Dünyada modernizm dahilinde Fütürizm, Gerçeküstücülük veya Yapısalcılık gibi kolektif hareketlerin en önemli özelliği manifestolarla keskin sınırlar çizilmesiydi. Manifesto, avangardist hareketlerdeki gibi kendi estetik kimliğini çizme ihtiyacının dışavurumu olduğu kadar, kendi eylem alanını diğerlerinden titizce ayırmanın da bir yoluydu. Manifesto, her ne kadar modern dönemde sivrildiyse de, işlevleri elbette modern döneme has sayılmamalıdır. Örneğin; dünyada manifestoların yazılmasını kışkırtan çevresel unsurlar, avangardist hareketlerin azalmasıyla birlikte kaybolmaya yüz tutmuşlarsa da; Türkiye edebiyat ortamında bireysel deha fikri ve öncülük fikri hâlâ önem arz ettiği için manifestolar işlevseldir. Bunun tribalizme yatkın olan bir topluluk ruhuyla yakından ilişkisi vardır. Buna rağmen, manifestoların belli oranda güncelliğini yitirmesi de kaçınılmazdı. Ancak manifestoyu dönemsel bir kavram olarak ele almaktansa işlevlerine yoğunlaşmayı tercih edersek güncelliğinden ve “ezberlenerek öğrenilmiş” olmasından çok şiirimiz açısından bir işe yarayıp yaramadığını sorgulama şansımız olur.
Tanzimat devrinden beri Türk şiirinin gelişimine bakıldığında da şiir bildirilerinin bu gelişimdeki payları önemlidir. Şinasi gibi, bildiriler kaleme almadan “yenilikleri muayyen bir istikamette toplayan ve hamleyi en muhtaç olduğumuz şekilde cemiyete döndüren” nispeten dağınık müelliflerin büyük önemi olduğu kadar, Ziya Paşa’nın, dildeki yabancı etkiyi reddetmesiyle dilde sadeleşme konusunda yol açıcı olan “Şiir ve İnşa” adlı makalesinin; Namık Kemal’in, eskinin karşısında tavır alan ve dille ilgili yeni teklifler getiren “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şamildir” makalesinin; Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ının da büyük önemi vardır. Bu ve anmadığım başka yazılar, sonraki kuşakların bediî terbiyesini kesinlikle üstlenmişlerdir.
Bir kavramı seçip üstüne konuşmaya başladığımız an bir kurallar bütünü ile karşılaşmaktan rahatsızım. Aslında edebiyatın tümüyle kuralsız ve bir bütün olarak benzersiz veya benzeşme oranları saptanamaz şekilde işlediği kanısındayım. Bir diğer deyişle, manifesto dendiğinde soyut ve içeriği boş bir kavram algılıyorum. Tıpkı şiir veya edebiyat dendiğinde anladığım şey, nasıl kötü örneklerinden veya herhangi bir kesimin algıladığı kısmî kavramdan bağımsız ise. Dolayısıyla “manifestolar bir edebiyata ne yapar?” sorusu ile “x, y, z… manifestoları M edebiyatına ne yapmıştır?” soruları apayrı değerlendirilmek zorundadır. İş yine gelip belli kalitelerin bir marka üzerinde konuşulması meselesi olmuş oluyor. Kaliteyi, bir markadan bağımsız olarak soyut konuşmak dışında çaremiz yoktur. Bir markadaki kalitenin ise değerlendirmesini somut olarak yapabiliriz. Çayın yararları prensip olarak sonsuz olabilir; Lipton içtiğinizdeki etkiyi ise tecrübe ederek sınırlandırıp söyleyebilirsiniz. Yine de somut tecrübemiz belli oranda soyutluktan, genel anlamda çay da Lipton’la anılma somutluğundan sıyrılamaz. Çayın ideolojisi Lipton’a sızarken, Lipton’un ideolojisi de çayın kavramsallığını bozar.
Dolayısıyla manifesto denildiği an, mevcut manifestoları da kastetme ihtimalinin; mevcutlardan birinden söz ederken de manifesto kavramının genel özelliklerini anıştırma ihtimalinin göz önünde tutularak konuşulması gerekir. Kendimizi kastetmediklerimizden sakınmak için şöyle bir serimleme yapabiliriz:
Manifestonun yararları pek çoktur (Nerden biliyoruz: Diyelim ki avangardist dönemde manifestoların sağladığı açılıma şahitliğimizden. Türk şiirindeki evrilmelerde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e bildirilerin ve sonra da Garip şiir bildirisinin payını gördüğümüzden dolayı biliyoruz.)
Her manifesto kendi formülünü bu yararların yaygınlığına bel bağlayarak, ama kendi sınırlılığı ölçüsünde oluşturur (Muhtemel bir açılımı eski tecrübeden dolayı öngörür. Dolayısıyla söyleminde yenilikçi, özünde gelenekçidir. Yani manifesto geleneğinin kaçınılmaz sürdürücüsüdür.)
X manifestosu çıkara dönük yararın çekiciliğinden değil de, bir manifestonun gerçek anlamda içten (yani etik ve kurucu özneden) doğuşuyla oluşmuştur (Nerden anlarız: Dönüştürücü olmuştur, retleri ve kabulleri konusunda edebiyat cumhuriyeti makul bir süre sonunda onu kabul ederek meşrulaştırmıştır.)
Y manifestosu kurucu olmaktan uzak, taklitçi bir biçimde herhangi bir yazı düzeyinde oluşturulmuştur (Uzlaşımsal bir dille, kabul edilmiş kavramlar üzerinden hareket eder, dönüştürücü bir etkisi olmamıştır. Bir pedagojik metinden farkı anlaşılmayabilir.)
X manifestosundan söz edeceğimde manifestoların güncel olmaması gibi bir bahaneden söz ederek manifesto kavramını kirletmeye kalkışmam. Y manifestosunu da manifesto kavramının modernliğine sığınarak bir dönüştürücü eylem kabul etmem. Hatta sırf adında manifesto yazdığı için başarısız ve konformist bir metni manifesto kabul etmem gerekmiyordur.
Şimdi buradan yola çıkarak, manifesto kavramını temsil etmeye yeterli bir metnin işlevlerine yöneleyim: Amaca matuf bir manifesto, şiirin bazı özelliklerini vuzuha kavuşturur. Türk şiirinin seyrinde belli başlı şairlerin yazılarında yaptıkları da budur. Manifesto kolektif hareketlerin tetikleyicisi olur. Atıl bir metin değil, dinamik bir metindir. Mutlaka bir işaretleme yapar. Bu işaretleme bazen kavramsal, bazen kanonik olur. Zorunlu olarak “hayır”ları vardır. Hayır demenin tek yolunun manifesto olmadığının bilincindedir. Hayır ve evetleri keskindir. Ortamın şiirsel gereksinimlerini ve safraları saptayarak yola çıkar. Yazarının mizacında ve zihninde mevcut olan eleştirel bakışı, uzlaşımsal dilin bütün olumsuz yüküyle birlikte taşımaya razı olarak yansıtırlar. Manifesto negatif bir dayanışma edimidir. Yeniden üretilmiş olana tepki duyarak bilinç kazanan bir yeniden üretimdir. Ondaki propaganda etkisi yadsınamaz. Şiirin yöresini açmak ve “anlayan kuvvetli iki üç ruhtan taşan heyecan seyyâlelerini” yaygınlaştırmak için yola çıkması onun değerini azaltmaz.
Günümüze yaklaşıldıkça manifesto adını taşıyan metinlerin ihtiyaçtan doğmadığına belli oranda şahitlik edilebilir. Bu, poetik tutumların kişiselleşmesiyle ilgili bir durum olabilir. Şairlerin kümelenme gerekçeleri, kendileri dışındaki bir güce meydan okuma olmadığı takdirde manifestolarda inanç sorunu olması normaldir. Ben, en çok açıklayıcı işlevi önemsediğim için poetika yazımını tercih ediyorum. Bana göre poetika, bugün için retleri daha etkili biçimde koymanın yoludur. Kurucu şairler açısından; yürürlükte olan şiirin ezberlenmiş hakikatleri, geçerli sayılan şiir estetiği, donmuş şiirsel kavramlar eşliğinde yapılan şiir retorikleri değiştirilmesi gereken şeylerdir ve kurma becerisine güvenen şair bir yıkma ve kurma eylemi olarak başlatır manifestoyu/manifestik/poetik yazıyı. Bu, amaç olarak kesinlikle meşru ve övülecek bir amaçtır; ancak asıl olan sonuçtur. Ortaya çıkan metin, geçerli şiir estetiğini yetersizliği/kavrayışsızlığı nedeniyle yıkamıyorsa güçlendirir ve sözkonusu yazı manifesto kavramına uymaz. Adına ne denirse densin, bu metin, uzlaşımsaldır ve konformisttir. Büyük olasılıkla karşı olduğunu savladığı belle-lettrizmin kötü bir örneği bile olmuş olabilir.
Ne yaptığını bilmek de önemli bir kıstastır. Bir iddia içerdikten sonra bazı poetik yaklaşımların manifesto işlevini gördüklerini de eklemek lazım: Çağcıl yaklaşımlarıyla geleceğe dönük bir açılımı da beraberinde getiren Modern epik ve Çoksesli şiir gibi.
(Karayazı dergisi, sayı 2)