21. RAUND İÇİN PROJELER


24/9/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

Özne daima adlandırandır. Yaptığı şey hakkında konuşamadığı halde yaptığı şey çok tatlı olan sadece arılardır, ipek böcekleridir vb. İnsan, şiirinde ve şuurunda ise yazdığı şiirin ne ifade ettiğini bilir.
Nesnellik, malum, var olmayan ama kendisine varmış gibi bakılarak ölçüm yapılabilen bir ideal ölçüttür. Çünkü herhangi bir özneler grubundan bağımsız bir düşünme biçimi yoktur. Özneler düşünür. Ancak özneler düşünür. Düşünülen bir şey, mutlaka birinden birine aittir. Ancak bir düşüncenin üstünden geçen süre, onun doğruluğunu onayladığı zaman, o düşünce özneden kopar ve nesnelleşir. Nesnellik bir tutumun sıfatı olmayı hak ettiği anda o tutumu takınandan artık kopmuştur da. Dolayısıyla eleştiride nesnel olmak dendiğinde ancak “olabildiğince kasıtsız” olmayı anlarım. Olabildiğince doğruya oynamayı denerim ki zaman beni haklı değil, hayır, nesnel çıkarsın.
Şiir üzerine konuşurken adlandırmayı seçen ve nesnelliğin “mutlak bir nitelik” olarak anlamını kavrayan ve bu kavrayışla nesnellik dolabı çevirmeden söz alan, olabildiğince kendi ölçülerini, beğenilerini şiire dayatanlar projeler üretebilir. Ötekiler de meçhul ve ideal -aslında yazılamaz olan- bir yüksek şiirden bahseder durur. Tabii ki burada dile getireceğimiz iddiaların mükemmel, bütünlüklü, şiirin her sorununu çözen, gelecekte de dinamizmini koruyacak kurumsallaşmış anlayışlar olduğunu iddia etmiyoruz. Hatta böylesi bir iddianın bu arayışların sonunu işaret edeceğinin bilincindeyiz. Her birisi zamanla sınana sınana kendi evrimini yaşayacaktır. Bu yazıda hepsi de şair olan müteyakkız zihinlerin meraklı aranışlarını projeleri, anlayışları veya kitapları odağa alarak söz konusu edeceğiz. (...)

(Yazının tamamı Karagöz dergisi, sayı 9'da)

ÇOKSESLİ ŞİİRDE ACI TASAVVURU VEYA MUTLAK NESNELLİK YOKTUR


24/9/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

(...) Acı çekmek, acıya duçar olmak, zulme uğramak, işkence görmek veya insanı küçük düşüren herhangi bir alçaklık mağduru olmak birer insanlık durumu olmanın ötesinde şiire malzeme edildiklerinde bir şiirin eleştirel düzlemde başarılı olmasını sağlama garantisi taşımaz. İzleyicisine özdeşleyimi yeterince sağlayabilen bir Türk filmi karşısında duyguların kabarmasının filmin sanatsal başarısını garanti etmediği gibi. Öte yandan özellikle geniş kitleler için acı çekmek yeterince şiir gerekçesi sayılmaktadır. Acının şiir adına bir peşin değer sayılışına örnek olsun diye internette arama motoruna “acı çekmek” mastarını ve “şiir” sözcüğünü yazın. Bugünün kaydıyla 196.000 sonuçla karşılaşırsınız. Onlar, acı çektiğini söyleyen ve gerçekten de bir şekilde acı çeken insanlardır. Hiç şüphe etmezsiniz bundan. Bazıları Türkçenin bile yetmediğini yazarlar acıları için. Türkçe mi yetmiyordur, kendi sözcük dağarları mı bu bir yana, bir internet sitesinde Merve Toprak adlı bir kullanıcının yazdığı şu “şiir”de g’ler muhtemelen klavyedeki tuş bozuk diye –veya ilginçlik olsun diye- q olmuştur. “Acı çekmek ismim oldu... Yaqmurlar qözyasım..! Şarkılar bosuna uqrasmayın Niyetiniz beni aqlatmaksa BEN zaten aqlıorum.” İç denetimsizliğe dil denetimsizliğinin de eklendiği bu tip durumların daha ötesi yoktur bana göre. Halk böyle konuşmaktadır. Acısı da gerçektir kendisi de, şiirleri ise Freud’un tabiriyle “narsistik libido”nun atıklarıdır. Şiir diye bir edebiyat türünün verimlerine en alt perdeden öykünen bu kitle mensuplarını yanıltan şey bir acının kendisi kalarak aktarılamayacağı bilgisinden mahrum oluşlarıdır. Öyle olduğunu bilse susmayı tercih ederdi. Ya da dil ehliyeti[i] konusunda bir öz-eleştiri sürecinden sonra şiir yerine, acısını dışlaştırarak (“başkalarının tepkileri”ni almak yoluyla acıyı toplumsal bir ilişkiye indirgemek veya yükseltmek) atmak için –amaç sırf buysa- günlük tutmayı seçebilirdi.

Tüm bunlarla birlikte maddî manevî acı hissinin şiiri yaratan öznenin dimağına doğrudan veya dolaylı etkileri konusunda bilimsel sonuçlara sahip değiliz. Edebî sonuçlarına ise sık sık yazılarımda müracaat ediyorum, yeniden örneklememe gerek kalmaksızın söyleyebilirim ki dünyada roman, şiir ve sair anlatı külliyatı acıdan yoğun biçimde beslenmektedir. Ben tecrübenin (deneyim) yaratıcı dimağ için üstün değerine inanıyorum. Acı tecrübesi de bunlar arasında en yüksek değiştirici katsayıya sahip olanı. Dolayısıyla peşinen söyleyebilirim ki acı çeken ve yaratan dimağları birbirinden örtüşmeyecek kertede seküler biçimde ayıran mantığa yabancıyım.

(...)
(yazının tamamı için bkz. Hece Ekim 2009)

[i] Dil sözkonusu iken ehliyet Chomsky’nin tanımladığı edinç (competence: vukuf, yetkinlik, iktidar, ehliyet) kavramıdır: “konuşucu-dinleyicinin kendi dili konusundaki sezgisel bilgisidir.” (Mehmet Rifat, XX. Yüzyılda Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları, YKY, gözden geçirilmiş 3. bas. 2005, s. 74.)

"KESTİĞİ DALA BİNMEK" YAZISI ÜCRA'DA


3/8/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari


(...) Gördüklerim kendi içlerinde o kadar bütün ve tutarlıdırlar ki onları eleştirme ihtiyacı duymam. Salt gözüme görünen tutarlı bütünlükleri içinde eleştirme ihtiyacı duymam. Hareketleri ve eylemleri belki, ama imajları değil. İmajların başka türlü olabilirlikleri yoktur. Nasıllarsa öyledirler, ne iseler odurlar. Beni tiksintiye veya dehşete sürükleyebilir bir imaj, ama görerek ona –onun oradalığına, onun orada olma tarzına- müdahale edemem. Onun çelişkisiz ve boşluksuz bütünlüğünde gözden saklanan ve derinlere doğru kaçırılan hiçbir noktası yoktur. Çıplak, eşit, yayılmacı, dengeli ve sığdır; teşhircidir. (hatırlayınız: imge p0rn0grafiktir.*)
Yazma veya konuşma öyle değildir. Anlatım, daima içinde yakalanamayan gerçekler, yakalanması zor veya imkânsız olgu kırıntıları barındırır. (hatırlayınız: çünkü diyalog asimetriktir) (çünkü dil, en şeffaf gelişinde bile kıvrımlıdır, katlıdır, bunu heteroglossia’ya benzetmemde elbette sakınca yok.) Başkasına söylediğimiz en basit bir cümlenin ne kadarının “kaçırıldığını” asla bilemeyiz. Söylem, yanlış anlamaların sürekliliği sayesinde varolur ve zenginleşir. (Basitçe bile: Demek istediğim, öyle dememiştim, pardon, yanlış anladınız, yani, daha doğru deyişle, bir kez de şöyle söylemek gerekirse, daha doğrusu, çünkü vb.… ne çok açıklayıcı ibare ve gayretkeşlik, evet: dil gayretkeştir. Başka türlü olamaz.) Böylece dilin “kaçırılabilirliği” sayesinde, yazıyı olasılıklar olarak kurabilir, “kıvırma” hakkımızı kullanabiliriz. Çünkü cebirsel bağıntılar gibi kesin bağıntılarla teçhiz edilmiş değildir dil. Yazıyı marjinden ayıran bir ethos hâlâ geçerlidir. İmajlar geçerli doxa’yı pekiştirebilir, altını çizebilir, dipnot düşebilir, belki deşifre edebilirler; ama ben ancak dilin verileri ile –söylemimle- onu sorgulayabilirim. Hatta şiirsel söylemimi sadece bunun üstüne kurabilirim. İmaj, gerçekliği apaçık, örtüsüz bir şekilde sunabilir; ancak sunduğunun altında daha esaslı bir hakikat saklamamaktadır; kuşkusuz böylesi bir “buzağı” arayışında da değiliz. Hatta yazının sınırlarına dayandığı marjinin “daha esaslı” olup güzel olmayan bir “hakikat”in tacizindense boş kalmasını yeğleriz. Ancak –etik olup olmamak gerekliliği bir kenara bırakılarak- yalnızca bakarak ve sadece imajlarla düşünerek etik olamayız. Sadece imajlarla düşünmek istediğimde -silsileden mahrum- bağımsız kompartımanların yanyanalığına razı olurum. Bu da düşüncenin aslında olmayışı anlamına gelir. Dolayısıyla imajlarla düşünmek sadece bir varsayım olarak kalacaktır. (...)
(Yazının tamamı Eylül'de çıkması beklenen Ücra'da yer alıyor) 

LABORATUAR KENT


30/5/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

(...)
        Kenti, analitik bir düzlem olarak düşünelim. Kaderleri de çok sayıda hiperbol, parabol gibi eğrilerle temsil etmekle herhangi bir kesitte çok sayıda kesişme noktaları olduğunu göreceğiz. Kentin kapladığı alan, zaman içindeki herhangi bir saniyede dondurulsa sayısız kesişme noktalarıyla kaplı olacaktır. Kentlik niteliği temas yoğunlaşmasında ve yeğinliğinde gizlidir dersek abartmış olmayız. Giderek iş, etkinlik, eğlence vb. alt başlıklarla detaylandırılan ve temas noktalarından ibaret bir tasarımın kentin arayüzü olduğu söylenebilir.

İnsanın, bir anlamı olsun olmasın, hem sürekliliği sağladığı yer hem de her şeyle flört halinde olabildiği yer olmakla kent, meçhul ve olasılıklar ambarı olan gelecekten bugüne ışıklar düşürür. Meçhul geleceği, pırıltılı bir olasılığa çevirebilir. Simmel’in tabiriyle “büyük belki”nin dünyası, tehditler ve fırsatları hep birlikte sunar. Tehlikeyi ve konforu, suçun her şeklini ve muammayı, mimari iradeyi sekteye uğratan oluşun kontrolsüz dağılışını ve iradenin katı dışavurumlarını orada yan yana bulmak mümkündür. Bilmeksizin ve büyük bir iç huzuru ile bir katile dizleriniz değerek metroda yolculuk edebilirsiniz. Dolayısıyla kent ve sokakları, amaçsız birinin gelişigüzel sergüzeştine ne denli yataklık ediyorsa herhangi bir amaca yönelmiş kişinin de –bu amaç en saçmadan en anlamlısına geniş bir yelpazede yer alabilir- o denli zengin malzeme deposudur. New York, Quinn için amaçsızlığının simgesi bir distopya, bir “hiçbir yer” iken, Stillman için “bitmek bilmez bir depo”dur. (...)

(Yazının tamamı için Hece, Haziran 2009)

KAPI ARALIĞINDAN BAKARKEN


30/5/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

1974 Maraş doğumlu Ali Kozan’ın ilk kitabı Kapı Aralığından Bakarken. Kozan’ın şiirleri Kırklar, Hafıza Kaybı, Hece, Mağara, Ünlem, Heves, Lika Edebiyat dergilerinde yayımlandı.

Engellenmişlik, yoksunluk, ikinci planda kalmışlık, güvensizlik bu şiirin temel duyguları. Buna rağmen zihinselliği sıfıra indirgeyen, epistemik özneyle işi olmayan, duyular üstüne kurulu, insanlığın birikimini ve deneyimini yanına alarak konuşan (“bir mürşidi / ipe çekti / müritleri / çocuklar / anneleri // perde hiç açılmadı”), umutsuz ve bedbin bile olsa varolan bütün gücünü içtenliğinden alan bir şiir bu. Ben’ine ağır anlamlar yükleme: “ben miyim / tapınaklarda kıssasını arayan hırpani”; kendi deneyimini insanlık deneyimiyle eşleştirme: “yüzyıllardır kullanılmayan yüzler / yerleşince yüzüne / istemiyorlar aslında ateşin sönmesini / elleriyle koru söndüren demirciler”; tespitler: “dualar perçinler / çelişkilerimizin şiddetini.”

Kozan, karışık bir üslupla yazıyor. Yer yer ‘80’ler şiirini andıran kesitlerle bölünse de şiir, genelinde aşağıdaki gibi kendi yerini idrak etmiş bir şairin şiiri olarak beliriyor: “ben buradayım ve her şey burada. / işte içağrılarım kulluk derecem / denizler durulsun, gemiler karaya vursun artık / sarsıntılara tanıklık edin, infilâklara eşlik / kimin gözlerinde bulursa bulsun mâzisini / atflar ve ithaflarla geçen ömür / biz ölümü, anlamını arayan bir kelimede sobeledik. // ben buradayım ve her şey batıyor…”

İKİ ŞİİR KİTABI


16/5/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

BAHÇENİN EPİK SÜRGÜNÜ
1961 Maraş doğumlu Ömer Aksay, şiirlerini Ger­ge­dan, Ye­di İk­lim, He­ce, İkin­di­ya­zı­la­rı, Derke­nar, Kırk­lar, Le Poète Tra­va­il­le, Ki­tap-lık, At­lı­lar, Fay­rap, Aka­tal­pa, He­ves dergilerinde yayımladı. Hece yayınlarından çıkan Bahçe’nin Epik Sürgünü, anlatımcı özelliklerine rağmen içe kapanık bir özellik taşıyor. İsmindeki epik sözcüğüne rağmen, epik şiirin karakteristik özelliği olan kahramanlık, kahramanca tutum ile ilgili değil, en azından kahramanlığın en bilinen anlamıyla. Fakat kalenderlik de bir çeşit kahramanlık sayılabilirse, ki sayılabilir, bu şiirin böyle kalenderce (ehlidil) bir kahramanlığı savunduğu söylenebilir.

Geçmiş, çocukluk deneyimleri, görüntüler de bu şiirin yapı taşı. Ancak beklenmedik bir anda doğayı, dinler tarihini, tarihi ve sosyal yaşamı izliyor ve izlenimleri arasında ani geçişler yaparak şiiri -adeta- derliyor. “yü­rü­yo­rum düş bah­çe­le­rin­de / gör­düm dü­şüm­den bü­yük bah­çe yok” di­yor radyo­da­ki şar­kı / bir­den ha­ber­ler otuz ye­di ölü is­ra­il fi­lis­tin’i ka­na bu­la­dı / ırak’ta ame­ri­kan askerlerinin aç­tı­ğı ateş sonucu / düş bah­çe­le­rin­de bin­ler­ce ezil­miş çiçek ölü­sü / ken­di­ni ta­nı­ta­ma­yan dil­siz ve he­mo­fi­li kan / hur­ma­la­rın di­bin­den akı­yor bir be­yin ka­na­ma­sı”

Siyasi olayların bu şiirde geçme biçimi şiiri siyasileştirmiyor. Ömer Aksay, bir seyyah gibi şehir şehir dolaşıyor, insanoğlunun üretimini (edebiyat eserleri de bu ekonomik/toplumsal üretime sebzeler kadar dahil) önemsiyor ve yıkımdan hoşlanmıyor. Bu anlamda kültürel bir şiir yazdığı söylenmelidir. ek­şi ye­şil el­ma­yı na­sıl unu­tu­rum / ay­va­la­rı, yi­ne zey­ti­ni na­sıl unu­tu­rum bir sür­gün ola­rak / do­ğu sı­nı­rın­da sar­ma­şık ça­lı ke­fâ­re­ti­dir ak­lı­mın / bir­den an­dre mi­qu­el’le gi­di­yo­rum / kral bo­ta­nik bah­çe­si mo­de­li­nin do­ğu­şu­na uza­na­rak / to­le­do ve se­vil­la şe­hir­le­ri­nin öz­gün bo­ta­nik bah­çe­le­ri­ne / sür­gün / asil­le­rin zevk ala­nı­na iliş­kin bir bah­çe li­te­ra­tü­rü­ne”

Bu kültürel şiirin, bir araya getirdiği parçalar bakımından değil ama, getirme niyeti bakımından, kendine has olduğu söylenebilir. Varlığa hikmet gözüyle baktığı da eklenmelidir. Yer yer didaktikleşen şiirin akışı genelde rastlantıya ve çağrışıma bırakılmaz. Buradaki kısa değerlendirmede değinilmeden geçilen hususlar olacağı için Aksay’ın şiirleri için daha geniş okumalara ihtiyaç olduğunu söyleyerek yetinmeliyim. Burada değindiğim hususlara iyi bir örnek teşkil eden bir parçayı da ekleyerek bitireyim: bir ka­vak bir öm­rü sim­ge­ler / bir ar­dıç, bir me­şe dün­ya­nın ge­çi­ci­li­ği­ne ta­nık­tır / vin­cent van gogh ta­nık­tır- le jar­din du poète- le jar­din / de l’hôpi­tal / la fon­tai­ne dans le jar­din de l’hôpi­tal a sa­int-rémy / jar­din en pro­ven­ce- jar­din aux char­dons- co­in de jar­din / jar­di­nets a mont­mar­tre en hi­ver / le jar­din du presbytère de nue­nen en hi­ver / ben şe­fa­at di­le­ye­bi­li­rim van gogh için, ağaç­la­rın / hüz­nü­nü, ru­hu­nun te­dir­gin­li­ği­ni ve­ren / te­dir­gin ru­hun­da bah­çe­le­ri bi­ze açan res­sam için / bü­tün dün­ya­nın- bü­tün ağaç­la­rın- bü­tün dil­le­rin / çi­çek­le­rin- ot­la­rın- bü­tün yön­le­rin esin­ti­siy­le sav­ru­lan / bü­tün ha­cı­la­rın- ter­le­yen her­ke­sin- ya­tak­ta- yol­da / bü­tün de­li­le­rin- bü­tün klo­ro­fil­le­rin- fo­to­sen­tez­le­rin / ve ye­şil­le do­lu şeh­vet­le­rin ya­ra­tı­cı­sın­dan bir şe­fa­at­le / is­tan­bul’u se­lâm­lı­yo­rum”
*

ONARILMIŞ YAS BİTİĞİ
1968 Kastamonu doğumlu Ali Emre, şiirlerini Dergâh, Kayıtlar, Endülüs ve Edebiyat Ortamı, Kırklar, Hece dergilerinde yayımladı. Hece yayınlarından çıkan Onarılmış Yas Bitiği, Ali Emre'nin şiir serüvenindeki üçüncü aşama. Arka plandaki coğrafyanın Orta Doğu olduğu bu kitapta yer alan kimi şiirlerde belirleyici olan tavır, bu bilincin bir direnişle hatta militanca denebilecek dizelerle açığa çıkarılışıdır. Tarih de bu şiirdeki yerini bu tavra paralel bir eleştirellikle alır. Bu eleştirelliğin haklı bir öfkeyle beslendiğini, öfkenin muktedir olanı sorgulamaya dönük "fille ebabil, ceninle ölüm arasında" bir savunma alanı olduğunu söylemek mümkündür.

En belirgin şeklini hicivle kazanan bu dil, yer yer bir vazgeçişe ve modern yaşamın getirdiği bir umarsızlığa da kapı aralar. Bu şiirin evreninde naif bir umuda yer olmadığını söylemek mümkünse de, acıtıcı gerçekliğin ironize edilerek hafifletilmeye çalışıldığı gözlemlenebilir. "Yani insanda akıl mı kalır, maç başlamış hayat pahalı / Gemiler bile yorulurken, yıldızlar usulca eskirken / El kadar çocuk muydu yoksa zebellah bir polis / Tam beş kurşun dediler, üstelik gelinlik bakarken"

Ali Emre’nin şiirlerinde beliren çatışma tedirgin bir halet-i ruhiyeyi göstermiyor, kararlarını çoktan vermiş olsa da vazgeçilmiş olandaki iyiliği de özlüyor. Kendisine yabancı olanın en eski bir tanıdık çıkma ihtimalini gözetiyor Ali Emre. İnsanlıkla yapılmış evrensel bir antlaşmayı anıştırıyor. "Rahlede ağlayarak Nieztsche okumuş, öyle çıkmıştı sokağa"

KİMSELERİN AKŞAMI


12/5/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

2008’de yayımlanan kitaplardan biri de 1952 İstanbul doğumlu Oya Uysal’ın Kimselerin Akşamı (Yasakmeyve y.) adlı kitabı. Akşam sözcüğü bir sürekli temaya dönüşmüş Oya Uysal’ın elinde. Haşim’in bıraktığı yerden alıp devam etmiyor ama. “Bırakıp Hüznü Gitti Akşam” bir şiirin adı bu. Şiirimizde, bir çok kesim için hâlâ bir şey ifade eden böyle şairlerin varlığı sürdüğü için Oya Uysal’a değinme gereksinimi duydum. Uysal, bu türden bir söyleyişi en sade ve hilesiz biçimde sürdürenlerden.

Bu tür derken, teşbih üzerine kurulu olan ve bu teşbihleri duyguların yoğunlaşmasıyla doğanın unsurlarını karıştırarak kuran şiir türünü kastediyorum. Oya Uysal, teşbihle iş gören şairlerden teşbihlerinin neredeyse tek malzemesi “ben”i olan Gonca Özmen gibi nedensiz ilgiler kuruyor. Hüzün, akşam, şiir vs. gibi beylik ilgileri saymazsak. Bu tür şiirin en büyük handikabı basitliğe düşmek olabilir. Sözgelimi, “Herkes kendi hüznüyle dönüyor yine kendine. Akşam, / kaybolurken gecenin gölgesinde.” vb. ibareler iyi bir şiir okurunu kesinlikle tatmin etmeyecektir. Şiirimiz açısındansa; bu tür bir “geçmiş zaman” duyarlığının klişe bir dille yineleniyor oluşu, hiç şüphesiz şairin çağıyla ilgilenmemesinden olabilir. Özmen de “bana kaldı akşamı söylemek” diyor 2008’de çıkan Belki Sessiz’in arkasında. Aslında başta dediğim gibi, demek ki –akşam sözcüğünü bir simge sayarak söylersem- “akşamı (yeniden yeniden) söylemek” büyük çoğunluk için hâlâ bir şeyler ifade ediyor. Bizim için değilse de.

Doğrusu, bu türü sürdüren şairlerin, bu türün dışındaki denemelerini görmek gerekir, varsa. Çünkü bu tür şiirin formülü, şiir yazan herkesin elinde var aslında. Dolayısıyla Oya Uysal bu kitabıyla “Aynadaki yüzümle gittim bırakıp hüznümü aynada / şimdi kendini seyrediyor herkes hüznün aynasında” diyor. Onun seçimi bu. Ama şiirden almak istediğimiz artık bu değil.     

KUDURUK KALPLER MALİKÂNESİ / HAYRİYE ÜNAL


4/5/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari

1966 Ankara doğumlu Osman Olmuş’un üçüncü şiir kitabı Yasakmeyve yayınlarından çıkan Kuduruk Kalpler Malikânesi. Olmuş; şiirlerini Varlık, Argos, Sombahar, Yasakmeyve, Adam Sanat, Hürriyet Gösteri, Bireylikler, Yeni Şiir, Cönk dergilerinde yayımladı. Bu kitabı oluşturan şiirlerde sık sık şikayete dönüşen sitem göze çarpıyor. Ancak sitemlerin yöneldiği bir muhatap yok. Kendi kendine bir saptama adeta. Bu sitemlerin çocukluktan devşirilmiş bir yoksunluk hissiyle beslendiği söylenebilir. Şair, genellikle biz öznesiyle konuşarak yoksun kalmışların dili olarak söz alıyor. Biyografik öğelerin sıklıkla yer aldığı şiirler açık ve daha çok da kapalı istiarelerle yoğun örülmüş. Bununla birlikte şiire temel olan yaşantı trajik bir gerilim taşımaması ile şaşırtıyor. Bu şiirlerde beliren yaşantısallık dramatik bir seyir izliyor.       

Somut gerçekliği öne çıkarmakla Osman Olmuş ’80 şiiri mantalitesinden koptuğunu gösteriyor. “yoldan çıktım. çıkarıldım. artık hiç ama hiçbir yerde değilim: / her yerdeyim. olmasını bildim. bilmenin bir işe yaramadığını bildim / sendeyim. sen ne kadar bendeysen! bizdeyiz. bize gelin! kendinizi getirin / ama önce kendinize gelin!” Ancak yer yer (belki) geçmişten gelen soyutlama eğilimi, şiirin somut gerçeklikle bağını koparıyor. Çocukluk nostaljik bir bağlamda önemli bir tema olarak karşımıza çıkıyor.

Biçimsel özellikler açısından, bu şiirde söz edebileceğimiz en önemli iki şey: aliterasyona dayalı söz oyunları sıkça karşımıza çıkar. “(a)sos yolları taştan! ben çıkardım beni baştan”da olduğu gibi, anonim deyişleri deforme ederek yeniden kullanır; fakat bu deformasyonlarda bir eleştirellik gayesi güdülmez. Çağrışıma dayalı ve lafızda kalan deformasyonlardır bunlar. Yöresel deyişlerin şiirdeki varlığının bu şiirin en önemli kusuru olduğunu da belirtmeliyim. Ayrıca yaşam deneyimlerinin salt bize ait oluşuyla şiirsel bir değer teşkil etmeyeceği savımla bu şiir de sınanmalıdır.  

Şiirlerin altına yazılan tarihlere göre, şairin giderek bıçkın bir edayı benimsediği görülüyor. 

 

MANİFESTO VAR MANİFESTO VAR


21/8/2008 · Kategori: hayriye unal yazilari

Dünyada modernizm dahilinde Fütürizm, Gerçeküstücülük veya Yapısalcılık gibi kolektif hareketlerin en önemli özelliği manifestolarla keskin sınırlar çizilmesiydi. Manifesto, avangardist hareketlerdeki gibi kendi estetik kimliğini çizme ihtiyacının dışavurumu olduğu kadar, kendi eylem alanını diğerlerinden titizce ayırmanın da bir yoluydu. Manifesto, her ne kadar modern dönemde sivrildiyse de, işlevleri elbette modern döneme has sayılmamalıdır. Örneğin; dünyada manifestoların yazılmasını kışkırtan çevresel unsurlar, avangardist hareketlerin azalmasıyla birlikte kaybolmaya yüz tutmuşlarsa da; Türkiye edebiyat ortamında bireysel deha fikri ve öncülük fikri hâlâ önem arz ettiği için manifestolar işlevseldir. Bunun tribalizme yatkın olan bir topluluk ruhuyla yakından ilişkisi vardır. Buna rağmen, manifestoların belli oranda güncelliğini yitirmesi de kaçınılmazdı. Ancak manifestoyu dönemsel bir kavram olarak ele almaktansa işlevlerine yoğunlaşmayı tercih edersek güncelliğinden ve “ezberlenerek öğrenilmiş” olmasından çok şiirimiz açısından bir işe yarayıp yaramadığını sorgulama şansımız olur.

Tanzimat devrinden beri Türk şiirinin gelişimine bakıldığında da şiir bildirilerinin bu gelişimdeki payları önemlidir. Şinasi gibi, bildiriler kaleme almadan “yenilikleri muayyen bir istikamette toplayan ve hamleyi en muhtaç olduğumuz şekilde cemiyete döndüren” nispeten dağınık müelliflerin büyük önemi olduğu kadar, Ziya Paşa’nın, dildeki yabancı etkiyi reddetmesiyle dilde sadeleşme konusunda yol açıcı olan “Şiir ve İnşa” adlı makalesinin; Namık Kemal’in, eskinin karşısında tavır alan ve dille ilgili yeni teklifler getiren “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şamildir” makalesinin; Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ının da büyük önemi vardır. Bu ve anmadığım başka yazılar, sonraki kuşakların bediî terbiyesini kesinlikle üstlenmişlerdir.  

Bir kavramı seçip üstüne konuşmaya başladığımız an bir kurallar bütünü ile karşılaşmaktan rahatsızım. Aslında edebiyatın tümüyle kuralsız ve bir bütün olarak benzersiz veya benzeşme oranları saptanamaz şekilde işlediği kanısındayım. Bir diğer deyişle, manifesto dendiğinde soyut ve içeriği boş bir kavram algılıyorum. Tıpkı şiir veya edebiyat dendiğinde anladığım şey, nasıl kötü örneklerinden veya herhangi bir kesimin algıladığı kısmî kavramdan bağımsız ise. Dolayısıyla “manifestolar bir edebiyata ne yapar?” sorusu ile “x, y, z… manifestoları M edebiyatına ne yapmıştır?” soruları apayrı değerlendirilmek zorundadır. İş yine gelip belli kalitelerin bir marka üzerinde konuşulması meselesi olmuş oluyor. Kaliteyi, bir markadan bağımsız olarak soyut konuşmak dışında çaremiz yoktur. Bir markadaki kalitenin ise değerlendirmesini somut olarak yapabiliriz. Çayın yararları prensip olarak sonsuz olabilir; Lipton içtiğinizdeki etkiyi ise tecrübe ederek sınırlandırıp söyleyebilirsiniz. Yine de somut tecrübemiz belli oranda soyutluktan, genel anlamda çay da Lipton’la anılma somutluğundan sıyrılamaz. Çayın ideolojisi Lipton’a sızarken, Lipton’un ideolojisi de çayın kavramsallığını bozar.

Dolayısıyla manifesto denildiği an, mevcut manifestoları da kastetme ihtimalinin; mevcutlardan birinden söz ederken de manifesto kavramının genel özelliklerini anıştırma ihtimalinin göz önünde tutularak konuşulması gerekir. Kendimizi kastetmediklerimizden sakınmak için şöyle bir serimleme yapabiliriz:

Manifestonun yararları pek çoktur (Nerden biliyoruz: Diyelim ki avangardist dönemde manifestoların sağladığı açılıma şahitliğimizden. Türk şiirindeki evrilmelerde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e bildirilerin ve sonra da Garip şiir bildirisinin payını gördüğümüzden dolayı biliyoruz.)

Her manifesto kendi formülünü bu yararların yaygınlığına bel bağlayarak, ama kendi sınırlılığı ölçüsünde oluşturur (Muhtemel bir açılımı eski tecrübeden dolayı öngörür. Dolayısıyla söyleminde yenilikçi, özünde gelenekçidir. Yani manifesto geleneğinin kaçınılmaz sürdürücüsüdür.) 

X manifestosu çıkara dönük yararın çekiciliğinden değil de, bir manifestonun gerçek anlamda içten (yani etik ve kurucu özneden) doğuşuyla oluşmuştur (Nerden anlarız: Dönüştürücü olmuştur, retleri ve kabulleri konusunda edebiyat cumhuriyeti makul bir süre sonunda onu kabul ederek meşrulaştırmıştır.)

Y manifestosu kurucu olmaktan uzak, taklitçi bir biçimde herhangi bir yazı düzeyinde oluşturulmuştur (Uzlaşımsal bir dille, kabul edilmiş kavramlar üzerinden hareket eder, dönüştürücü bir etkisi olmamıştır. Bir pedagojik metinden farkı anlaşılmayabilir.)    

X manifestosundan söz edeceğimde manifestoların güncel olmaması gibi bir bahaneden söz ederek manifesto kavramını kirletmeye kalkışmam. Y manifestosunu da manifesto kavramının modernliğine sığınarak bir dönüştürücü eylem kabul etmem. Hatta sırf adında manifesto yazdığı için başarısız ve konformist bir metni manifesto kabul etmem gerekmiyordur.

Şimdi buradan yola çıkarak, manifesto kavramını temsil etmeye yeterli bir metnin işlevlerine yöneleyim: Amaca matuf bir manifesto, şiirin bazı özelliklerini vuzuha kavuşturur. Türk şiirinin seyrinde belli başlı şairlerin yazılarında yaptıkları da budur. Manifesto kolektif hareketlerin tetikleyicisi olur. Atıl bir metin değil, dinamik bir metindir. Mutlaka bir işaretleme yapar. Bu işaretleme bazen kavramsal, bazen kanonik olur. Zorunlu olarak “hayır”ları vardır. Hayır demenin tek yolunun manifesto olmadığının bilincindedir. Hayır ve evetleri keskindir. Ortamın şiirsel gereksinimlerini ve safraları saptayarak yola çıkar. Yazarının mizacında ve zihninde mevcut olan eleştirel bakışı, uzlaşımsal dilin bütün olumsuz yüküyle birlikte taşımaya razı olarak yansıtırlar. Manifesto negatif bir dayanışma edimidir. Yeniden üretilmiş olana tepki duyarak bilinç kazanan bir yeniden üretimdir. Ondaki propaganda etkisi yadsınamaz. Şiirin yöresini açmak ve “anlayan kuvvetli iki üç ruhtan taşan heyecan seyyâlelerini” yaygınlaştırmak için yola çıkması onun değerini azaltmaz. 

Günümüze yaklaşıldıkça manifesto adını taşıyan metinlerin ihtiyaçtan doğmadığına belli oranda şahitlik edilebilir. Bu, poetik tutumların kişiselleşmesiyle ilgili bir durum olabilir. Şairlerin kümelenme gerekçeleri, kendileri dışındaki bir güce meydan okuma olmadığı takdirde manifestolarda inanç sorunu olması normaldir. Ben, en çok açıklayıcı işlevi önemsediğim için poetika yazımını tercih ediyorum. Bana göre poetika, bugün için retleri daha etkili biçimde koymanın yoludur. Kurucu şairler açısından; yürürlükte olan şiirin ezberlenmiş hakikatleri, geçerli sayılan şiir estetiği, donmuş şiirsel kavramlar eşliğinde yapılan şiir retorikleri değiştirilmesi gereken şeylerdir ve kurma becerisine güvenen şair bir yıkma ve kurma eylemi olarak başlatır manifestoyu/manifestik/poetik yazıyı. Bu, amaç olarak kesinlikle meşru ve övülecek bir amaçtır; ancak asıl olan sonuçtur. Ortaya çıkan metin, geçerli şiir estetiğini yetersizliği/kavrayışsızlığı nedeniyle yıkamıyorsa güçlendirir ve sözkonusu yazı manifesto kavramına uymaz. Adına ne denirse densin, bu metin, uzlaşımsaldır ve konformisttir. Büyük olasılıkla karşı olduğunu savladığı belle-lettrizmin kötü bir örneği bile olmuş olabilir.

Ne yaptığını bilmek de önemli bir kıstastır. Bir iddia içerdikten sonra bazı poetik yaklaşımların manifesto işlevini gördüklerini de eklemek lazım: Çağcıl yaklaşımlarıyla geleceğe dönük bir açılımı da beraberinde getiren Modern epik ve Çoksesli şiir gibi. 
(Karayazı dergisi, sayı 2)

ÇOKSESLİ ŞİİR BARKODSUZDUR


7/5/2008 · Kategori: hayriye unal yazilari

(...)

“Yabanıllık” içeren klasik epik, modern zamanlarda, Joyce’un ifadesiyle “her an tetikte duran gözetleyici bakışlarca imkânsız kılınmıştır.” Bakışın yıkıcı etkisi, öznelikle nesnelik arasında sıkışıp kalmış şiir kişisinin gösteriye çağırılmasında ve onun kahramanımsı efektlerinde görülmektedir. Kahraman artık gösterinin uzlaşımsal dilini benimseyerek sahne alan bir görev insanıdır, hatta bir memur. Ama bu memurun nasıl da bir savaşın dilini heyecanla benimsediğine hayret etmemeliyiz; çünkü bu dil de onun mimetik düşünüşüne göre, bir kahramanın tam da öyle konuşması gerektiğini düşündüğü için öyledir. Ona göre bir gösteri varsa rol de iyi ezberlenmelidir. “Kusursuz teodise”nin yerini böylece bir çadır monologu almıştır. (...)

 

(Hayriye Ünal'ın yazısı DERGÂH dergisi Mayıs 2008 sayısında, ayrıca şuradan da okunabilir)

« Önceki :: Sonraki »