hayriye ünal
29 Takipçi | 0 Takip
09 10 2009

KABÛSLARIMIZIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI VE ÇÖPLÜĞÜN GENERALİ



Firdevs Canbaz Yumuşak*

 “Gerçeğin kendisi kurgulardan daha az inandırıcı olabiliyor. Gerçeği inanılmaz kılan; bizi ürküten sertliği, acımasızlığı, dehşeti mi acaba?” (Oya Baydar, Çöplüğün Generali)

 

(…)

Karşı-ütopyanın Doğuşu

Yazarların iyi gelecek tasarıları böyleyken XX. yüzyılda bir Rus yazar Yevgeni Zamyatin, karşı-ütopya türünün ilk örneği olan Biz (1924) adlı romanını yayımlar. Krishan Kumar, ütopya literatürünün başvuru kaynaklarından Utopia and Anti-Utopia in Modern Times (Modern Zamanlarda Ütopya ve Karşı-ütopya) adlı kitabında karşı-ütopyanın en başından beri ütopyayı gizlice takip ettiğini ifade eder.[i] Kumar’ın böyle söylemesi ütopyanın kendi içinde karşı-ütopyasını barındırmasından kaynaklanır. Bir insanın veya bir topluluğun ütopyasının bir başkasının kâbusu olabileceği açıktır. Karşı-ütopyaların ortak özelliği, toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike, bir yandan makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir. Bu ütopyaların amacı, insanları bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadır. Ütopyanın, insan iradesini sıfırlaması aslında başlı başına bir sorundur. Ütopyaların, bireyin tercihini ortadan kaldırarak özgürlüğünü elinden aldığı dolayısıyla her ütopyanın her an bir karşı-ütopyaya dönüşme tehlikesi ile yüz yüze olduğu görülmektedir.

Bülent Somay, “Her ütopya tasarımı totalitaryen bir tasarımdır. Ve bu da bir ötekiyi tamamen ortadan kaldırarak, her şeyi o total yapı içinde içererek, onun dışında kalanları da yok sayarak kurulur. Bu söylediğim –her ütopyanın totalitaryen olduğu- zaten benim sözüm değil, Berdyaev’in reel tespiti: ‘Her ütopya totaliteryendir, her totaliteryen rejim ütopyacıdır.’ Bu totaliteryanizm de ancak ötekini yok sayarak var olur. Ama tıpkı ötekiyi yok sayan Yunan şehir devletleri gibi aslında öteki olmadan da olamaz”.[ii] Öte yandan Bülent Somay, ütopya ile ilgili çok önemli bir başka sorunu gündeme getirir. Ütopyada özgürlükten, eşitlik adına vazgeçilmiştir; ama çoğu zaman bu göz ardı edilir: “Özgür kelimesini biz sonradan yapıştırdık ütopyaya. Yani biz aslında Karl Kautsky’nin oyununa geliyoruz. Kautsky on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Thomas More’ı keşfedip ‘işte ilk sosyalist’ diye lanse etti. Ondan sonra biz paçamızı bundan kurtaramadık. […] O özgürlük falan istemez. Ütopya kavramının ilgili olduğu şeyler şunlar”[iii] adalet, eşitlik, dayanışma ve kardeşlik. “Ama özgürlük kavramı hiçbir zaman devreye girmez ütopyalarda. Çünkü özgürlük tam da ütopyanın yıkımıdır”.[iv]

Kötü gelecek tasarıları, distopya, anti-ütopya, negatif ütopya, heterotopya ve kakotopya, ters ütopya gibi kelimelerle de karşılanır. Örneğin, Ömer Türkeş karşı-ütopyayı “kara-ütopya” olarak tanımlar.[v] Distopya, Yunanca “dus”= “zor” ve “topos”=”yer” sözcüklerinden türetilen bir terimdir. Ütopya’nın, olumsuzluk anlamı veren “u” öneki ile “topos” sözcüğünden üretilerek “olmayan-yer”e işaret etmesi gibi “distopya” terimi de “zor/zorlu-yer”i anlatılır.[vi] Güven Turan “Bu nedenle, yirminci yüzyılın ütopyalarına ‘anti-ütopya’ ya da, daha yenilerde ‘dystopia’ denilmektedir. Gene de, anti-ütopya terimi çok daha geçerlidir” diyerek kavramı tanımlamakta ve tercihini belirtmektedir.[vii] Öte yandan Nail Bezel, karşı-ütopyaları ele aldığı Yeryüzü Cennetlerinin Sonu (2001) adlı kitabı için alt başlık olarak “ters ütopyalar” tanımlamasını seçmiştir.

Zamyatin’in Biz’ini, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (1932) adlı romanı izler. Türün en yaygın bilinen örneği “big brother” kavramı ile hayatımıza giren George Orwell’ın (1903-1950) 1984 (1949) adlı romanıdır. Yazar totalitarizmin egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 (1953) adlı romanı da yine bu türün başarılı örneklerindendir.

Karşı-ütopyalarda genel olarak insanlar suni yoldan üremektedir. Evlilik yoktur. Geçmiş, tüm değerleriyle yok edildiği için, geçmişi düşünme, merak etme ve geçmişe özlem vardır. Doğal yaşamdan kopmayı dile getirme açısından geleceğe ilişkin bir korku ütopyasıdır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlâki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmıştır. Hiç kimse birbirine güvenememektedir çünkü pek çok kişi casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir. Gelecek üzerine korkular dile getirilmiştir. İnsan benliğini yok edecek ölçüde zora ve kaba güce dayalı bir baskı düzeni, yoğun bir karamsarlık ortamında ve acı bir uyarı niteliğinde sunulur.

         (…)

Kabûslarımız

Edebiyatımızda çok az örneğini gördüğümüz bu türün 1965’ten sonra yayımlanan örneklerinin daha çok karşı-ütopya formunda olduğu dikkat çekmektedir. Son zamanlarda geleceğe dönük karamsar bakış öne çıkmakta bu nedenle de edebiyatımızda ütopyadan çok karşı-ütopya yazılmaktadır. Son dönem Türk romanında karşı-ütopyaların bu kadar öne çıkması sosyal hayatla da yakından ilişkilidir. Dolayısıyla edebiyatımızdaki karşı-ütopyaların, bu bakımdan birer ikaz olarak değerlendirilmesi de gündeme gelmektedir.  

Gülten Dayıoğlu’nun (1935-) Işın Çağı İnsanları (1984) ütopyasında ise dünyadaki en önemli sorun, nüfus sorunudur. Nüfusun hızla çoğalmasının önüne geçmek için önlemler alınır; izinsiz doğum yapmak ağır bir suç sayılır. Buket Uzuner’in (1955-) Balık İzlerinin Sesi (1992) adlı romanında Birleşmiş Milletler'in dünyanın her yerinden topladığı seksen sekiz seçkin öğrencinin, bir yıl süreli bir pilot projesi çerçevesinde, "normalliğin" dışında bir özgürlük içinde çalışacakları Fantolt Seçkin Öğrenciler Merkezi’nde yaşananlar anlatılır. Bir ütopya olarak tasarlanan bu denemenin nasıl bir kâbusa dönüştüğüne dikkat çekilir. Sabri Gürses’in (1972-) Boşvermişler (1996) adlı romanı, İlhan Mimaroğlu’nun (1926-) Yokistan Tasarısı (1997), Zühdü Bayar’ın (1943-) Sahte Uygarlık (1999) adlı romanı, Alev Alatlı’nın (1944-) Kâbus (1999) ve Rüya (2001) adlı romanı ve DR.’nin Uykusuzlar (2002) ve Yedi Uyuyanlar’ı karşı ütopya türünün edebiyatımızdaki diğer örnekleridir.

Yine Müfit Özdeş’in “Son Tiryaki” adlı ütopik öyküsü yanında “Yeraltı İnsanları” adlı roman gibi tasarlanmış uzun öyküsünü, Tahir Abacı’nın Adı Senfoni Kalsın adlı romanını, Cem Akaş’ın (1968-) Olgunluk Çağı Üçlemesi’ni (2001), Çetin Altan’ın (1927-) 2027 Yılının Anıları (1999) adlı romanı da bunlara dahil edilmelidir. Son olarak Ayşe Şasa’nın (1941-) 2075’te geçen olayları anlattığı nefis romanı Şebek Romanı (2004) ve Gülayşe Koçak’ın (1956-) belki de bu türün edebiyatımızdaki en sert örneği olan dikkat çekici çalışması Topaç’ı  (2004) anmak gerekiyor. Bu türün edebiyatımızdaki son örneği ise geçtiğimiz ay yayımlanan Çöplüğün Generali’dir.

 

Ve Çöplüğün Generali

Varlık dergisinin Ağustos sayısındaki “Edebiyat cephesinden Ergenekon Davası ve askeri darbe girişimleri” başlıklı soruşturma üzerine kara kara düşünürken Çöplüğün Generali çıkageldi. Oya Baydar’ın geçen ay yayımlanan romanı, edebiyatımızın son karşı-ütopyası, yani edebî anlamda son kabûsumuz. Oya Baydar, Muhsin Öztürk’ün Aksiyon için kendisiyle yaptığı röportajda[viii] Çöplüğün Generali’nin Ergenekon'un romanı olarak nitelendirilmesinin çok yüzeysel, çok edebiyat dışı bir niteleme olacağını söylüyor. Öte yandan kitabın şu anda gördüğü ilginin, önemli ölçüde bir Ergenekon romanı olduğu ön yargısından kaynaklandığını düşündüğünü de ekliyor. Baydar, “İdeolojik merkezlerin militanları belki meraktan okuyacaklar; ama metnin yüzeysel siyasal katmanında kalmaları büyük olasılık.” diyor. Kitabın arka kapağında romanın hayalî bir ülkede geçtiği söylenirken, bu ülkenin okuyucuya bir hayli tanıdık geleceğini de ekleniyor. Bütün bunlardan, romandaki problemlerin sadece gündemdeki olaylarla birlikte düşünülmesinin romanı kısırlaştıracağı, romanda gündeme getirilen “ilgisizlik, umursamazlık, toplumsal bellek yitimi” gibi sorunların hassasiyetle ele alınması gerekti görülüyor.

Ütopyalar konusundaki doktora çalışmalarımı henüz tamamlamışken Baydar’ın yayımlanan son romanı, edebiyatımızda bu türde daha çok eser okuyacağımızı fark ettirdi bir bakıma. Maalesef, toplumdaki yozlaşma bu türde eser verecek yazarlara hayli malzeme sunuyor. Hatta Oya Baydar’ın romanında da sık sık dile getirdiği gibi “Türkiye'de yaşananlar insana her an ‘Yok artık, bu kadar da olmaz!’ dedirtiyor”. Baydar, sözlerine şöyle devam ediyor: “Toplumumuz cinnete varan bir travma içinde. Gerçekler kurmacayı aşıyor. Çöplüğün Generali'ni yazarken yaşadım bunu. Gerçek olayları birebir yazsaydım, roman inanılmaz ve abartılı bulunurdu”.[ix] Romanın içindeki yazar da zaman zaman aynı şeyleri düşünüyor: “Okura ‘bu kadar da olmaz’, dedirtecek bir inandırıcılık sorunu çıkmamalı. Ne garip! Gerçeğin kendisi kurgulardan daha az inandırıcı olabiliyor. Gerçeği inanılmaz kılan; bizi ürküten sertliği, acımasızlığı, dehşeti mi acaba?”.[x] 

Çöplüğün Generali, Oya Baydar’ın altıncı romanı. Daha önce sırasıyla Kedi Mektupları (1993), Hiçbiryer’e Dönüş (1998), Sıcak Külleri Kaldı (2000), Erguvan Kapısı (2004), Kayıp Söz (2007) yayımlandı. Elveda Alyoşa (1991) yazarın tek öykü kitabı. Bu kitapla 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Baydar’ın romanları da ödüllü romanlar. Kedi Mektupları (1993) ile 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü, Sıcak Külleri Kaldı (2000) ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü, Erguvan Kapısı (2004) ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü aldı.

Bu son romanla Baydar’ın romancılığında edebî anlamda bir gerileme olduğunu söylemek mümkün. Ancak öte yandan ütopyaların edebîliği çok da önemsemediği bilinir. Bu romanı da belki o çerçevede değerlendirmek gerekir. Çöplüğün Generali’ni romandaki yazar gibi bir başka roman üzerine çalışırken yazdığını söylüyor Baydar: “Çöplüğün Generali dört ayda yazılıp bitti. Başka bir romana başlamıştım. Sonra mart başıydı galiba… Tıpkı romandaki yazar gibi ben de ‘Hayır, benden bekleneni değil, içime oturanı, beni zorlayanı yazacağım. Varsın yadırgansın, varsın yerin dibine batırılsın!’ dedim ve nisan başında falan Çöplüğün Generali'ne başladım. Haziran sonunda roman bitmişti”.[xi] Bu bakımdan Kayıp Söz’den sonra bu romanın biraz aceleye getirilmiş olduğunu söylemek mümkün; ancak yazarı yazmaya iten nedenlerin romanın konusu olması da dikkatten kaçmamalı.

Roman üst-kurmaca tekniği ile yazılmış; dört bölümden oluşuyor: Çöplüğün Generali, Yolunu Şaşıran Yolcu, Bir Roman Taslağından Artakalanlar, Kediyi Merak -ve Hatırlamak- Öldürür. Roman, bir panelde bildiri sunmak üzere yola çıkan psikiyatrın, havaalanına giderken birden yolunu kaybetmesi ve kendini kayıp bir coğrafyada bulması ile başlar. Söz edilen teknolojik gelişmelerden, hava taksisi gibi ifadelerden hikâyenin gelecekte bir dönemde geçtiği ima edilir. Merakla geçmişin, gerçeğin peşine düşen psikiyatr, yaşadıklarını biri gazeteci diğeri jeolog iki arkadaşı ile paylaşır. Araştırmalara başlarlar. Psikiyatr bu meraklı araştırması sırasında, o kayıp coğrafyada bir roman bulur. Son bölümü kaybolmuş bir romandır bu. “Bir Roman Taslağından Artakalanlar” bölümünde okuduğumuz bu birbirinden bağımsız gibi duran ancak metinlerarası ilişkiler kuran hikâyeler, söz konusu romanın parçalarıdır. Her hikâyenin sonunda yazarın aldığını notlar romanın henüz üzerinde çalışıldığı intibaını verir. Eski gazete arşivlerinde yazarla yapılmış söyleyişinin tarihine göre roman 68 yıl önce yazılmıştı.

 Gazete arşivlerinde yaptığı araştırmada yazarla yapılmış bir röportaj bulur: “ ‘Konu her an patlamaya hazır çöp çukurları, çöp teperli üzerinde yaşayan çöp insanlarıyla ilgili.’ ‘Sayın Yazar, gerçekçi bir metin mi, yoksa bir fiksiyon, bir alegori mi son romanınız?’ ‘Gerçek olamayacak kadar yoğun vahşet ve şiddet içeren bir dünyada yaşıyoruz. Burası tarlalarına, topraklarına, sularına tohum yerine silah, mermi, bomba, patlayıcı ekilmiş bir ülke; toprağa gömülmüş cesetler de ürünü besleyici gübre sanki. Şu günlerde gündelik gerçeğin gerçekdışı göründüğünü, gerçekdışının da gündelik gerçekliğe dönüştüğünü düşünüyorum.’ ‘Ürkütücü bir tablo değil mi bu?’ ‘Ürkütücü olmaktan çoktan çıkmış, bir anda her şeyi, hepimizi yok edecek tehlikeye dönüşmüş bir tablo. İşte romanım böyle bir ülkede geçiyor. Gerçek mi, değil mi, karar sizin.’ ‘Eğer sakıncası yoksa, romanın adının ne olacağını da sorabilir miyim?’ ‘Romanın adını şimdiden söyleyemem, zaten henüz kesinleştirmedim. Bilgisayar dosyasında Çöplüğün Generali başlığını kullandım bir şiirden ödünç alarak. Belki şairden izin alır bu adı kullanırım, henüz bilmiyorum.’ ‘Sakıncalı değil mi bu ad?’ ‘Sakıncasız ne kaldı ki!’”.[xii]

Roman içindeki romanda anlatılan hikâyelerin ortak bazı noktaları vardır. Yaşanılan coğrafyada “büyük bir deprem” olduğuna inanılmakta ancak ayrıntılar konusunda kimse bir şey bilmemektedir. Denizde, saksılarda, toprağın altında, çocuk parklarındaki kum havuzlarında, çöp tenekelerinde, el bombaları, silahlar, mermiler bulunmakta esrarlı durumlar, karmaşık gizli işler, ceset aramak için çukurların kazılması vs gibi durumlar yaşanmaktadır. Mikrobiyoloji Profesörü hanımın dilinden romanda insanların psikolojileri şöyle aktarılır: “Genel o kadar bunaltıcı ki, insanın ruh sağlığını, dinginliğini koruması mümkün değil son zamanlarda. Sanki toplumca cinnet geçiriyoruz. Sokakta, evde, şehrin ortasında, ücra kırlarda, dağlarda, her yerde şiddet, kan. Millet yoktan nedenlerle birbirini öldürüyor, bir de şu topraktan fışkıran silahlar, bombalar, cesetler; ölüm, cinayet, bunca pislik…”.[xiii]  

         Çöplüğün generali bir metafor; aslında o, çöp toplayan bir çocuk. Baydar bu konuda şunları söylüyor: “Çöplükte eski bir asker kaputu bulup sırtına geçirmiş. Bir de yine çöplüklerde eşelenirken bulduğu parlak metalleri paltonun apoletine iliştirmiş. Bir yandan çok gerçek; bu ülkede öyle çocuklar var, bu ülkede çöp toplayarak yaşamaya çalışan insanlar var. Öte yandan mağduriyeti simgeliyor. Romanda okunacağı gibi, en fazla ezilen, en fazla mağdur edilenler, derin iktidar odaklarının ölümcül hamlelerine karşı bağışıklık mı kazanırlar? Buna benzer sorular tartışılıyor işte”.[xiv] Romanda eski kent patlayıp havaya uçarken patlamadan etkilenmeyen tek bölge çöplüklerdir; çünkü  “Çöp insanları buldukları bütün patlayıcıları toplamışlar, belki bir somun ekmek, belki bir defter, bir kalem, bir paket kötü çikolata, şeker, bir kutucuk ilaç ya da benzer bir şey karşılığında ölüm tacirlerine satmışlardı. Temiz kalmış tek yerdi çöplükler”.[xv]

Yazarının da dediği gibi, Çöplüğün Generali, kolektif hafıza kaybını ve toplumun unutmasından kendi iktidarları adına yarar uman derin odakları anlatan bir kitap. Romanda bahsedilen “Üç Maymun Virüsü” bütün bir topluma bulaşmış gibi. Etrafında olup bitenlere karşı herkes son derece duyarsız. Benzeri göndermeler Gülayşe Koçak’ın Topaç’ında da başarılı bir şekilde gündeme getirilmişti. “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” olarak tanımlanan Üç Maymun Virüsü, insanları ilgisizliğe, duyarsızlığa, tepkisizliğe sevk ediyor. Zamanla olup bitenleri kanıksanıyor ve en marjinal durumlar bile kitleler tarafından normalmiş gibi algılanmaya başlıyor. Toplumsal çözülmenin başladığı nokta da tam burası. “Neme lazım, başıma iş açmayayım” düşüncesi insanları kendi küçük çevresi dışındaki sorunlara karşı duyarsız kılıyor. Toplumumuzda yaşanan bu tuhaflıklar ve dejenerasyon aslında yazarlara karşı-ütopyalar yazma konusunda zengin bir malzeme sunuyor. Romanda geçmişi araştırırken psikiyatr, gazeteci ve jeolog dikkat çekmemeye çalışırlar; ancak zaten kimse de onlarla ilgilenmemektedir: “İlgilenmek eski çağlarda kalmış bir duyarlılık”tır.[xvi]

Toplumsal bellek kaybı, tarihin bir bölümünü silmek ya da bir zaman dilimini yok etmek Çöplüğün Generali ile gündeme gelen bir konu değil. George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1948) adlı romanında da toplumsal bellekle oynanılır. Gazetelerde, geriye dönük gerekli düzeltmeler toplanıp sıraya konulduktan sonra, o sayı yeniden basılır, asıl sayı yok edilip düzeltilmiş olan baskı, arşivlere yerleştirilir. Eski kayıtlar, alevler tarafından yutulmak üzere “bellek deliği”ne atılır: “Sürekli düzeltme işlemi, yalnızca gazetelere değil, kitaplara, dergilere, broşürlere, afişlere, filmlere, ses bantlarına, karikatürlere, fotoğraflara, en ufak bir ideolojik anlam taşıma olasılığı olan her türlü belge ve kitaba uygulanırdı. Her gün, her an, geçmiş sürekli yenileniyordu. Böylece, Parti’nin tüm tahminlerinin doğruluğu belgelerle kanıtlanabiliyordu. O ânın gereksinimleriyle çelişen herhangi bir haber ya da düşüncenin kayıtlarda kalmasına izin verilmezdi. Bütün tarih, gerektiği zamanlarda silinip yeniden yazılabilen bir yapboz tahtasına dönmüştü”.[xvii] Demek ki, toplumsal bellekle oynamak derin iktidar odaklarının en çok başvurdukları hile, ya da hayallerini en çok süsleyen amaç. Romanda, yazar da bunun için gördüklerini kayıt eder. Psikiyatr da üç maymun virüsü kaptığını düşündüğü için her şeyi kayıt altına alıp gelecek kuşaklara aktarma telaşındadır. Yazının gücüne, bir şekilde kâğıda kayıt edilenin toplumsal belleğe katkısına vurgu yapılmaktadır.

Çöplüğün Generali’nde hatırlamak, unutmak, bellek ile ilgili yapılan oyunlar ve ironi de dikkat çekiyor. Romanın başkişisi diyebileceğimiz psikiyatr, “Unutmanın ve Hatırlamanın Beyin Hücrelerindeki Diyalektik Etkileşim Süreçleri” konusu üzerinde çalışıyor. Yazarın, romanının notlarını aldığı defter Moleskin marka not defterleri yani “bellek defteri”. Yazar’ın, hikâyelerin sonuna aldığı notlarda, yazar olarak sorumluluk üstlenip hiç değilse farkındalık yaratmaya çalışmalıyım duygusuyla bu romanı yazdığı görülüyor. Çünkü hikâyelerini anlattığı insanlar hiçbir şeyin farkında değildirler: “Çevrelerinde gördükleri şeyler onlara olağan geliyor; çünkü olağanlaştı, olağanlaştırıldı. Bu insanlar farkındalık geliştiremiyorlar, böylece de tehlikeden kendiliğinden uzaklaşmış oluyorlar. Çoğunluğun durumu nedir? Farkında olmamak mı, bilip de susmak mı?”.[xviii]

         Çöplüğün Generali, Oya Baydar’ın toplumsal sorumluluk duygusuyla yazdığı bir metin olması bakımından, metnin yüzeysel siyasal katmanında kalmadan okunmayı hak ediyor.

         (Yazının tamamı Hece Ekim sayısında okunabilir)



[i] Krishan Kumar, Modern Zamanlarda Ütopya ve Karşı-ütopya, Kalkedon Yayıncılık, İstanbul 2006, s. 172.

[ii] Bülent Somay, “Bülent Somay ile Edebiyat ve Ütopya Üzerine”, Röportajı yapan: Ahmet Sait Akçay, Parşömen, Güz 2001, C.3, S.2, s. 8.

[iii] A.g.m., s. 8-9.

[iv] A.g.m., s. 9.

[v]  A. Ömer Türkeş, “ ‘Önce Hayaller Ölür’ ”, Milliyet Sanat, Ocak 2005, S. 550, s.86.

[vi] A.g.e., s. 149.

[vii] Güven Turan, “Yokülkeler… Düş Ülkeler”, Kitaplık, Ekim 2004, S.76, s. 64.

[viii] Aksiyon, S.770 (07-09-2009)

[ix] Aksiyon, S.770 (07-09-2009)

[x] Oya Baydar, Çöplüğün Generali, İstanbul: Can Yayınları, 2009, s. 76.

[xi] Aksiyon, S.770 (07-09-2009)

[xii] Oya Baydar, Çöplüğün Generali, İstanbul: Can Yayınları, 2009, s. 208-209.

135
0
0
Yorum Yaz