden imgelemine şok transferler yapmıştır fakat bütün bunlardan kendine has bir şiir havası oluşturma noktasında bıkmadan çalışmalar yapmış ve bir ölçüde bu kitap özelinde önemli bir adım atmayı başarabilmiştir. Bir ölçüde diyorum, zira bugün ‘Sert Geçecek Bu Kış’ adlı son şiir kitabıyla hala çalışmalarını sürdürmektedir.

(Onun ‘Çok Sesli Şiir Poetikası’ başlığı altında dile getirdiklerini, katılalım ya da katılmayalım, hem kendi şiir atmosferini oluşturma doğrultusunda usanmadan arayışını sürdürmesi hem de başka genç şairlerin de kendi şiir atmosferlerini oluşturma yolunda teşvik edici bir tavrı önermesi bakımından önemli, dikkate değer görmek gerekir. Benzer düşüncelerim ‘Neo Epik Şiir’ ‘Halkçı Şiir’ ‘Parçalı Ham’ ve başka arayışlar için de geçerlidir. Fakat mevcut şiir ortamının sıhhatsiz yapısı, farklı şiir açılımlarının Modern Türk Şiiri’ne özgün açılımlar getirmesine imkan tanımayacak şekilde kör iktidarını sürdürdüğü için bu tür iyi niyet temennilerimi geçiyorum.)

Hayriye Ünal’ın şiirlerine kaynaklık eden unsurlardan biri de efsaneler, mitolojilerdir demiştik daha önce. Burada sadece ‘Tirad’ adlı şiirini örnekleyeceğim:

‘Direştin

Ama katıydı yüzü tarihin

Tarih öne çıkmanın tarihidir

Direfşi kaldırdın kaldırdın

Kaldırmadın diriga!

Ne sağmal olmayan bir ayaklanmanın

Ne gözünü budaktan sakınan kawanın

İşten değildir unufak olması

Topuzu altında dahhakın’

         Şair, İran mitolojisinde geçen Demirci Kawa’nın öyküsünü Tirad’a taşımış. Kaveh Ahangar(Kawa) zalim yönetici Zahhak’a isyanın sembolü olmuş bir kahramandır. Bu kahramanın öyküsü ünlü Farisi şair Firdevsi’nin Şehname adlı ünlü eserinde de geçer. Hemen belirtelim, Demirci Kawa Efsanesi Kürt mitolojisinin de önemli referanslarından biridir. Zalim Zahhak, antik İran’ın inançlarından biri olan Zerdüştlük’ün kutsal kitabı Avesta’da yarı insan yarı şeytan bir Babil kralıdır. Firdevsi hikayeyi yeniden yorumlayarak Zahhak’ı Arap diktatöre dönüştürmüş. Kürtler arasında Demirci Kawa Nevruz Bayramı bağlamında özgürlüğün simgesi olmuştur. Burada niyetim Demirci Kawa Efsanesini anlatmak değil, Hayriye Ünal’ın da amacı bu değildir. Fakat nedir? Açıkçası şairin bu efsaneyi şiirine taşıması onun şiir davranışıyla ilgili önemli ipuçları veriyor okura. Şimdi bu ipuçlarını görelim:

*Hayriye Ünal, konusu tüm insanları ilgilendiren tarih kesitleriyle ilgilenmeyi seviyor. Burada Demirci Kawa’nın dolayımında işlenen konu özgürlüktür. Özgürlük ise tarihsel gerçeklik duygusuyla birlikte şairin halka, halklara eğilirken kullandığı başat terminolojidir. Şair, insanın, halkların bütün özelliklerini kucaklamaya çalışan bir dil görgüsü yaratma peşindedir ve onun diğer şiirlerini okuduğumuzda gerek tarih, gerek efsaneler, gerekse insan vücudunun hemen bütün uzuvları bir imkan olarak metinde dolaşıma sokulmuştur. Sonuçta Hayriye Ünal, şiir dili ile insan zamanları arasında bir duygu birlikteliği inşa etme çabasına yönelik ince bir duyarlık alanı yaratma peşindedir. Kawa’nın örsü döverken yakalandığı gerçek ile Goethe’nin çağlar sonra dillendireceği gerçek, onun şiirinin oluşturmak istediği çok özel atmosferde buluşturulmak istenir gibidir. 4350 yıl geçmişte kalmış bir özgürlük ateşini bugün tekrar şiire sokmanın başka ne anlamı olabilir!

‘Onun gürbüz bir vücudu

Gürbüz bir öfkesi vardı

Örsü döverken

Goethenin yüzyıllar sonra dile getireceği

Bir gerçeği düşünürdü

 

Örs isen sana niye vurulduğuna dair içine bir kurt düşmez

Bilirsin nasıl durayım iyi örs nasıl durur

Demirci öfkesini çıkarıp asar duvara

Başka neyi varsa asar

Kuraldır zanaatkar pastiş gibi yaşar

 

Ödevlerin değişebileceğini çivi çakarken kavrar

Kralların düşebileceğini birinci ilkeden çıkarır

Öfkesini takar önce yerine

Başka neyi varsa takar’

*Hayriye Ünal’ın şiirlerinde efsanedeki Hürmüz ve Ehrimen’in temsil ettiği misyonlara atıfla denebilir ki, iyi ve kötü sürekli bir çatışma halindedir. Bana kalırsa bu durum insandaki kötü hislerle iyi hislerin birlikte var olmasından hareketle Ademoğullarından Habil ve Kabil’den bugüne değişmeyen çatışma gerçeğini tanımlamaya yönelik bir girişimdir. Fakat ben İsmet Özel ve birkaç şairden başka şiirde ‘günah’ olgusunun bu denli deşildiği çok nadir şair bilirim. Şiirlerinin bazı parçaları ‘şiir günahla yazılır’ diyen İsmet Özel’i hatırlattı bana. Zaten üslupta yer yer Özel etkisi de söz konusudur fakat bu etkileri Hayriye Ünal kendi dil potasında olabildiğince eritmeyi başarmıştır. Onun endişeli, kızgın, öfke yüklü dili zaman zaman bunaltıcı ve trajik bir hava yaratsa da yakaladığı ritim ve seçtiği konunun herkesi ilgilendiren özellikleri itibariyle okurun dikkatini şiirin sonuna kadar korumasını sağlayabilmiştir. İyi güçler ile kötü güçler sürekli bir çatışma halindedir şiirlerinde fakat yine de salt bir çatışma şiiri yazdığı söylenemez, belki evrensel ölçekte hepimizi ilgilendiren bir varoluş krizinden yola çıkıyor denebilir.

*Hayriye Ünal’ın şiirlerinde saptadığım özelliklerden biri de ilk insan’dan bugüne uzanan çağların sinematografik bir yaklaşımla eleştirilmesidir. Kanımca eyi şair aynı zamanda eyi bir eleştirmen de olmalıdır. Özellikle yaşadığımız çağın sıkı bir eleştirmeni olmalı şair. Hayriye Ünal, çağları, çağımızı şiirle okurken daha önce bahsettiğim tarih estetiği bağlamını göz ardı etmeksizin geçmiş toplumsal ilişkilerden günümüzdeki insan ilişkilerine yakından bakmayı denemiş, bununla yetinmeyip bu ilişkilerin anlamını kimi zaman felsefece cümlelerle kimi zaman da militanca başkaldıran duyarlı bir insanın radikal üslubuyla deşmiştir. Şair tarih ve içinde olup bitenler yoluyla kendi doğasına ulaşmak ister gibidir ve belki bu aşırı istek şiirlerinde şiddet unsurunun baskın olmasının nedeni olabilir. 11 oğlunu zalim bir hükümdara kurban vermiş Kawa’nın sıra 12.oğluna geldiğinde önündeki örsü döverken aklından geçen gerçeğin özgürlük ateşini yakması herhalde yumuşak bir etkinliğin sonucunda gerçekleşecek bir eylem olmasa gerekir, artık iyice kıvama gelmiş demirin örste şekillenirken maruz kaldığı şiddet, müthiş bir gerçeklik duygusunun da hemahenk şekillenmesine yardım ettiği gibi, şiirdeki gerçekliğin doğası da şairin imgeleminde böyle şekillenmiştir. Bence Hayriye Ünal’ın yarının şiirinde ayrıca değerlendirileceğini umduğum dizeleri ‘Vakanüvisin Müsveddeleri’ndedir. Epik duyarlığı en çok hissettiğim bu şiir onun karakterini daha net belirler kanaatini taşıyorum. İnanıyorum ki bu şiir sıkı bir eleştirmen tarafından hakkıyla incelenecektir. Tadımlık alıntılar yapmama izin verin:

Sürrealist görüntülerle boğuşuyorum

Dalinin karıncaları sarmış heryanı

Hani firavunun sarayı

Talan edilmişti bunlarla

Talan edilmişti zulmün dölyatağı

 

Dönen tarih çarkını gözlersen

Şöyle kendine benzeyen biri

Ve bize benzeyen bir halk göreceksin

Eksik olmayan şarlatanlar

Kan seli çekirge ordusu kurbağalar

Ve yüzyirmibeşbin peygamber

 

Zamanın bilincidir tarih

Kamunun bilinçsizliği

Put yapımında bu çağa erişmedi hiçbir kavim

Ve kendine tapınmada ölüp gidenler

Eğerçi okunsaydı vakanüvislerin müsvedde defteri

Eğerçi tarih olsaydı mükerrer

Biz ayak izlerini çiğniyor olacaktık üçüncü kuşak dedelerin

Ve ölmeyecekti muhammedül emin’

Şiirin kalanını kitaptan mutlaka okuyun ve umarım baskısı kalmıştır. Kuşkusuz bir Hayriye Ünal şiiridir bu ve ben bir okur olarak günümüz şiirinin önünü açabilecek girişimin daha çok bu damardan gelebileceğini düşünüyorum. Düşüncelerim tartışılabilir fakat ben modern Türk şiirinde epik damarın yeterince deşilmediği kanaatindeyim. Şiir için saklı olan risk alanı bu damarda daha yaşamsal, daha canlı sonuçlar doğurabilir. Hayriye Ünal bunun gibi birçok şiirinde insan milleti için çok canlı ve yaşamsal coşkular yaratmayı başarmıştır. Onun şiirlerinde çalışmakta olan güç hem insan olarak duyularımıza dinamik bir bilinç taşımaya müsait, hem millet olarak üzerinde yaşadığımız toprakların havasına suyuna şık bir form getirmektedir. Bu bakımdan ethos ve pathos kanallarının birleştiği vasattan konuşan bir şiir dili insanın ve ait olduğu milletin parmak izlerini evrensel ölçekte daha etkileyici temsil eder. Ben yukarıdaki dizelerde bu vasatın yakalandığını söylemeliyim.

‘Saçları Vardır Aşkın’da tespit ettiğim aksaklıklara gelince:

—Kitaptaki şiirler genel olarak tıpkı ormandaki ağaçların birbirlerini bütünleyen görüntüsünde olduğu gibi belli bir merkez etrafında dönmeyen bir anlayışla çatılmasına karşın, öyküleme tekniğinin ağırlıklı olarak tercih edilmesi, şiirin öyküye çok yaslanması bir süre sonra retoriksel ve beylik deyişlerin ön plana çıkmasıyla yazmadaki enerji ve doğallığın zaman zaman kaybolduğu görülüyor. Olağan dilden plastik dile geçişin hissedildiği parçalardır bunlar. Yine de bir kitap bütünlüğü düşünüldükte, bunların çok az olması şairin başarısını gölgelememiştir.

—Hayriye Ünal kendi şartlarından, çevre şartlardan, ruhunu kuşatan güncel ve tarihsel olgulardan o kadar çok yakınıyor ki, okur psikolojik olarak şiire çok saplanmış buluyor kendini ve bu bizzat şairimiz için de geçerli. Şair de psikolojik ben’in şartlarına aşırı kapıldığı durumlarda nesnel gerçeklik duygusunu okura veremiyor ve bana kalırsa şiirde çok tecrübelilik okurda tez usanma olarak karşılık bulur.

—Kitabın bazı parçalarında çok seçkin ve aristokrat tavırlar okurun adeta gözüne sokulur gibi veriliyor ki bu durum, şiiri ele geçirmek için fazlasıyla çaba göstermek isteyen kafası karışık ve yetisi sınırlı okur için ‘boyun eğdiği yerde yığılıp kalan kişi’ gibi etkisiz sonuçlar doğurabilir. Bence halka doğru biraz daha berraklaşan bir yaklaşım, Hayriye Ünal’daki şiir gücünü, ritim yaratmadaki yeteneğinden çoğalan enerjiyi daha iyi hissetmemize yol açacaktır.

—Hayriye Ünal, ‘Bağışlanmayan Görkemi Porsukgillerin’ adlı şiirini biraz aceleye getirmiş olmalı ki kitaba bulaşmış yabancı bir parça gibi duruyor. Şair tarafından oluşturulan metnin yaydığı gerçeklikle, okurun özgül bir bilgi formu olarak gördüğü şiire doğru yaklaşmaya çalıştığı süreçte fazlasıyla yapay kurgu duygusu yaratmaya açık ifadelerin yoğun olduğu bir havası var bu şiirin. Kelimelerin zaten soyut oldukları fikrinden yola çıkan Ünal’ın okurla arasına böyle yapay mesafeler koymasına gerek yok. Franco Moretti’nin şiiri doğru okumaya engel olmayacağını düşünerek ortaya koyduğu ‘engel olmayan mesafe’ diyebileceğimiz ‘mesafeli okuma’ teorisi çerçevesinde baktığımda, şiir içindeki ilişkilerle okurun şiir içindeki ilişkileri arasında yapısal boşluklar ne kadar çoksa metnin vaat ettiği somut dünyadan o denli uzaklaşırız. Oysa her metin okurun zihninde öyle ya da böyle bir model inşa eder. Bu noktada soyutlama da somutlama da bir başına amaç olmadığı için şair için doğru olduğunu düşündüğüm şiir davranışı, okura doğru çoğalan metnin iç zenginliğini, ‘problematiğini’ ‘motodolojisini’ mümkün mertebe doğrudan verme olmalıdır. Tabii bu benim fikrimdir, yoksa şair dilediğince ‘vecd’ halinde kalabilir, kim ne diyebilir. Ama kanımca mesela ‘beni seçti ölümün bereketi’ dedikten sonra ‘ey keltik hırsları bürüyen gözlerini/mısırın solmayan renkleri gibi görünür/yavan bir sepya’ gibi ifadelerin gelmesi ne kadar da yapay bir dünya konuşması oluyor. Yine ‘köpük yuvarlaklar gibi uzaklaşan/esrik bir zeplindir’ cümleleri azaltılması gereksiz mesafeyi ne denli anlamsız uzatıyor mesela. Bana kalırsa bu çıkmaz sokaktır ve şairi bir yere ulaştırmaz. Saçları Vardır Aşkın’da böyle kesitler az olduğu için ve böyle kusurlar kadı kızında da var bulunduğu için başka farklı örnekler vermeyi lüzumsuz, üzerinde fazla durmayı gereksiz görüyorum. Bunlar kitabın değerini düşürmeyen aksaklıklardır.

Hayriye Ünal’ın bugün itibariyle üç kitabı var ve benim buradaki konuşmalarım ilk kitabına yönelik bir ilk izlenimler çerçevesiyle sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla yanlış yargılara çok açık olabilecek ifadelerim olabilir ki bunun için değerli şairden, okurlarından anlayış beklerim. Bu ilk şiir kitabına yönelik daha detaylı incelemeler yapılmıştır muhakkak fakat ben bu çalışmaları okuyamadım. Bence genç şairlerimizin ilk yapıtları çok önemlidir ve ciddiyetle değerlendirilmelidir. Ne var ki Türkiye’de gerek hala komikçe ideolojik saplantıların varlığını sürdürmesi, gerekse minik ve anlamsız kümeleşmeler içinde şairlerin al gülüm ver gülüm havası içinde oyalanmaları geçer akçe olduğu için dinamik bir eleştirel bilinç şimdiye kadar gün ışığına çıkmadı. Bir de bizdeki zaten az olan eleştiriye, tahammül edememe hastalığı var ki, birçok genç şair burnundan kıl aldırmaz havasında yaşıyor. Eleştirdiğimiz zaman çocukça tavırlar gösteriyor, orada burada dedikodu yapıyor, anlamsız ve nefsani cevap yetiştirmeler, gereksiz ve riyakar refleksler birbirini takip ediyor. Bütün bunlar şuur eksikliğinin bir sonucudur. Bu anlamda Hayriye Ünal gibi hem şuurlu hem de ruhuna saygılı genç şairlerin kıymetinin bilinmesi, sahiplenilmesi, sayılarının çoğalmasına neden olacak ortamların inşa edilmesine ihtiyaç var. Ne kadar saf düşündüğümün farkındayım.

(Kertenkele dergisi, sayı 17, Eylül-Ekim 2009)

Yorum (yok) Yorum yaz!

ALİ EMRE / SERT GEÇECEK BU KIŞ VE “OTEL”DEKİ ÇOKSESL


30/3/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Sert Geçecek Bu Kış, 1973 doğumlu Hayriye Ünal’ın üçüncü şiir kitabı.128 sayfadan oluşan bu kitapta yer alan şiirler, üç başlık altında çıkıyor karşımıza.

Kapsamlı, uzun, emek verilmiş şiirlerle çıkıyor karşımıza Hayriye Ünal. Düşünerek yazıyor, okuyarak. Bilincini kanırtarak yazıyor, sözlerini etine bastırarak. Yeni, farklı, özgün olmayı gözeterek yazıyor; yaptığı işi ciddiye alarak, şiirleri üzerinde uzun uzun çalışarak yazıyor.

Konuşkanlığı elden bırakmayan, klişeleri aşmayı ve ezberleri bozmayı zihninin daima bir köşesinde tutan, geleneği modern bir bilinçle dönüştürmeyi ihmal etmeyen, parodi ve pastişlerle zenginleşen bir şiir bu. Hem çoksesliğin temel argümanları içinde döneniyor şiir hem de yer yer metinlerarası göndermelerle çağrışım alanını sürekli genişletip zenginleştiriyor.

Son kitabındaki dikkat çekici şiirlerden biri de Otel. Kitapta yaklaşık yirmi sayfa tutan bir şiir bu. Çoksesli şiirin önemli eşik mekânlarından biri olan “otel”den yola çıkarak insan gerçekliğinin örtük ve karanlık tarafları üzerinde yoğunlaşıyor. İmgelemi harekete geçiren, farklı çağrışımlar eşliğinde zihni sürekli devindiren; birçok kişinin yazgısını ve arayışlarını / yaşam kesitlerini / çırpınışlarını ve duraksamalarını müşterek bir adreste toplayabilen saydam bir mekân eşliğinde genişliyor şiirin evreni.  

Hayriye Ünal, bu uzun şiirini iki bölüme ayırarak yazmış. “Giriş” başlığıyla verilen ilk bölümünde asıl şiire, asıl söylenmek istenenlere bir hazırlık yapılıyor sanki. Eleştirel bir dökümle açımlanıyor bu bölüm. Şiirde konuşan özne, tarih içinde bir gezinti yaparak dile getiriyor bu eleştirileri ve günümüzle bitiştiriyor sonuçta. Yalanlar, bireysel ve toplumsal yanılsamalar, kandırmalar, rol kesmeler, dayatılanlar yer yer örtük bir dille ve aynı zamanda “içte birikeni çağa kusma”ya dönük bir tutumla dillendiriliyor:

Unutmak içindir unutmak rezilce yetimliği

Koptuğumuz kaynaktan uzakta hiçliğimizi

Herkesin tedbirli ve müsellah olduğu tarihsel bir coğrafyayı bireysel ve kimi zaman hicve yönelen bir tutumla tarazlayan şair, şiirin asıl bölümüne çağrışımı zengin bir atıfla geçiş yapıyor:

Genç irisi bir şiir yazacağım

Otel olacak adı

Yahut kışla!

Evet otel yahut kışla. Çok kapılı bir han yahut bir düğün evi. Bir göçük yahut bir kasaba viranesi. Bir çöl vahası yahut bir kumarhane. “Seyyar bir otel”dir sanki karşımızdaki. Gezgin, genişleyen, içi içine sığmayan, engin bir oteldir. Kimi zaman çok kompartımanlı bir tren gibidir kimi zaman içine sıkışılan ve çıkışları kapatılan bir yer altı sığınağı. İçinde devinen bedenler, konuşan dudaklar, hızla çarpan ve çırpınan kalpler, aynalara yansıyan yüzler, koşuşturan ayaklar, titreyen eller, bir kumpas içinde dönenen canlar gibi hareketlidir. Fludur. Saydamdır. Esnek ve geçişkendir. Bir yönüyle yerçekiminden azadedir. Her şeyiyle yere aittir aynı zamanda. Her odasında ayrı bir insanlık durumu, farklı bir insani gerçeklik bulunan bu oteli betimleyen şu dizeler de somut, berrak ve alışılmış otel imgesini parçalayarak çıkmaktadır karşımıza:

Her yanda cins ölü atlar

Gazete kapalı

Pencere pervazları süslü ama kanlı

Odalarımız dolu, diyor, sayın bayım

Barok biçemi hoşa gidiyor ölçüp biçtik

Ama üstüne yatmak isterseniz cesetlerimiz var

Biraz korkacak

Toprağımız yetişmiyor talep aşırı, kumu ince örtü yaptık

Kumdan çarşaflar

Kumdan bir yastık

Dikkatlice bakıldığında, şiirde konuşan farklı ve birden fazla özne olduğu da görülmektedir. Dışarıdan birinin betimlemesiyle başlıyormuş gibi görünen şiirde birden otel çalışanı olarak nitelenebilecek başka birin konuşması devreye girmektedir. Şiirin ilerleyen bölümlerinde “göçük”le bağlantılı olarak önce iki kişinin geldiği sonra sayının üç, dört olduğu söylenmektedir. Kimi dizelerde birinci tekil kişi konuşmakta, kimi dizelerde birinci çoğul kişiye geçilmekte; aynı zamanda üçüncü bir kişinin aktarımlarına da yer verilmektedir. Hatta “seyirciler” vardır bir de:

Orda kalanlara ‘seyirci’ deriz

Seyirciler kederli cancağızlarına her gün bir kurban keserler

Cesedin git gide eksilişi

Onları biraz dindar biraz hüzünlü yapar

Güleryüzlü bir şiir değildir “Otel”. Acılıdır, arayışa yazgılıdır, yer yer ironiktir. Aynı zamanda “Çocukluğumun ortasına biraz kar indir” derken bile sükûnetten uzaktır. Kavgacıdır. Teslimiyete yönelmez. Anıştırmaları nostaljiye ve tarihi realiteye kapılanmaz. Kimi zaman peygamber kıssalarında geçen bir belde çağrışımı yapar okuyucuda, kimi zaman modern bir felaketle bütünleşen sorular ve görüntüler sunar bize:

Taş yığılıydı şehrin kapıları diye gösterilen yer

Pencereler.

Yıkıntı. Oteli vuran nedir, yabancı bir gök cismi?

Bir zelzele?

Sis ve duman?

Gök hep öyle morumsu

Ne gündüz ne gece.

Bungunluk baskın çıkar şiirde. Bizi, bile isteye rahatsız etmek ister şair. Bizi tedirginliğin avlularında dolaştırır. Bir düğün mekânından çöle evrilir sözgelimi. Büyük harflerle yazılan ve şiire serpiştirilen dizeler de sorularımızı cevaplamak, beklentilerimiz karşılamak, içimizi rahatlatmak yerine bilinmezliği artırır, gerginlik sarmalını pekiştirir. Nihayet şiirin sonunda doğaya, doğallığa, gerçekliğe, insani olana bir vurgu, bir dönüş yapılır. Boğuntu atmosferinden dışarıya bir çıkış yolu bulur şiir. Sinematografik özellikler de içeren, bir korku tünelini yahut gerilim anaforunu da çağrıştıran otelden güneşe çıkarız. Üstelik bu, ustaca kotarılmış iki küçük dizeyle; fazlasıyla manidar, gerçekçi ve içtenlikli bir vurguyla çıkar karşımıza:

Fillerle taşınacak servetle

Bir dakika güneş alınmaz.

---------------------------------------------

Hayriye ÜNAL, Sert Geçecek Bu Kış, Hece Yayınları, Ankara 2006.

(Umran dergisi, Mart 2009)

Yorum (yok) Yorum yaz!

<font color=orange>ŞİİR İŞLERİ'nden / C. ALİ AHMET<


27/5/2008 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Hayriye Ünal, Türk şiiri adına saygı duymamız gereken bir genç şair. Burada ‘genç’ derken, bize kendine has yeni bir şiir söyleyişi getirmesi ve şiirde canlı zevkin ancak kazanılarak öğrenilebileceğini eserleriyle kanıtlaması anlamında kullandığımı belirtmeliyim. Genç, şiirde bir üstünlük belirtisi olarak şiir tarihinde ancak dolaşıma giren bir manayı mündemiçtir. Elimde hiç kitabı yok ama dergilerden izleyebildiğim ölçüde şiirimizde mertçe düşünceyi incelikle onun kadar yaratıcı biçimde uygulayan çok nadir şair biliyorum. Kanımca kendi şiir hayatını günahtan arındırmamış bir kahraman olarak ondan geriye o çok özel sesinden başka bir şey kalmayacak. Hemen okuyabildiğim bir çok şiirinde o asla kendinden memnun olmamış bir kahraman olarak vardır. Kendinden önce nice şairin sesini iyi öğrenip de kendine özel cins bir şiir sesi oluşturma arayışını inatla sürdürme çabası beni en çok etkileyen yanlarından biridir. Başka bir açıdan onun tamamlanmamış kahramanıdır şiir ve bu Hayriye Ünal ile iç içedir. Onun sözcükleri bilme sevgisiyle şeyleri anlama iştahı iç içedir. Bütün Hayriye Ünal şiirleri daima tutkuyu gösterir. Dergâh dergisinin 214. sayısındaki ‘Evlâ’ başlıklı şiiri başından sonuna kadar her duygunun nabzının farklı şekillerde attığı ilginç örneklerden biridir:

 

“beni konuştur söylet bana cebret kar erimesin

ilk kez olan her şeydeki debdebeyi bitirdim

kasıt yok kah övüncüm bulunur yere düşende

pekâla şeref sözü ne oynarsak yarıya, yok misilleme”

 

İlk kez olan her şey kendi içinde ölçüsüz ve kendiyle orantısız bir ihtişamla kendini gösterir. Öte yandan ilk kez olan her şey, günlük yaşamımızın sakin yapısına düzensiz bir saldırıdır. Beri yandan aşk dışında her şeyde ‘zaman’ hem eylemi hem eylemin etkisini öldüren bir süreç olarak yürürlüktedir hep. Daha güçlü eylem zayıf olanın etkisini silerek yaşamımızın özel bağlantıları içindeki yerini kurar. Hayriye Ünal’ın bu şiirinde aşki hem her tür gündelik uyumun dışında bekledikçe tatlanan bir birlik arama eylemine çağrı olarak okunabilir, hem kendine yeterli olmayan şairin suyu da düşmanı da uyutan tüm ölçülü duygu ve düşüncelere bir saldırısı olarak okunabilir. Bir dize içinde ikinci dizenin başlatılmasıyla ilerleyen şiir boyunca sanatçı, devinimi/gerginliği sürekli artıran kontrastlara başvurarak metnin çatkısını oluşturmuş. ‘Konuşmak/susmak’, ‘açılmak/kapanmak’, ‘küfür/tasdik’… Aşk, gelmeyeceğini bilerek beklemektir. Hayat, bir gün öleceğimizi bilerek yaşamaktır. Başlangıcımızdadır sonumuz. Bizden ilk alınanın verdiği heyecanın gerçek anlamına zamanla kavuşuruz. Ölüme yaklaştıkça bizi heder edeni öldürmeye yaklaşırız. Kılıçlar çekildikçe yar koynuna gireriz.

 

“hep ayakta nâperva bıçaksa kemikte sakın şaşma

nihayeti getiren küfrün değil şüphesiz tasdikindir”

 

Hayriye Ünal şiirin kendine özgü yaratım yapısını en iyi kavrayan şairlerimizden biri. Düşünce ve duyguyu şiirsel imgelemin gücüyle dengeli bir şekilde yaratıcı bir estetik etkinliğe dönüştürme yeteneği onun öne çıkan bir şair olmasını sağlıyor ve yine onun şiir deneyimi, bilmediğimiz bir şeyi a priori bir bilgi türü olarak şiirde kullanmaktan çok, bir deneyimin sonucu olarak öğrendiği şeyleri zihnimizde çok estetik etkiler bırakarak gerçekleşiyor. ‘Evlâ’ şiirinden aldığım aşağıdaki dizeler, bizi bilmediklerimiz arasındaki aşkın birliğe çağırıyor:

 

“açılmaz bir kez böyle kapanınca kanatlar

kilit vurmak gereksiz zaten ağzımı açmam

susmam rıza değil başka bir gözdem var

bekledikçe tatlanan aşktandır aşktandır

aşktandır susmam”

 

Hayriye Ünal’ın, imgeleminin doğası üzerindeki ‘biyografik ben’ etkisini en aza indirgediği bunun gibi bir çok şiirinde olduğu gibi bundan sonra da, anlamın varoluşta cisimleşerek gerçekleşmesinden doğan zevki bize ulaştırmaya devam edeceğini umuyorum.

 

(“Şiir İşleri” yazısının Hayriye Ünal bölümü, Kertenkele dergisi, sayı: 13, Mayıs-Temmuz 2008)

<font color=orange>SERT GEÇECEK BU KIŞ . . . . / İBRAHİM T


20/3/2008 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Hayriye Ünal’ın edebiyat serüvenini dikkatle takip edenlerden biriyim. İyi bir okuyucusu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

1973 doğumlu Ünal, Saçları Vardır Aşkın isimli ilk şiir kitabını 2000 yılında yayımlamıştı. Üç yıl sonra ikinci şiir kitabı Ademin Kızlarından Biri’ni yayımladı. Her iki kitap da hatırı sayılır bir ilgi uyandırdı. Kitaplarla ilgili önemli dergilerde kayda değer yazılar çıktı.

Ünal, Eylül 2006’da üçüncü kitabı Sert Geçecek Bu Kış ile okuyucu karşısına çıktı. (Hece yayınları.) Şimdi 2008 yılının Mart ayındayız.

İnsanların olduğu gibi, kitapların da bir kaderi var.

Sert Geçecek Bu Kış çıkar çıkmaz hemen kitabı edinmiş, güzelce okumuş, bazı yerlerini işaretlemiş ve kafamda eserle ilgili bir yazı kurmuştum. Sonra kitap kayboldu.

Kitabı yeniden almam, tekrar okumam derken, aradan bu kadar zaman geçti. Kitap hâlâ eskimediğine göre, yazımız da sıcaklığını koruyor demektir.

Hayriye Ünal, sadece şiir yazmıyor, şiir ve şairler üzerine esaslı metinler de kaleme alıyor. Özellikle modern Türk şiiri ilgi alanına giriyor. Tabii bir de Hece dergisi için hazırladığı dosyalar var. Hece dergisini son birkaç yıldır bu dosyaların sürüklediğini söylemek mümkün...

Hayriye Ünal, şiirlerini adeta bir denklem gibi kuruyor. Bilmiyorum, belki de matematik bölümü mezunu olmasından kaynaklanan bir şeydir bu. Ünal, gerilimi yüksek, sert şiirler kaleme alıyor. Bugün insan olarak, millet olarak nelerden şikâyetçiysek, işte onları eleştiriyor: Bu kirli çağı, popüler kültürü, yozlaşmayı, sunileşen insan ilişkilerini, içi boşalan hayatları...

Hayriye Ünal’ın ismi ya da şiiri ne zaman aklıma gelse, beraberinde şu atasözünü hatırlıyorum: Ün lazım değil, un lazım.

Özellikle Hece dergisindeki çabaları, bu sözü doğrular nitelikte. Fakat bizde ciddi bir kültür sanat ortamı olmadığı için, daha doğrusu edebiyat hayatımızdan hızla çekildiği için, Türk edebiyatı adına kayda değer çabaları gören/gösteren insan sayısı oldukça az...

Ünal’ın şiirlerinde sık diyebileceğimiz bir şekilde özel isimler, göndermeler, vurgular geçiyor. Hatta okumalarını, ilgi ve önceliklerini bile şiirlerinden takip edebiliyoruz. Bunun şair adına olumlu bir durum olduğunu düşünüyorum. Çünkü şiiri şairiyle birlikte nefes alıp veriyor. Yapay değil...

Mesela “küçük bir öç / daha insancadır hiç almamaktan” derken, sadece şiir yazmış olmuyor, bize bir şey de söylemiş oluyor.

Hayriye Ünal’ın şiir bilgisi ve donanımı oldukça yüksek... Bu avantajlı durum, bazen dezavantaj oluşturabiliyor. Bir anlamda, bilgi, duygunun önüne geçebiliyor.

Sert Geçecek Bu Kış’ta iki damar var. Biri bilgisini ortaya koyan epik damar, diğeri de ‘duygu yüklü’ lirik damar. Lirik şiirleri daha çok sevmem, şiir anlayışımın bir yansıması da olabilir.

Üç bölümden oluşan kitabın birinci bölümüne lirik şiirlerin alınması, şairin iki tür arasındaki seçimini olmasa bile, samimiyetini ve disiplinini yansıtıyor diye düşünüyorum. Mesela şu dizelere kim şapka çıkarmaz?

 

“Seviyorum denmez bizde sevilen kendini bilir

Sen sevmekle aş koyarsın fakirin tabağına

Taş koyarsın tefecinin çarkına ve aşk

Parkta kuşların dağda kartalın

Dört duvar arasında gelinle güveyin koynuna

Yenilsen bile bu sözle bir kere sevişmişsindir”

 

Hayriye Ünal, ilk şiirinden son şiirine kadar, ilhamı bekleyen değil, ilhama giden bir şair oldu. Bu yönüyle Cahit Zarifoğlu’na çok benziyor.

Şiirlerini, sadece duyarak değil, görerek ve bilerek de yazıyor.

Yaptıkları işi ciddiye alan, o işi yaşam biçimi haline getiren insanların sayısı her geçen gün azalıyor. Hayriye Ünal, işte o insanlardan biridir.

 

 

<font color=blue>CİHAN AKTAŞ / SOĞUK MEVSİMLERİN ŞİİRİ<


20/11/2007 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

 

Hayriye "Ünal Saçları Vardır Aşkın" (Dergah yayınları, 2000) ve "Âdemin kızlarından Biri" (Birun, 2003) isimli eserlerinden sonra üçüncü şiir kitabını yayınladı; Sert Geçecek Bu Kış (Hece yayınları, Ekim 2006).
Bu yeni kitaptaki şiirlerini okurken, ilk şiir kitabından bu yana Ünal'ın şiirlerinde mitsel simgelere dönük göndermelerde, bu simgelerin kullanımında bir azalma olduğu, buna karşılık yaşanan hayatı derinlemesine kurcalamaya yönelik bir ısrarın belirginleştiği izlenimini edindim. Yine de efsanelerle ve mitlerle ilgili, kelime ve kavramları yapıbozuma uğratarak ilerleyen, dilin yaşanılırlığını dert edinen bir şiiri var Ünal'ın. Bu şiirler bizi her daim tarihsel süreçlerin, toplumsal ilişkilerin ve tabiat sahnelerinin farklı alanlarına sürüklüyor. Şairle birlikte bu yolculuğa çıkmak istiyorsak, bunun rahat bir yolculuk olmayacağını da bilmemiz gerekiyor.

Sert Geçecek Bu Kış'ta yer alan şiirler, geniş canlandırmaları, hızlı yine de yeteri kadar belirgin geçişleri, akıp giden iç monologları ve çok çeşitli alımlanma imkanları açısından "epik" olarak değerlendirilebilir.
Ünal'ın şiiri bana kendi kuşağından şairler arasında en çok Hakan Arslanbenzer şiirini hatırlatıyor. Sadece her iki şairde de öne çıkan bir tür büyük toplumsal görünümler sunabilme başarısı da değil bunun nedeni. Her iki şairde de kendi şiirini derinleştirmeye dönük tutku ve potansiyeli, sürüp giden monologlar boyunca kelimeleri kendi içinden taşıran derin kaynağı hissediyor okuyucu.

Bununla birlikte Arslanbenzer şiirinin "erkek birey" üzerinden bir tür güvenle toplumsala yönelerek gelişen şiirine karşılık, Ünal'ın şiirinde bir sesi olabilen kadın kimliğinin olabilirliğini kurcalayan ve savunan, toplumsala uzanmayı da bu şarta bağlayan çatışmalı bir kurma çabası ağırlık kazanıyor. Arslanbenzer şiiri doğrudan kültürün dilin içinden seslenmenin getirdiği bir hakka sahip -ve bu yüzden huzursuz- olmanın naifliği hissettirirken, Ünal'ın şiirinde, aynı dili kullanabilme konusunda verilmekte olan bir mücadelenin sertliğinin sesi duyuluyor.
Kadın şairler arasında ise Ünal'ın imgeleri bana, İranlı şair Furuğ Ferruhzad'ı hatırlatıyor. Furuğ şiirinde her an çok sevdiği hayatının nasıl ellerinden kayıp gittiğini anlatıyor çoğunlukla. Ünal'ın dizeleri ise daha ziyade hayatla, yaşanması, yerli yerine oturtulması gerekenlerle ilgilidir. "Sert geçecek bu kış" diye, bize şiirinin kolay bir şiir olmadığının haberini veriyor Ünal. Ya da, "Yak kasabamı/ Çocukluğumun ortasına biraz kar indir" diye sesleniyor, Yüzüm Var Dünyaya Karşı'da. İkinci Bölüm, "Soğumaz yüreğim benim hiç soğumaz hiç hiç hiç" diye başlasa da, soğuk, karlı bir iklime adım attığımızı şair sürekli hatırlatır: (Sf. 82, 50, 62) Furuğ ise, ‘Soğuk mevsimlerin başlangıcına hazır olalım' diye uyarmaktaydı okuyucusunu.

Ağulu, fakat dermanını da sunmaya amade bir sesi var Ünal'ın şiirinin; gerçek bir kucak, bir baba kucağına sahip olmamak mıdır yoksa bunun nedeni? (Sf. 101, 103.) Sorun belki de dildir, verili dil. Hâkim dili alıp kabul etmiş olarak görünse de kendine ait, kendi benliğinin süzgecinden geçirilmiş bir dilin peşine düşen kişi, kendini ağulamayı da göze almıştır. (sf. 75) Riyakarlığını, kalleşliğini, tuzaklarla dolu oluşunu hiç unutturmayan bir dünyada iyiliği ve yiğitliği öğrenmiş ya da bunların değerini bilen kişilerin hayata dayanabilmek için hayatı dönüştürmek, bunun için de şiir yazmaktan ve şiir okumaktan daha kabûle şayan bir yolu kalmış mıdır? Aynı zamanda inancını savunamayacak kadar zayıf düşmüş herkes için akan bir şiirdir bu. (Sf. 54, 57) ‘Yaşıtlarım hemcinslerim erkeklerim yollarda heder olmuştur"... Bunun nedeni de inançsızlık ve içtenliksiz olarak görünür. Ünal bu kitabındaki şiirlerin en azından, erkeğin yitirdiği kahramanlığa ağıt yakıyormuş gibidir.

Hiç bir şey verildiği gibi alınmamalı, yine de her şey aslına uygun olmalı! Olmak istediği şeye sonuna kadar inanmış da olsa bunun için parmağını kıpırdatmamış olan kişilerin içindeki yarılmayı duymaktayız işte! Bir bakıma yeterince beslenmediği için güdükleşen erkeklik gurununun çöküntüsünün sesleri, hıçkırıkları... "İstesem olurdum yani" diyen sestir, bu. (Sf. 35) Erkeklere özgü yiğitlik deyişlerini şair gücüyle çekip alarak yeni bir kadın duyuşuna mal etmeye çalışıyor Ünal. "Dağ olsa dediğime göre omuzlayın geçeceğim." (Sf. 44.) Bu, tehlikeli bir girişim: Şarin sesi karakterde kayboluyor bazen. Bu artık bildik anlamda erkekçe olmayan sesi üretmek için de yaşamanın da yazmanın da sırrını içinde barındıran benliğine ulaşmalıdır, kahraman. (Sf. 14). Erkeği destana ve yiğitliğe çağıran şiir, kadını da dile hakim olarak güç kazanmaya ya da sahip olduğu gücü anlamaya çağırmaktadır. (Sf. 13) Gerçi ‘yiğit' artık aynı zamanda kadındır. (Erkeği yiğit kılacak olan yine kadın olacaktır.) (Sf. 32, 34) Erkekçe söylem, bundan böyle sadece anlaşıldığı kadarıyla alımlanmayacak, şairenin şiirinden, mevcut kültürü de yıkayıp geçecek gibi süzülecektir. Çünkü bu erkeklik anlayışı, erkeği de öldürmektedir işte! "Düşüverdi elimizden kama kılıç bakın delindi miğfer" ( Sf. 55) Ki, "zağlı kılıç" da zaten kesmez olmuştur. (Sf. 61)
"Türkçenin eriyim ister er niyetine ister hatun kişi" diyen şair, dil alanında bir meydan okumayı seslendirmeye devam eder kitapta yer alan şiirlerde. Fakat bu meydan okumanın amaçları da her zaman akılda tutulmalıdır.

"SİZE ANLATACAKLARIM VAR
Hayır bu kez giz dolu bir yerden gelmiyorum
Halka açık yerlerde halka açık cürümler gördüm
Yaşlı bir kadını sürüklediler bir çocuğu kestiler
Üsame'ye küfretti bir müslüman, diyor ki
SİLAH KAÇIRMIŞ -"NE AYIP ŞEY".
YEDİ SÜLÜN OĞLUNU KURBAN ETMİŞ FİLİSTİNLİ" (S f. 113)

Kendi içinde gelişen, şaşırtıcı bir şiiri var Hayriye Ünal'ın ve tedirgin bir şiir sesi. İnsan merak ediyor bir sonraki şiir kitabını, soğuk bir kışın haberini verirken insanı içindeki tutku ateşini korumaya özendiren şiirlerin sonrasını...

 

(Gerçek Hayat 9 Kasım 07)

2000'Lİ YILLARDA BİR ŞİİR AÇILIMI / ORHAN KAHYAOĞLU


8/8/2007 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

(...) Şair, epik şiiri, modern zamanların şiiri ve imgelemiyle kesiştirip bir üst düzleme taşıma çabasında. Bu şiirin kaynaklarında inanılmaz bir çeşitlilik var. Bu çeşitlilik, şairi yer yer şiirin yapısal disiplininden uzaklaştırıyor. Bunu bilinçli mi yapıyor, yoksa yoğun öykülemeciliğin kaçınılmaz sonucu mu, kestiremiyor okur. Ama, aynı oranda başka bir çekicilik bu şiirde devreye giriyor. Merkez ve çevre'nin argoya kadar uzanabilen dilsel duyarlılığıyla, Türkçede bile nadir kullanılan Farsça, Arapça sözcüklerin kesiştiği noktada, inanılmaz bir zenginlik öne çıkıyor. Sözcük çeşitliliği ve yoğun öykülemecilik, yer yer dize yapısında, ses uyumunda bir sıkıntıya yol açabiliyor. Epik şiir geleneği kadar, ikinci Yeni şiirinin dilsel bozgunculuğunun, yarattığı imgelerin doğurduğu yalnızlaşma ve yabancılaşmanın açık esintileriyle karşılaşılıyor. Kurgu, bu şiirde öncelikli belirleyiciliğe sahip. Ama, bu kurgunun içinden çıkan, doğaçlamayı andıran bir savrukluk hali, üçüncü kitabı Sert Geçecek Bu Kış’a kadar devam ediyor.

İklimi ve coğrafyası, hatta yüzölçümü çok geniş bir şiir bu. Konuşma diline yer yer korkmadan yaklaşabiliyor. Şiirinde tarih ve mitolojiye yaptığı sayısız göndermeler var. Öykülemeciliği, onu şiirinde didaktik bir dile kaydırabildiği gibi, ciddi yapı arayışlarıyla da okuru baş başa bırakabiliyor.

Etkili, büyülü, günübirlik duyarlılıklara sıkça değen, aynı oranda da mitolojiyi belleğine yerleştirme çabasında bir şairin şiiri belirginleşen. Çok ilginçtir ki, gelenek kökenli, yenilikçi açılımı deneyen, sorgulayan; hatta bunu bazen post-modern bir tavırla da zenginleştirebilen, örneğine bugün hiç rastlanmayan bir şiir arayışının içinde Ünal. İslami referansları kültürel kaynaklı. İlginç bir ben arayışının peşinde. Farklı okumalarla ayıklanmaya da elverişli şiirleri var. Ama, Ünal'ın bu kültürel, şiirsel birikiminin ürettiği kargaşa, belki de bu şiirin gizi. Evet, ilk kitabı Saçları Vardır Aşkın'dan, son kitabı Sert Geçecek Bu Kış’a kadar, epik şiire yenilikler, bazen de bozgunculuklar katan bir şairle baş başayız. Kendi kadın kimliği, bir sorunsal olarak şiirine yayılmış, ama saklı duruyor. Bu özelliği gün yüzüne çıkarmada ise, şairin ironisini iyi gözlemlemek gerek.

Ünal'dan, 2000'li yılların en ilgiye değer şairlerinden biri olarak söz edilebilir. Aynı oranda da, bugünün "biricik" şiirlerinden birini yazıyor. Şiirinde, bitmeyen savrukluğu tam da kavrayamıyor okur. Evet, şair, şiirde dilsel rafineliği sanki bilinçli dışlıyor. Onun yerine yeni bir kültürel kargaşanın, bunun kentli bireye tezahürünün anlam dünyasını ve izlerini sürüyor. Ünal'ınki tamamlanmamış, ama 2000'li yılların çok özel şiirlerinden biri. (...)

(KİTAPLIK DERGİSİ, OCAK 2009)

Yorum (yok) Yorum yaz!

FURKAN ÇALIŞKAN / HAYRİYE ÜNAL ŞİİRİNDE DİL VE NEDEN


27/5/2007 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Oluşumunu tamamlamış bir şiirden söz etmek istiyorsak şairinin “neden”ini bulmuş olması gerekir. Nedenini bulan şairin artık bir meselesi vardır ve şiir ile “dışarısı” arasındaki perdeyi kaldırabilir. Böylece Japon şair Başo’nun dediği gibi “şiir yazılmaz, kendini yazdırır” noktasına ulaşılır ki sahih şiir de budur zaten. Ortada bir nedenden söz edemiyorsak şiiri kilitli kapıların arkasından çıkaramayız. Kelimelere hükmetme arzusuyla despot bir zihinsel uğraş, tıkanmaya ve kendini tekrar etmeye mahkûmdur. Yazımın aritmetiği bu hususları referans alarak son dönem Türk şiirinde teknik açılımlar, meseleler ve dil bağlamında Hayriye Ünal şiiri üzerinden ilerleyecektir. Hayriye Ünal’ın son şiir kitabı “ Sert Geçecek Bu Kış” ( hece yayınları, Eylül 2006 ) şairin kendi poetikasını tamamlama yolunda attığı önemli bir adımdır. Benim nazarımda Hayriye Ünal şiirini farklı kılan, bu nefes nefese, seri şiirlerin ve heyecanın içinde modern Türk şiiriyle yüzleşebilmeyi ve kendine bir yol açabilmeyi deneyen sabırlı bir damar bulunmasıdır.
“Sert Geçecek Bu Kış”, şiddetli şiirlerin kitabıdır öncelikle. Eğilip bükülmeyen doğrudan kırılan bir şiir. Yani şöyle ki Hayriye Ünal şiiri çıkış noktasını toplumsal psikolojimizden, ortak bir unutmaktan alıyor. Türk toplumunun kırıklığının desenleri var bu şiirlerde ve Hayriye Ünal şiirini heyecanlı ve zinde yapan da bu kırıklığın içinde biriktirdiği enerjidir. Mesela;

“ Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
Hiç korkmadım seni sukut-ı hayale uğratmadım” ( Beni sade sen sevdin )

Meselesi olan bir şair Hayriye Ünal, bu şiirinde ki çabalayıcı, mücadele edici yanına poetik bir meşruluk kazandırıyor. Böyle kaygan bir zeminde şiir dışına çıkmak çok mümkün, istikamet üzere kalmakta önemli bir başarıdır. İşte asıl irdelemek istediğim Hayriye Ünal’ın bu durumu sağlarken dil ve biçim üzerinde yaptığı çalışmadır. “ Sert Geçecek Bu Kış”, uzun kademeli şiirlerden oluşuyor. Epik söyleyiş ve monologlar hâkim. Buraya kadar tamam, fakat Hayriye Ünal da bir türe bağlılık yok sanki istediği safhayı elde edince bambaşka bir biçimde ve teknikte yazabilecekmiş gibi duruyor. Bir bakıma şiir tekniğinde bir kanon deniyor, Bunu ilk gözle görülür nedeni şairin sokağı yakalamaya çalışması, bu çok sesli şiir ve monologlar hayatın akışında şiir yakalayabilme imkânını sunuyor şaire. Lirik ve epik şiirin mümkünlerini çok iyi bilmenin getirdiği bir açılımla meselesini şiir yapma uğraşında Hayriye Ünal. Derrida’ nın “açık örgü” kavramına uyan bir sesin olduğunu düşünüyorum, “yani gösteren ile gösterilen arasında teke tek bir bağlantı yok, anlam tamamlanamaz, bir gösterenin anlamı diğer bütün gösterenlere bağlı”*. Şimdi bu kuramı biraz açarsak, kelime anlamıyla ayrışmalı, ayrılığı ile kendisinden ayrıştırılan çağrışımları da içinde barındırmalıdır. Ben bu kelime ve anlam ilişkisini şiire yontuyorum şöyle ki; dizelerin ve kelimelerin bir noktada durması tek bir noktayı işaret etmesi ve ya sabit fikirlerden kilometre taşları yapması yerine daha çok şiirin yayılmacı kimliğini kullanılması gibi, şair net ve açık bir söyleyişe yönelmeli ve bunu yaparken anlam kesinliğini sağlayan şeyin ( şaire bağlı bir oyun ) aynı zamanda dışında bıraktığı anlamlara da bağlantı verebilir. Ben bunu özellikle seksen sonrası şiirinin imgeye bağımlılıktan kurtulma çabalarında biri olarak görüyorum. İmge ve gösterdiği arasında ki bağlantı tek kanaldan ilerleyen bir durum, böyle olunca da şiirin bütünüyle olan bağlantı sağlanamamış oluyor ve ya bu apayrı bir ustalık istiyor. Ben Hayriye Ünal şiirinde bu gösteren ve gösterilen durumunun dize ve kelimeden çok, fasılalı ve dizeleri grup grup ele alırsak daha rahat görebileceğimizi düşünüyorum. Sadece dize bazında ele alırsak birçok günümüz şairi gibi bilinç gerisini hedeflemiyor Hayriye Ünal, doğrudan söyleyişi tercih ediyor fakat şiiri dize öbeklerine böldüğümüz vakit Derrida’nın dil kuramıyla örtüştüğünü fark ediyorum, söz öbekleri anlamı kendi içlerinde tamamlamaktan çok diğer öbeklerle bağlantı kuruyor. Uzun şiiri bir arada tutmanın olabilirliği artıyor, şiirin özü bütüne yayılabiliyor. Lirik şiirin imkânları ile böyle bir yola çıkmak zor, öte yandan lirik şiirdeki estetik ve söyleyiş çeşitliliği de gözden çıkarılamayacak unsurlar. Hayriye Ünal özellikle son kitabında bir orta yol bulmanın mümkünse bunu çok sesli ve biçim üstü bir şekilde şiirine yansıtmanın denemelerini yapmıştır.
Hayriye Ünal şiirinin öteki yüzü de saf sanatsal kaygıdan ibaret olmaması ve poetikasının yanına düşüncesini de koyabilmesidir. Özellikle belirtmekte fayda var düşünceyi şiirinin gerisine ya da önüne değil doğrudan yanına koymaktadır. Mesela bu bağlamda Hegelci bir yaklaşımı reddeder ( “düşünce ve muhakeme güzel sanatları aşmıştır” gibi ), çünkü şiir söz söylemekten, artistik numaralardan, estetik hazdan fazlasıdır. “ Sert Geçecek Bu Kış” ın ruhunu anlayabilmemiz için henüz şiirlere girmeden kapakta seçilen resme bakarak bir ön hazırlık yapabiliriz. Kapakta Albin Egger’in “ Anno Neun’un ölüm dansı var”, Albin Egger Avusturyalı savaş dönemi ressamı. Savaşa katılmış, ölümü ve acıyı yakından tanımış bir ressam. Canını korumak çabası insan ruhunu çıplak bırakır. Ölüme yakınlık insanının bütün emin olma duygusunu yok eder, tedirginlik yükselir, irade en canlı halini yaşar. Gerçekten tam anlamıyla kendisi olur insan. Egger tabloları bu ruh halinin fırça darbeleridir. Kahverengi ve grinin ressamıdır. Şimdi, bu ressamdan ve kapakta ki tablodan bahsetmemin nedeni bu ruh halinin Hayriye Ünal şiiri ile birebir örtüşmesidir. Ünal’ın şiiri de kahverengi ve gri, ve onun şiirine girmek savaştan sonra yakılmış yıkılmış dumanı tüten bir köye girmek gibi. Şiir sizi sardıkça köyün intikam saatini beklediğini anlarsınız.
“ Ne içlenmek ne içerlemek uğrardı yanıma
SOĞUMAZ YÜREĞİM BENİM HİÇ SOĞUMAZ HİÇ HİÇ HİÇ “
(SOYLU SOĞUK SOYSUZLUK
DİŞ DİŞ BİLEYSİZ PASLI VE KÜT )
Evet, soğumayan bir yürek atıyor mısralarda, sakin ve serinkanlı şiirler yok. Hayriye Ünal şiirinde ki düşünce ve aktivist söylem sosyal psikolojimiz ve tarihsel alt yapımızla doğrudan ilintili. Kültürel yozlaşmamız, bize maddi işgalin getirdiğinden daha ağır bir fatura çıkarıyor. Türk insanının beyninde ki sağlam kale amerikanizm ile zorlanıyor. Bu amerikan tarzı yapış yapış bir şey, düşmanına ya da muhalifine saygı duymayan, onu kendileştirmeye, överken ya da yererken bile ona ait olan değerlere sızmaya çalışan bir şey. Mesela Ezra Pound’u önce akıl hastanesine yatırıp sonra da “ Bollingen” dedikleri saygın bir yazın ödülünü vermeleri gibi. Günümüz şiirinin en önemli sorunlarından biri bu. Ya hiçbir şey yokmuş gibi davranıyoruz ya da bollingenlere açıyoruz kendimizi hayır diye diye. Şiir milletimizin algı kalesinin son sağlam kalan duvarı, bu münasebetle şairin bu sorumluluğu alması şart. Hayriye Ünal şiiri bu sorumluluğun bilincinde, fakat şairin düşüncesini şiir sanatında çevrime sokması kolay bir iş değil, Ünal’ın şiiri bu amacın altyapı çalışmalarını yapıyor. Mesela;
“Kendimizi ne kadar unuttuysak o kadar yaşayabildik
Puşt Amerika ne kızlık ne erkeklik bıraksa bile en ücra kasabada
Bize neydi ki mızıkçı denmesinde sakın” ( Yüzüm var dünyaya karşı )

Şair hatırlatmalıdır, tedirgin etmelidir. Bunlar var Ünal’ın şiirinde, bilinç ve dışavurum konusunda ise henüz deneysel bir süreçten geçtiğini tahmin ediyorum. Yani şöyle ki mesela Godard’ın bilinç haline gelmekten bahsettiği patlama ve acı, bu koordinasyon, Hayriye Ünal’ın şiirinde zaman zaman kopuyor bazen ise ustalıkla kotarılıyor. Mesela bilinç patlama ve acı üçgeninin iyi sağlandığı şiirlerden biri “ Transparan” şiiri. Özellikle dördüncü bölümde bunu net görebiliyoruz.

“İlginç bir görüntü olsun isterdim bir tepeden şehre bakınca
Buz kırıklarından bir peyzaj
Sonsuz yankıları manzaranın
Bakın orda bir ölü şeffaf bir kutuda damarları seçiliyor
Müstehcen bir ölü
Kurtçuklar dolaşıyor kan yerine damarlarında
Ölümün bile çoğalma olduğu bu anda
Karşısında kusulan kusulan kusulan bir manzara “
Yine bu dizelerden münasebetle Derrida ya dönersek, onun dil kuramı aracılığıyla hele ki şiir metinleri için birçok farklı açılımlar bulabiliriz. Aslında Derrida’nın dil ile ilgili fikirleri, muhalif ruhu içinde barındıran bütün metinlerde ucundan tutabileceğimiz bir şey. Hayriye Ünal, bir söyleşisinde ( Necip Tosun, Edebistan ) şiir dilindeki teknik metotlar için Bakhtinci bir yaklaşımdan söz ediyor. Bakhtin’in çok sesli kuramından bahisle uygulamaya çalıştığı sistemin bu o olduğunu söylüyor. Ben özellikle yakalamaya çalıştığı dil örgüsünü Bakhtin ile temsil etmesini, şiirinde metafizik bir söylem için yer bırakmasına da bağlıyorum. Tabi asıl neden Bakhtin’in şiirin monologlu bir dil olduğundan bahisle, tek bir birleşik kanaldan geldiğini söylemesi. Hayriye Ünal şiirinde bu tek ve birleşik kanal metafizik. Oysa Derrida metinde metafiziği yadsır. Benim Hayriye Ünal’ın şiir dilini düşünürken beynimin sürekli Derrida’ya gitmesinin sebebi; “ Sert Geçecek Bu Kış”’ın hali durumu ortaya, koyan okuyandan, aynı şeyi düşünen ya da hissedenlerden karar vermesini beklemesidir. Şiirlerin birbiriyle iç içe geçmesi, metnin yeni metinler üretmesi gibi bir yayılma sağlıyor. Hayriye Ünal’ın Bakhtinci bir yaklaşımı seçmesi, Derrida’nın düşüncenin düşünce üretmesi ve tamamlanamayan anlam bağlamında sağlayacağı bir iç tutarsızlıktan kaçmak istemesidir. Fakat Ünal şiirinin Bakhtinci bir anlayışı uygulaması için daha kesin bir epik dil kullanması gerekiyor. Daha saf bir diyalektik.

Hayriye Ünal günümüz Türk şiirinin meselelerini şiirin içinde geçirmekten kaçınmıyor. Örneğin;
“İkinci yeni kendini kurtarmakla
Bize bıraktı boğuluşunu toza boğdu da açtığı yolu” ( Hain )
İkinci yeninin günümüz şairlerinde bıraktığı travmatik etkiyi göz ardı edemeyiz. Dönem dönem ikinci yeni şiirinin dönüştürülmesi ve böylece bir şekilde etkisini hep koruması, içinde bulunduğumuz şartlarda bizi güçsüz bıraktı. Bu şiir bugünkü dünya için direncimize katkıda bulunamaz. Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin en güçlü damarıdır, fakat bizim bir ikinci yeni kolajından daha öteye gitmemiz gerekiyor. İkinci yeniyi yadsıyabileceğimizi zannetmiyorum, bunu Türk şiirinin eşsiz zirvesinde bir durak olarak düşünmeliyiz. Ya da Hayriye Ünal’ın dediği gibi orada kalıp üzerimize çığ düşmesini beleyeceğiz. Hayriye Ünal’ı önemsiyorum onunla birlikte birçok doksan kuşağı şairini önemsediğim gibi. Bu farkındalığın bir adım olduğunu düşünüyorum.
“Sert Geçecek Bu Kış”, karanlık yanda durup aydınlığa mırıldanmaktır. Kötünün kıyısında daha gür bir sesin çıkabileceğini düşünüyor şair. Kitapta ki şiirlerin atmosferi bu, ben Hayriye Ünal’ın bu son şiirlerini bir başlangıç olarak düşünüyorum ve sonrasını merak ediyorum. Mesela bu kitapta ki hitabet durumu aynı şekilde devam edecek mi yoksa şair farklı çeşitlemeler gidecek mi, ya da bundan sonrasında şiir dili amaçladığı çok sesliliğe ve ayrıksı bilince ulaşabilecek mi? Merak ediyorum ve merak ettirmek şair için iyi bir şeydir.

(Dergâh dergisi, Nisan 2007)

<font color=orange>OSMAN ÖZBAHÇE - KAYIP KİŞİ</font>


3/4/2007 · Kategori: hayriye unal mevzubahis

Hayriye Ünal’ın (1973) ikinci kitabı Âdemin Kızlarından Biri, Birun Yayınlarından çıktı: Ekim 2003. İki bölümden oluşan kitapta on şiir var.

Her şeyden önce, kitabın adı olan “Âdem’in kızlarından biri” ibaresi bence dikkat çekici bir ibaredir. Bu ibare kimlik, kişilik, aidiyet, kendini dünyada konumlamak, varoluşuna pay biçmek bağlamlarında bir mânâ ifade etmektedir. Kitaptaki şiirleri de göz önüne aldığımızda, bu ibarenin varıp dayandığı yer, konuşan öznenin kimliksiz kalmak isteğidir. Fakat aidiyetini silmek olarak da tanımlanabilecek bu istek, kendini bile isteye mahvetmek durumuyla aynı paralelde de değerlendirilmemelidir. Kitaptaki şiirlerin, atmosferin de desteklediği husus; sahip olduğu kimlikten çıkmak, aidiyetini kırmak ve bunun pişmanlığını, kararsızlığını, bütün bu çelişkilerden, çatışmalardan doğacak şiddeti yaşamaktır. Aslolan, neşv ü nema bulduğu köklerinden çıkmak isteğidir. Buna kaybolmak diyebiliriz. Bu istekle eşzamanlılığa sahip isteklerden biri de çıkmak istediği köklerinden intikam almak duygusudur. Bu duyguya kaybolmak isteğinin sonuçlarından biri gözüyle bakılabilir. Mantıksal olarak, kimliğini silmek durumuna koşut yeni bir kimlik isteği belirmelidir; fakat kitapta böyle bir durum yok.

Kitabın birinci bölümünün adı “Saçları Kazınmış Kadınlar”, ikinci bölümünün adı “Köpekdişi”dir. Birinci bölümde yedi, ikinci bölümde üç şiir vardır.

Birinci bölümde, saçları kazınmış kadınlardan bir kadın üst başlığı altında kimi tipler oluşturularak, bu tipler üzerinden bazı sorunları tartışmak amaçlanmaktadır. Fakat tipler yeterince belirginleştirilemediği için tartışılan sorunlar yeterince somutlanamamaktadır. Örneğin, “Yeftahın Kızı” adlı birinci şiirde üretilmeye çalışılan feminizm sağlam bir temelden yoksundur. Yeftah ulu bir kişidir. Bu aşamada Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. İsmail’e (a.s) yapılan atıflardan kızın ölüme mahkûm edildiği anlaşılmaktadır. Kızın yerine, tıpkı Hz. İsmail’in (a.s) yerine gönderildiği gibi, onun yerine geçecek bir kurban gönderilmemiştir. “Ululardandı babam / Yerime şöyle iri bir koç / Bekledim dağlarda / Gelmedi Yeftaha hayır,” (Ünal 2003, 9) mısralarından anlaşılacağı üzere Hz. İsmail’e (a.s) karşılık gelen kurban Yeftah’ın kızı için gelmemiştir. Burada verilmek istenen haksızlık mesajı sağlam bir temelden yoksundur. Hz. İbrahim’le (a.s) kurulan bağ bence yersizdir. Ortada böyle bir kıyaslamayı haklılaştıracak bir sebep yoktur.

Dört bölümden oluşan bu şiirin üçüncü bölümünden itibaren konuşan özne yeni bir konuşma düzlemine geçmektedir. Bu geçiş ilk iki bölümle son iki bölümün birbirine bağını zayıflatmaktadır. Bu da içerikteki, neyin anlatılacağına karar verememek, mantık uyuşmazlıkları yaşamak gibi sorunlarla birlikte şiirde bir dağınıklığa sebep olmaktadır. Bu dağınıklık Hayriye Ünal şiirinin genel sorunlarındandır; fakat Hayriye Ünal şiirinin en önemli artılarından biri olan sağlam işçilik Hayriye Ünal şiirindeki sorunları arka plâna itmektedir. Fakat bu, nihai aşamada, sorunların ortadan kalkmasına yetmemektedir.

“Göçebenin Ocağı” adlı şiirde konuşan özne bir kadınlık durumunu resmetmektedir. “Cariye / Yarım diyet baş ve bağır açık / Kırk değnektir cezası zina işlese,” (12) mısraları ve bu mısralara gelene değin geçen süreç göz önüne alındığında bu şiirde konuşan özne cinsellik bağlamında bir kurulu düzen eleştirisi yapmaktadır. Cinsellik üzerinden bir toplumsal konumun (cariyelik) ve buradan temellenen bir toplumsal düzenin eleştirisinde hür kadın, cariye kadın karşılaştırmasından kadınlara yönelik bir eşitsizlik sonucu çıkarılmaktadır. Ortada haksız bir yapı vardır. Böyle bir yapı varsa, bu yapının yasakladığı bir işlem de bu düzeni bozan bir unsur olmaktadır.

“Âdemin Kızlarından Biri” adlı şiir, “Hiçbiriniz beni cehenneme gönderemez,” (13) mısrasıyla başlamaktadır. Şiir bu güçlü mısranın açılımı niteliğindedir. Bu şiirde, sevgilisine seslenen kadın öznenin canım, ciğerim, öldüm bittim yerine sevgilisine, “Hey sözleriyle zihnimi çelen / Geniş omuzlu erk/ek / Erkini kutsuyorum,” (14) şeklinde seslenmesi, olayı ortaya böyle koyması, sevgi meselesinin ortaya konuluşu açısından bir farklılaşma olarak değerlendirilebilir. Bu şiirde konuşan özne bir meşruiyet sorunu yaşamaktadır. Bu sorunun güven ve emniyet sorunuyla bir ilgisi vardır.

“Cüzam” adlı şiirin birinci bölümündeki, “Çatal dilli bir yılanla sevişti,” (16) mısrasından ve yılan ve çatal dil ibarelerinden sevgilinin konuşan öznede bir mutsuzluk kaynağı olduğu sonucu çıkmaktadır. Sevgiliye kavuşmak, olağanın aksine bir mutsuzluk sebebidir. Mutsuzluk, öznede kendine dönük bir şiddetin doğma sebebidir. Sevgilinin ona yaşattığı kriz bir varoluş krizine dönüşmektedir. Bu şiirde dikkat çeken hususlardan birisi de, “Saçlarından günah ürüyor şimdi / Tırnak aralarında şeytanın enikleri / Kanının sıcak kokusundan yükselir şiirinin cesedi,” (19) mısralarındaki kafa yapısıdır. Öznenin kendini değerlendirme biçimi oldukça Batılıdır. Hatta Ortaçağ Hıristiyan zihnini yorumlayan bir Batılı. “Doğulu bir ünlemle şaşırıyorum,” (34) “Bereket tanrısı koçanını açtı deheeeeeeey,” (37) gibi mısralar ışığında bu meselenin izini sürmek, isteyeni, ilginç sonuçlara ulaştırabilir.

“Katolik” adlı şiirin girişinden, “Kara önlüklü bir ressam fırçasından düşmüş gibiyiz,” (21) mısrasına kadar olan bölümde, kitaptaki en temel meselenin; aşk ve sevgili bağlamında telâffuz edilen, “Karanlık, her yerde kan kokusu,” (21) mısralarındaki karanlık ve kan kokusu ibareleri, aşk ve sevgili bağlamının ve dolayısıyla konuşan öznenin varoluşunu kavrayış tarzı bağlamında oldukça belirleyicidir. Karanlık ve kan ibareleri aynı zamanda meşruiyet bağlamında bir krizi işaret etmektedir. Buradan öznenin kendini dünyada konumlamasına dönük bir kriz doğmaktadır.

“Kemoterapi” adlı şiir, önceki şiirlerdeki varoluş krizleri, karanlık ve kan imlemelerinin itkisiyle doğan bir intihar şiiri gibidir. Bölümün son şiiri olan “Kutsal Üçgene İtilenler” de önceki şiirlerle bütünleşen bir şiirdir.

Birinci bölümde olan şudur: Hayriye Ünal bir meseleyi bir açıya yığarak kesitler sunmaktadır. Bu sunumlar sıradanlık olarak yorumlanma tehlikesini de barındırmaktadır. Fakat bu tekrar sunumların okuyucuyu rahatsız edeceği kanaatinde değilim. Bunun sebebi Hayriye Ünal’ın şiirindeki teknik başarıdır. Günümüz şairleri arasında serbest vezni en iyi kavrayan ve uygulayan şairlerden biri bence Hayriye Ünal’dır. Hayriye Ünal’da eksik olan husus özdedir. Hayriye Ünal bir şeyin tekrarından bir türlü çıkamamaktadır. Bu girdaptır. Bu girdap modernizmden helâk olmuş bir insan tekinin çırpınışları olarak da okunabilir. Fakat Hayriye Ünal’ın şiirini modernizm dolayımında insaniyetine, kendine yabancılaşmış birey bağlamında yorumlamak veya böyle bir yorumu Hayriye Ünal şiiri için asıl zemin yapmak bana pek mümkün görünmüyor. Belki de bütün mesele budur.

Hayriye Ünal şiirinde; ama özellikle bu kitabın birinci bölümündeki temel sorunlardan birisi şudur: Hayriye Ünal şiirinde, yaşadığımız zamanla, yaşadığımız hayatla ilintili olarak insanın ve insanlık durumlarının sunumu yerine, şiirin oluşturulduğu bağlamın, şairi kısırlığa, kör tekrara (girdap) hapseden bir yapı arz etmesidir. Bu durum içinden çıkamadığı girdabın sebebidir. Bu girdap Hayriye Ünal’ın şiirinde bir sorun olarak durmaktadır. Bunun çözümünü bulmak zorundadır.

Birinci bölümdeki sunumlar egemen dizgenin kadın algısı, kadının toplumsal konumuyla ilgili olarak din, gelenek, toplum, toplumsal yapılar, erkek egemen dünya ve bundan doğan bakış açıları gibi unsurları içeren egemen dizge karşısında kadının itirazı bağlamındadır. Öznenin varoluşunu kavrayışı ve kendini konumlayışı bu kalın damarların içinde atan bir nabız, ince bir damar mesabesindedir. Oysa tam tersi olmalıdır. Birçok iyi şairde, hatta iyi şiirde, hatta genel olarak modern şiirde, öz, yani söylenecek şey, şiirin teknik yapısını, mısra uzunluğunu, kısalığını, akışını, gramerini, ritmik yapısını, eninde sonunda, belirler. Bu belirleme öyle bir hâl alır ki olay etle kemik olayı olur; birbirinden ayrıştırılamaz bir bütünlük durumu doğar. İşte işin burasında, Hayriye Ünal şiirinde, öz-biçim uyuşmasını zedeleyen bir husus var. Bunun ne olduğunu tam olarak bilemiyorum; ama burada bir sorun var ve bu sorun şiiri biçimsel olarak çalışmaya karşılık özü arka plâna atmak gibi bir şey. Şiir üzerinde biçimsel çalışmalar yapmak veya yer yer bir yerde, bir yönde yoğunlaşmak bazen bütünlüğü gözden kaçırmak sorununa yol açar. Teknik çalışmak şiirin mekanizmasında mekanizmayı duraksatıcı, bozucu bazı sorunlar doğurabilir. Bunlardan biri, biçimsel düzenlemenin özü bozmasıdır. Fakat Hayriye Ünal şiirini derinlemesine kavradığımızda burada sorun (öz-biçim uyuşmazlığı) özden ve biçimden karşılıklı doğan ve birbirlerini etkileyen bir çelişkiden doğar gibidir. Konuşan özne çoğunlukla sert ve öfkelidir. Ortada bir haksızlık, adaletsiz bir durum vardır. Adalet talebi onu paradoksal bir şekilde yer yer sözlerinden yeterince emin olmamaya sevk etmektedir. Buradaki endişe onun sözlerini esnetmesine, sertliklerini törpülemesine, yani belirsizleştirmesine yol açmaktadır. İşte özden gelen bu sorunla teknikteki mükemmeliyetçilik çalışması çakışmaktadır. Bu durum da öz-biçim uyuşmasının zedelenmesine yol açmaktadır. İşte burada devreye kitabın ikinci bölümü girmektedir. İkinci bölümdeki üç uzun şiir hem konuşan öznenin biricikliği ve hayatın ve her şeyin bu merkezin etrafında dönmesi hususunda, hem de öz-biçim uyuşması hususunda bütünüyle başarılı üç şiirdir.

Hayriye Ünal şiirinde öznenin içinde bulunduğu, belki de maruz kaldığı girdabın kırılmasının tek yolu teknik başarının öze de uygulanmasıdır. Teknikteki başarının öze uygulanmasıyla şunu kastediyorum: Konuşma gerekçesini belirginleştirmek. Her şair bir gerekçeyle konuşur. Yazdığımız şiirler temelde bu gerekçenin sunumlarıdır. Bu gerekçe bizim hayatla bağlantı noktamızdır. Bu gerekçe bizim kendimizle, hayatla, insanlarla bağlantı noktalarımızı sağlayan, pekiştiren veya zayıflatan bir gerekçedir. Bu noktalar bizim biz olarak ortaya çıkmamızı sağlayan noktalardır. Konuşma gerekçesinin farkında olmak şairi güçlü kılar. Konuşma gerekçesine inanmak şairi hayat karşısında ezilen, mızmız edip duran konumundan kurtarır. Mücadelesine, itirazına bir biçim verir. Onu züppelikten kurtarır. Konuşma gerekçesinden emin olamayan şair sağlam bir şiir kuramaz.

Bence, Hayriye Ünal’ın dikkatini dağıtan, özü veya konuşma gerekçesini, bunların mantık temelini ve belirli bir bütünlük içinde sunumunu arka plâna atmasına karşılık şiirin biçimsel yapısıyla öncelikli olarak uğraştıran hususlardan birisi de şiirindeki üstün hitabet gücüdür. Teknik başarının uzantısı olarak değerlendirilebilecek, Hayriye Ünal’ın konuşma tarzında sözün gücü var. Diri, öfkeli, savaşkan bir öz var Hayriye Ünal’ın konuşmasında. İşte burada, bu son derece olumlu özellik üzerinde bence temkinli olmak gerekir; çünkü buradaki parlaklığa bir zaaf olarak da bakılabilir. Sesine, konuşma tarzına âşık olmak bazı sorunları görmesini engelleyebilir.

Birinci bölümde kadın âşık olandır. Durmadan sevgilisine seslenendir. Sevdiği toplumsal yapının, egemen dizgenin doğurduğu mantığa yapışık olandır. Bu yapının bir ürünüdür. Kadının sevdiği egemen dizgenin kalın tabakasından çıkıp ona ulaşamaz. Oysa kadının kurtuluşu buna bağlıdır. Dolayısıyla kurtuluş gerçekleşemez. Kan ve karanlık ona egemen olur. Burada yaşanan derin hayal kırıklığı ona bir varoluş krizi yaşatır. Bu kriz onda kendine ve toplumsal yapıya dönük bir şiddet doğurur. Bu şiddetten başta kendisi olmak üzere herkes nasibini alır. Birinci bölümde atıf yapılan, oluşturulan tipler üzerinden açılan tartışmalar, itirazlar konuşan özneyi kurtuluş yoluna iten bir niteliği haiz değildir. Bunun sebebi itirazların, tartışma sebeplerinin sağlam dayanaklardan yoksun oluşudur. Bir başka sebep de getirilen eleştirilerin, aslında, karşı çıkılan dizgenin mantığıyla yapılmasıdır. Buradan doğanın burayı daha bir pekiştirmesi, güçlendirmesi gibi bir sonuç çıkmaktadır ortaya. Egemen dizgenin verileri gerçekte doğru kabul edilmektedir. Bu da öznede bir meşruiyet krizi doğurmaktadır. Bir taraftan egemen dizgeden, egemen mantıktan intikam alınamamakta, bu yapı yıkılamamaktadır, bir taraftan da yaşanan yenilmişlik duygusu kendinden ve birçok şeyden nefrete yol açmaktadır. Temeldeki çelişkileri gözden kaçırmak ortaya birbirinin tekrarı mahiyetinde kadın manzaraları çıkarmaktadır. Bu kısır döngüdür. Şiirle girilen yolun girilmeye değer bir yol olmadığını gösterir. Bu cümleyi şöyle tashih etmek mümkündür: İnsanın yürüdüğü yolda şiirin ona bir katkı sağlamadığını gösterir. Bunun (kör tekrar) hiçbir şey olmamışçasına tekrarlanıp durması hâlinde, Hayriye Ünal, şiirini yakacak demektir; çünkü bu durumun varacağı yer “oyunculuk”tur. Oyunla şiirin, oyunculukla şairin ilişkisi bir elif miktarı kadardır, daha ötesi değil.

Bence Hayriye Ünal’ın önünde iki seçenek var. Ya iyi bir şair olmakla yetinecek ya da şiirini eleştirme gücü kazanarak güçlü bir şiire açılacak. Kitabın birinci bölümü birinci şıkka, ikinci bölümü ikinci şıkka örnektir.

 

Kaynakça:

 

Ünal. Hayriye (2003) Âdemin Kızlarından Biri. Birun Yayınları.

 

(Osman Özbahçe, Sağlam Şiir, Ebabil Yayınları, 2006)

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::