YÜKSEĞE DÜŞMEK
14/6/2009 · Kategori: mogol elmaslari
“Edebiyat incelemelerinde benlik sorunu bir özneler çokluğu arasındaki genellikle çelişkili ilişkilerin oluşturduğu şaşırtıcı bir ağ içinde ortaya çıkar. İlk önce, tıpkı Kant’ın Üçüncü Eleştirisinde olduğu gibi, okurun zihnindeki yargılama ediminde ortaya çıkar; sonra, yazar ile okur arasında kurulan görünüşte öznelerarası ilişkilerde ortaya çıkar; eserde kurucu özne ile kurulu dil arasındaki maksatlı ilişkiyi yönetir; son olaraksa, öznenin eser aracılığıyla kendisiyle kurduğu ilişkide aranabilir. Başlangıçtan itibaren, en azından dört olası ve ayrı benlik türü vardır: yargılayan benlik, okuyan benlik, yazan benlik ve kendini okuyan benlik. Tüm bu benliklerin buluşabileceği ortak düzlemi bulma ve dolayısıyla bir edebi bilinç birliği yaratma sorunu edebi incelemelerin başına bela olan metodolojik zorlukların başında gelir. (…)
“Binswanger’e göre edebi girişim hiçbir yönüyle kişinin kendini gerçekleştirmesi tasarısından ayrı görülemez. (…) Benliğin genişlemesi eserin içinde ve muhtemelen eser aracılığıyla gerçekleşiyor gibidir. (…)
“Yazar estetik yaratının muğlaklıklarıyla doğrudan hesaplaşır. Bağımsız bir fail olarak, doğal eğilimi dünyaya yayılmak ve kendisini tatmin etmektir, ama biçimin kendisine dayattığı kısıtlamalar yüzünden hep hüsrana uğrar, yoluna hep taş konur. (…)
“Sanatçının kendi kendini genişletme ve kendi kendini geliştirmeden çıkıp tümüyle farklı türde bir benliğin fethine geçişini mümkün kılan dönüşüm, Binswanger tarafından tırmanma ve inme metaforlarıyla tarif edilir.
“Şiirsel aşkınlığın kırılganlığı, doğrudan eylemin görece salimliğiyle karşılaştırıldığında, yükseklik duygularıyla bağlantılı endişelerle temsil edilir.(…)
“Düşüş ihtimali aynı derecede iradedışı bir yükseliş olasılığına tekabül eder. İlk bakışta düşüşün yalnızca aşağıya doğru olabileceği görülecektir, ama Binswanger kendi rüya-teorilerinden yukarı düşüş diye adlandırabileceğimiz bir olasılık türetir (…)
“Kendi hayal gücü aracılığıyla yükseklere sürüklenmek isteyen insanı tehdit eden bir başka tehlike daha vardır: kendi sınırlarının ötesine geçip artık geri inemeyeceği bir yere çıkma tehlikesi.” (Paul de Man)
SAVAŞ, AMA NE İÇİN?
19/3/2009 · Kategori: mogol elmaslari

"İnsan sadece kendi halkının özgürlüğü için savaşmamalıdır. Savaş sürdüğü sürece, bu halka, öncelikle insanın bizatihi kendisine 'insan'ın ne olduğunu öğretmek gerekir. Tarihin akışını devam ettirmek, bir kısım insanlarca lanetlenen insanlık tarihini yüceltmek; kendi halkı ile diğer insanlar arasında tanışıp kaynaşma meydana getirmek demektir. (...) Bir ulusun başarıya ulaşmış olan kavgası sadece kaybettiği haklarını geri almaya hasredilmemeli, halka homojenlik, tutarlılık ve özgünlük sağlamalıdır."
(Frantz Fanon)
İNSANÎ OLANIN ŞARTI
14/3/2009 · Kategori: mogol elmaslari

“İnsansal olan şey, heyecan verici ve gizemli biçimde ancak insansal olmayanlar sayesinde belli oluyor. Belki de gerçekten varlığı yalnızca hayvanlarda var, Canetti’de görüldüğü gibi.
İnsansal olan şey düşüncesi kendisinden değil, ancak başka yerden gelebilir – insanlık dışı olan şey onun tek kanıtıdır. Özellikle insanlık dışı olan şeyi bir yana atarak kendini tanımlamak istediğinde, gülünç duruma düşer. Kendi kavramını gerçekleştirdiğini öne sürdüğünde – örneğin hümanizmada ve insanlıkçı olan şeyde – şiddette ve gülünçlükte hemen kendini aşar. Düşünce ancak insansal olan şeyin sınırında, insanlık dışı olan şeyin kavuşmaz sınırında yaşar. Eğer, Canetti’ye göre, başkalaşma düşüncesi hayvanlarla birlikte evrenden yok olursa, o zaman artık ne insan ne düşünce kalır.”
Jean Baudrillard
BAY THINGUM BOB'IN[1] YAZIN HAYATI
26/12/2008 · Kategori: mogol elmaslari
"Goosetherumfoodle"ın Müteveffa Editörü
KENDİ KALEMİNDEN
Artık iyice yaşlandım ve Shakespeare ile Bay Emmons bile vefat ettiğine göre, benim de ölmem olanaksız değil. Bu yüzden artık yazın hayatından çekilip dinlenmeye, defne ağaçlarımla uğraşmaya karar verdim. Ama çekilirken ardımda sonsuza dek baki kalacak bir yapıt bırakmak istiyorum. Bu yüzden belki de en iyisi kariyerimin ilk yıllarını kaleme almam olacak. Aslında öyle uzun süredir tanınıyorum ki, halkın beni merak etmesini doğal karşılıyor, meraklarını gidermek istiyorum. Zaten yücelik mertebesine ulaşan insanların görevi de, arkalarında başkalarına yol gösterecek izler bırakmaktır. Bu yüzden okumakta olduğunuz bu yazıda (aslında ilk niyetim "Amerikan Edebiyatı Tarihi İçin Kısa Bir Hatırlatma" adını vermekti) beni şöhretin zirvesine çıkaran o uzun yolun başında attığım ilk adımları, o çok önemli ama zayıf ve titrek adımları ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım.
İnsanın çok eski ataları hakkında uzun uzadıya konuşması gereksizdir. Babam, Bay Thomas Bob yıllardır mesleğinin zirvesindeydi. Smug şehrinde berberlik yapıyordu. Dükkanı şehrin en önemli şahsiyetlerinin, özellikle de editörlerin uğrak yeriydi -bu insanlar herkeste derin bir saygı ve huşu uyandırır-. Ben şahsen onlara tanrı gözüyle bakıyordum. "Sabunlamak" olarak bilinen işlem sırasında muhterem ağızlarından aralıksız olarak dökülen zekice ve bilgece sözleri can kulağıyla dinliyordum. İlk ilhamımı aldığım anı unutamam. "Gad-Fly" dergisinin dahi editörü, yukarıda bahsettiğim işlem sırasında, "Tek Gerçek Bob Yağı'nı" (bu yağ, adını yetenekli mucidinden, yani babamdan almıştı) öven eşsiz bir şiirini yüksek sesle okuyordu. Biz çıraklar etrafında toplanmış, dinliyorduk. Thomas Bob ve berber ortaklarının şirketi, bu coşkulu şiir karşılığında "Fly"ın editörüne indirim yapmıştı.
Yüce afflatus'u[2] ilk kez "Bob Yağı"mn o dahice dizeleriyle tattım. O anda kararımı verdim; büyük bir adam, büyük bir şair olacaktım. O akşam babamın önünde diz çöktüm.
"Babacığım," dedim, "n'olur beni bağışla! Ama ruhum sabun köpüklerine üstüne çıkmak istiyor. Dükkandan ayrılmakta kararlıyım. Editör olacağım -şair olacağım- "Bob Yağı" için dörtlükler kaleme alacağım. N'olur beni affet ve büyük bir adam olmama yardım et!"
"Thingum'cuğum," diye karşılık verdi babam (bana zengin bir akrabamın soyadını isim olarak vermişlerdi), "Thingum'cuğum," dedi beni kulaklarımdan tutup ayağa kaldırarak - "Thingum, evladım, sen tıpkı baban gibi mert ve içli bir insansın. Koca bir kafan var. Yani beynin büyük olsa gerek. Gelip bana bunları söyleyeceğini çok önceden tahmin etmiştim. Bu yüzden seni avukat yapmak istiyordum. Ama o mesleğin tadı kaçtı. Siyasette de para yok. Aslında seçimini iyi yapmışsın -editörlük en iyi meslek- aynı zamanda şair de olabilirsen -editörlerin çoğu şairdir zaten- bir taşla iki kuş vurmuş olursun. Seni teşvik etmek için çatı katında bir oda; kalem, mürekkep ve kağıt; bir uyak sözlüğü ve 'Gad-Fly'ın bir nüshasını vereceğim. Başka da bir şey istemezsin, herhalde."
"Daha fazlasını istemem nankörlük olurdu," dedim heyecanla. "Cömertliğin sınır tanımıyor. Karşılığında seni bir dahinin babası yapacağım."
Böylece o mükemmel adamla yaptığım konuşma son buldu ve hemen işe koyuldum. Şair olacaktım, çünkü editör olmanın en iyi yolu buydu.
İlk şiir yazma girişimlerimde "Bob Yağı"na yazılan dörtlüklerin pek işime yaramadığını fark ettim. O dizelerdeki parlaklık beni aydınlatmak yerine gözlerimi kamaştırıyordu. Onların kusursuzluğu doğal olarak kendi yazdıklarımı iyice aşağılamama yol açıyordu. Bu yüzden epey bir süre boşa çabaladım. Sonunda aklıma dahilerinkine arada bir uğrayan türden son derece parlak ve orijinal bir fikir geldi. Fikir şuydu -ya da daha doğrusu uygulaması şöyleydi: Şehrin çok ücra bir semtine gidip oradaki bir sahaf dükkanından düzinelerce eski ve tanınmayan ya da unutulmuş kitap satın aldım. Sahaf bana onları yok pahasına sattı. Bu kitaplardan, Dante diye birinin 'Cehennem'inin tercümesi olduğu iddia edilen birinden uzun bir paragrafı özenle kopya ettim. Bir sürü veledi olan Ugolino[3] diye bir adamdan bahsediyordu. İçinde adım unuttuğum biri tarafından yazılmış bir sürü eski piyes bulunan bir başka kitaptan da yine aynı titizlikle epey dize kopyaladım. Bu dizelerde "Tanrı'nın meleklerinden" ve "papazlarından", "lanetlenmiş cinlerden"[4] ve bu gibi şeylerden bahsediliyordu. Kör bir adam tarafından yazılmış (ya Yunanlı, ya da Choctaw kızılderilisi -böyle gereksiz ayrıntıları hatırlayamam) bir kitaptan aşağı yukarı elli tane dize kopyaladım. Bunlar "Achilles'in gazabı"ndan, "topuk iltihabı"ndan ve başka bir şeylerden bahsediyordu. Hatırladığım kadarıyla yine kör bir adam tarafından yazılmış olan dördüncü bir kitaptan bir iki sayfa seçtim. Bunlarda "doludan" ve "kutsal ışıktan"[5] bahsediliyordu.[6] Gerçi kör bir adamın ışık hakkında yazması abestir, ama yine de dizeleri kendi çaplarında iyi sayılırdı.
Bu şiirlerin birer kopyasını çıkardıktan sonra hepsinin altına "Oppodeldoc" (bu ismin çok hoş bir tınısı var) imzasını attım. Sonra bunları birer zarfın içine koyup, hemen yayımlanmalarını ve teliflerinin ödenmesini talep eden birer notla birlikte belli başlı dört dergiye postaladım. Ancak bu iyi tasarlanmış plan başarısızlığa uğradı (oysa başarılı olsa, daha sonra büyük eziyetler çekmekten kurtulacaktım.) Böylece bazı editörlerin faka basmayacağını anlamış oldum. Yeni doğan umutlarıma (transandantalistlerin şehrinde dedikleri gibi) coup-de-grâce[7] (Fransızların dediği gibi) inmişti.
O dergilerin her biri, "Sizden Gelenler" köşesinde Bay "Oppodeldoc"u rezil etti. "Hum-Drum" ona şöyle saldırdı:
"'Oppodeldoc' (her kimse) bize 'Ugolino' adını verdiği bir kaçıkla ilgili uzun bir tirat göndermiş. Ugolino'nun bir sürü çocuğu var. Hepsi de kırbaçlanmalı ve yemek yedirilmeden yatağa gönderilmesi gereken veletler. Bu tirat yavan ve sıkıcı. 'Oppodel-doc'un (her kimse) hayal gücü sıfır. Oysa acizane fikrimize göre hayal gücü ŞİİRİN salt ruhu değil, yüreğidir de. 'Oppodeldoc' (her kimse) yazdığı saçmalıkları 'hemen yayımlamamızı ve telifini ödememizi' talep etme küstahlığında bulunmuş. Biz böyle şeyleri ne yayımlarız, ne de onlar için para veririz. Ancak çiziktirdiği tüm saçmalıkları 'Rowdy-Dow'da, 'Lollipop'da ya da 'Goosetherumfoodle'da kolayca yayımlatabilir, şüphesiz."
Bence zavallı "Oppodeldoc"a biraz haksızlık ediliyordu. Ama en kötüsü "şiir" sözcüğünün büyük harfle yazılmasıydı. O dört seçkin harfte ne büyük bir öfke gizlidir!
Ama "Rowdy-Dow" da "Oppodeldoc"u aynı şiddetle cezalandırmıştı. Şöyle yazıyordu:
"'Oppodeldoc' (her kimse) diye birinden son derece tuhaf ve küstahça bir mektup aldık. Bu ismi seçmekle aynı adı taşıyan yüce Roma imparatoruna saygısızlık etmiş. 'Oppodeldoc'un (her kimse) mektubundan bir de son derece iğrenç ve anlamsız, değersiz bir şiir çıktı. 'Tann'nın meleklerinden ve papazlardan' bahsediyor. Böyle saçmalıkları ancak Nat Lee ya da 'Oppodeldoc' yazabilirdi herhalde. Üstelik bu berbat şiir için 'hemen ödeme yapmamız' talep ediliyor. Hayır, efendim —hayır! Biz böyle şeylere para vermeyiz. 'Hum-Drum'a, 'Lollipop'a ya da 'Goosetherumfoodle'a gidin. O süreli yayınlar, onlara gönderebileceğiniz her türlü edebi süprüntüyü şüphesiz yayımlayacaktır. Hattâ teliflerini ödemeyi bile vaat edecektir."
Zavallı "Oppodeldoc"a gerçekten haksızlık ediliyordu. Ama asıl saldırı "Hum-Drum"a, "Lollipop"a ve "Goosetherumfoodle"a yapılmıştı. Onlara "süreli yayınlar" -hem de italik harflerle- denmişti. Bu içlerine oturmuş olmalıydı.
"Lollipop"un saldırısı da en az diğerleri kadar vahşiceydi (...)
Eski kitaplarla yaptığım deneyden iki sonuç çıkarmıştım: Birincisi, "dürüstlük en iyi yaklaşımdı"; ikincisi ise, Bay Dante ile o iki kör adamdan ve bütün o eski yazarlardan daha iyi yazamasam bile, en azından onlardan daha kötü yazamayacağım kesindi. Bu yüzden cesaretlendim ve "tamamen özgün" (tıpkı dergi kapaklarında yazdığı gibi) bir şeyler yazmaya karar verdim. Bu uğurda çalışmaktan kaçınmayacaktım. Yine kendime "Gad-Fly" editörünün "Bob Yağı" üstüne yazdığı o muhteşem dizeleri örnek aldım ve o yüce tema üstüne bir methiye düzmeye karar verdim. Diğeriyle boy ölçüşecek bir şiir olacaktı bu.
İlk mısrada zorlanmadım. Şöyleydi:
Bir methiye yazmak "Bob Yağı" üstüne
Ancak uyak sözlüğünden 'üstüne' ile kafiye yapan tüm sözcükleri dikkatlice arayıp çıkardıktan sonra, devam etmemin olanaksız olduğunu gördüm. Sonunda
babamdan yardım istedim ve saatlerce derin derin düşündükten sonra şiiri şu şekilde kurduk:
Bir methiye yazmak "Bob Yağı" üstüne
Amma zor işmiş be.
(İmza) SNOB
Evet, bu şiir pek uzun sayılmazdı. Ama Edinburgh Review'da dedikleri gibi, edebi bir eserin değerinin uzunluğuyla hiçbir ilişkisi olmadığını "öğrenecektim". Quarterly ise "uzun çabalardan" sürekli bahseder durur, ama bunun mantığını anlamak mümkün değildir. Bu yüzden yarattığım ilk eserden memnundum. Şimdi bütün mesele bunu nerede yayımlatacağımdaydı. Babam onu "Gad-Fly"a göndermemi önerdi -ama ben iki sebepten dolayı bundan çekiniyordum. Editörün kıskanmasından korkuyordum -ayrıca özgün yazılara para ödemediğini de öğrenmiştim. Bu yüzden, epey düşündükten sonra, şiirimi daha kaliteli bir dergi olan "Lollipop"a göndermeye karar verdim. Bunu yaptıktan sonra sonucu merakla, ama teslimiyet içinde beklemeye başladım.
Derginin bir sonraki sayısında şiirimin baş köşede yayımlanmış olduğunu gururla gördüm. Altına da şu önemli sözler, italikle ve köşeli parantez içinde yazılmıştı:
[Okuyucularımızın dikkatini "Bob Yağı" üstüne yazılmış bu mükemmel dizelere çekmek istiyoruz- Ne kadar yüce ve dokunaklı olduklarını söylememize gerek yok herhalde: -Okurken ağlamamak imkansız. Yine aynı yüce tema üstüne "Gad-Fly" editörünün yazdığı saçmalıklardan içi bulanmış olanlar bu iki şiiri karşılaştırmalıdır.
NOT. "Snob"un bir mahlas olduğu belli. Bu gizemli şairin gerçek kimliğini merak ediyoruz. Kendisi bizimle şahsen görüşmek ister mi acaba?"]
Bütün bunlar hakkımdı tabii, ama yine de itiraf etmeliyim ki, beklediğimden daha fazlaydı: -Bunu ülkem ve insanlık adına utanarak söylüyorum. Ama yine de hiç vakit kaybetmeden "Lollipop"un editörüyle görüşmeye gittim. Şansım vardı. O beyefendiyi evinde buldum. Beni büyük bir saygıyla selamladı. Bana hayran olduğu belliydi ama, çok genç ve deneyimsiz göründüğümden olacak, biraz da babacan ve tepeden bakar bir hali vardı. Beni içeri davet ettikten sonra hemen şiirimden bahsetmeye başladı: -Ama alçakgönüllü olduğumdan bana yaptığı binlerce övgüyü burada yazmayacağım. Ama Bay Crab[8] (editörün adı buydu) öyle boşa övgü yağdıran biri değildi kesinlikle. Şiirimi büyük bir tarafsızlık ve beceriyle inceledi - arada birkaç küçük kusura dikkatimi çekmeyi de ihmal etmedi - bu yüzden nazarımda iyice yükseldi. "Gad-Fly"ı ise yerden yere vurdu tabii. Bay Crab'in o berbat dergi hakkında yaptığı titiz eleştirilerden ve korkunç saldırılardan payımı almak istemezdim. O zamana kadar "Gad-Fly'ın editörünü insanüstü bir varlık olarak görmüştüm hep. Ama Bay Crab gerçeği görmemi sağladı. O Sineğin (Bay C. rakibinden böyle bahsederek onunla alay ediyordu) gerçek kişisel ve yazınsal yüzünü gösterdi. Sinek hak etmediği bir başarı elde etmişti. Berbat şeyler yazmıştı. Kötü bir gazeteciydi ve soytarının tekiydi. Alçağın biriydi. Yazdığı bir trajediyle bütün ülkeyi güldürmüş, bir komediyle bütün dünyayı ağlatmıştı. Üstelik kendisi (Bay Crab) üstüne bir hiciv yazma cüretinde bulunmuş ve ona "eşek" diyecek kadar küstahlaşmıştı. Bay Crab, Bay Fly hakkındaki düşüncelerimi yazıya dökmek istersem "Lollipop"un sayfalarının emrime amade olduğunu söyledi. Bu arada, Fly dergisinin "Bob Yağı" üstüne rakip bir şiir yazdığım için bana saldıracağı kesindi. Bu yüzden kendisi (Bay Crab) özel ve kişisel çıkarlarımı koruma işini üstlenecekti. Eğer hemen adam olmazsam bu kendisinin (Bay Crab'in) suçu olmayacaktı.
Bay Crab susup soluklanınca (son söylediklerinin tek kelimesini anlamamıştım) çekinerek konuşmaya başladım. "Lollipop"un kapağında şöyle bir yazı vardı: "Yayımlamayı kabul ettiğimiz bütün yapıtlar için büyük paralar ödemekte ısrar ediyoruz: -Çoğunlukla tek bir kısa şiire verdiğimiz para bile 'Hum-Drum', 'Rowdy-Dow' ve 'Goosetherumfoodle'm toplam yıllık maliyetinden fazladır." Bu yüzden ben de şiirimin bedelinin ödenmesini beklediğime dair bir şeyler söyledim.
Bay Crab "bedel" sözcüğünü duyunca önce gözlerini, sonra da ağzını ardına kadar açtı. Böylece son derece kızgın ve vaklamak üzere olan yaşlı bir ördeğe benzedi; -ben sözümü bitirene kadar da öylece kaldı (arada sırada da müthiş bir şaşkınlığa kapılmışçasına ellerini sıkıca alnına bastırıyordu).
Sonunda sözümü bitirince koltuğuna çöktü. Sanki eli ayağı tutmaz olmuştu. Kolları iki yanından sarkıyordu. Ama ağzı hâlâ bir ördeğinki gibi açıktı. Ben bu tavrı karşısında şaşırmış ve kaygılanmıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sonra birden ayağa fırlayıp çan ipine doğru koştu. Ama tam ipi çekecekken fikrini (her ne idiyse) değiştirdi ve bir masanın altına daldı. Dışarı çıktığında elinde bir sopa vardı. Tam bunu havaya kaldırırken (niyeti neydi bilemiyorum) birden yüzüne sevecen bir gülümseme yayıldı ve sakinleşip tekrar koltuğuna oturdu.
"Bay Bob," dedi (yukarı çıkmadan önce kartvizitimi göndermiştim), "Bay Bob, sanırım siz çok genç bir adamsınız?"
Bunu doğruladım. Henüz on beşimde bile olmadığımı ekledim.
"Ah!" diye karşılık verdi. "Çok güzel! Şimdi anlıyorum - tamam, daha fazla konuşmayın! Bedel konusunda söylediklerinizde haklısınız: Aslında fazlasıyla haklısınız. Ama - ah - ah - dergimiz ilk yapıtlar - dediğim gibi, ilk yapıtlar için asla para ödemez. Anlıyorsunuz, değil mi? Aslında böyle durumlarda genellikle para alırız" [Bay Crab bu son kelimeleri söylerken sırıttı.] "Genellikle ilk yapıtların yayımlanması için -özellikle de söz konusu olan bir şiirse- bize para verilir. Ayrıca Bay Bob, dergimiz bir ilke olarak Fransa'da dediğimiz şekliyle asla argent comptant (nakit) ödeme yapmaz: - Eminim anlıyorsunuz. Yazı yayımlandıktan birkaç ay sonra - belki bir iki yıl sonra - dokuz ay içinde ödeme yapmayı garanti ederiz - işlerimiz sonraki altı ay boyunca 'yolunda' giderse tabii. Bay Bob, umarım bu açıklamadan tatmin olmuşsunuzdur." Bay Crab'in gözlerinde yaşlar belirmişti.
Böylesine mühim ve duyarlı bir insanı istemeden de olsa üzmek canımı sıkmıştı. Hemen özür diledim ve söylediği her şeyi kabul ettiğimi, ayrıca durumunun ne kadar hassas olduğunu da anladığımı belirttim. Bunları uygun bir dille söyledikten sonra yanından ayrıldım.
Çok kısa bir süre sonra bir sabah "uyandığımda artık ünlüydüm". Şöhretimin büyüklüğünü anlamak için o gün çıkan başyazılara bakmak yeterli olur. Bu yazılarda "Lollipop"un şiirimin yayımlandığı sayısından bahsediliyordu. Son derece açık seçik ve anlaşılır yazılardı. Yalnız her birinin sonunda "15 Eyl - 1 k." gibi tuhaf bir cümle vardı ki, buna anlam veremedim.
Son derece dirayetli bir gazete olan ve edebi konulardaki saygınlığıyla tanınan "Owl"da şunlar yazılıydı:
"LOLLIPOP! Bu mükemmel derginin Ekim sayısı öncekilerden de iyi. Artık bundan iyisi can sağlığı. Tipografisi ve kağıdı öyle güzel - resimleri öyle bol ve kusursuz - ayrıca içindeki okuyucu eserlerinin edebi değeri öyle yüksek ki - Lollipop'u ağır aksak giden rakipleriyle karşılaştırmak Hyperion'u bir Satirle karşılaştırmaya benziyor. Evet, 'Hum-Drum', 'Rowdy-Dow' ve 'Goosetherumfoodle' palavra sıkmakta daha iyi olabilirler, ama 'Lollipop' diğer açılardan rakip tanımıyor! Bu saygın mecmuanın maliyeti yüksek olsa gerek. Masraflarını nasıl karşılayabildiklerini anlayamıyoruz. Evet, her sayısı 100.000 satıyor ve abonelerinin sayısı da geçen ay dörtte bir arttı: Ama öte yandan yayımladıkları eserlere sürekli inanılmaz telifler ödüyorlar. Bay Slyass'in 'Domuzlar' üstüne yazdığı eşsiz makale için tam otuz yedi buçuk sent aldığı söyleniyor. Editörü BAY CRAB iken ve SNOB ile Slyass gibilerinin eserlerini yayımlarken, 'Lollipop'un başarısız olması imkansız. Hemen abone olun. 15. Eyl - 1 k."
İtiraf etmeliyim ki, "Owl" gibi saygın bir gazetede çıkan bu yazı koltuklarımı kabartmıştı. İsmimin -daha doğrusu nom de guerreimin - yüce Slyass'inkinden önce yazılması ise beni çok sevindirmişti, her ne kadar bunu hak ettiğimi bilsem de.
Sonra "Toad"da çıkan yazıyı okudum. Dürüstlüğü ve bağımsızlığıyla tanınan -dalkavukluk yapmayan ve akşam yemeği partileri düzenleyenlerin kulu kölesi olmayan bir gazeteydi bu:
"Lollipop'un Ekim salısı hem görsel, hem de edebi içeriği açısından piyasadaki diğer dergilerden çok daha üstün. Evet, 'Hum-Drum', 'Rowdy-Dow' ve 'Goosetherumfoodle'ın palavra sıkmakta daha iyi olduklarını kabul ediyoruz, ama 'Lollipop' diğer açılardan rakip tanımıyor. Bu saygın derginin maliyeti yüksek olsa gerek. Masraflarını nasıl karşılayabildiklerini anlayamıyoruz. Evet, her sayısı 200.000 satıyor ve abonelerinin sayısı da son on beş günde üçte bir arttı: Ama öte yandan yayımladıkları eserlere her ay akla hayale sığmaz telifler ödüyorlar. Bay Mumblethumb'ın son eseri 'Çamur Havuzunda Monodi' için tam elli sent aldığını öğrendik.
"Derginin bu sayısına özgün eserleriyle katkıda bulunanlar arasında (tanınmış editör BAY CRAB’in yanı sıra) SNOB, Slyass ve Mumblethumb'ı da görüyoruz. Bizce editörünkiler dışında dergideki en değerli eser ise gerçek bir mücevher: 'Snob'un 'Bob Yağı’ üstüne yazdığı şiir. Ama okuyucularımız bu benzersiz bijounun ismine bakıp da, onu adı kibar insanları rahatsız edecek kadar çirkin olan bir başka, zavallı şahsın yazdığı saçma sapan şiirle karıştırmasınlar. 'Bob Yağı Üstüne' yazılan bu yeni şiir, herkesin 'Snob'un kimliğini merak etmesine yol açtı —ne de olsa bunun bir mahlas olduğuna şüphe yok. Neyse ki, biz bu sorunun yanıtına sahibiz. 'Snob' bu şehirde yaşayan Bay Thingum Bob'ın nom-de-plumeudur. Kendisi meşhur Bay Thingum'un (ismini ondan almıştır) akrabasıdır. Ayrıca eyaletin en saygın sülaleleriyle de kan bağı vardır. Babası Bay Thomas Bob, Smug'da yaşayan zengin bir tüccardır. 15 Eyl - 1 k."
Bu övgü dolu yazı beni çok etkilemişti -özellikle de "Toad" gibi tarafsız bir gazetede yayımlandığından. Sineğin "Bob Yağı”nı "saçma sapan" olarak tanımlanmasını ise son derece dokunaklı ve yerinde buluyordum. Ancak benim şiirime "mücevher" ve "bijou" denmesi biraz yetersiz geldi. Bu tanımlar yeterince etkileyici değildi. Yeterince prononcés (Fransa'da dediğimiz gibi) değildi.
"Toad"u okumayı yeni bitirmiştim ki, bir arkadaşım elime "Mole"un son sayısını tutuşturdu. Bu gazete olayların derinine inmesi ve editörlerinin açık, dürüst, kaliteli yazılarıyla ünlüydü. “Mole"da "Lollipop"tan şöyle bahsediliyordu:
"'Lollipop'un Ekim sayısı yeni elimize geçti. Şunu itiraf etmeliyiz ki, daha önce hiçbir derginin nüshası bizi bu kadar tatmin etmemişti. Size de tavsiye ediyoruz. 'Hum-Drum', 'Rowdy-Dow' ve 'Goosetherumfoodle' örnek almalılar. Evet, boşa böbürlenmekte bu dergilerin üstüne yok, ama 'Lollipop' diğer açılardan rakip tanımıyor! Bu saygın derginin maliyeti yüksek olsa gerek. Masraflarını nasıl karşılayabildiklerini anlayamıyoruz. Evet, her sayısı 300.000 satıyor ve abonelerinin sayısı da son bir haftada yarı yarıya arttı: Ama öte yandan yayımladıkları eserlere her ay şaşılacak kadar yüksek telifler ödüyorlar. Bay Fatquack'in bir aileyi anlatan son kısa romanı 'Bulaşık Bezi' için tam altmış iki buçuk sent aldığını öğrendik.
"Elimizdeki sayıya katkıda bulunanlar arasında BAY CRAB (tanınmış editör), SNOB, Mumblethumb, Fatquack ve diğerleri yer alıyor, ama editörün eşsiz yazılarından sonra, bizce en iyi eser 'Snob' mahlasını kullanan bir şairin kaleminden dökülen, elmas gibi değerli şiirdir. Yıldızı yeni parlayan bu şairin nom de guerresinin bir gün 'Boz'u gölgede bırakacağına inanıyoruz. 'SNOB'un bu şehirde yaşayan zengin bir tüccarın, Bay Thomas Bob'ın tek varisi ve saygın Bay Thingum'un yakın akrabası olan Bay TH1NGUM BOB olduğunu öğrendik. Bay B.'nin takdire layık şiiri 'Bob Yağı' adını taşıyor -bizce bu biraz talihsiz bir başlık, çünkü berbat bir gazeteci olan zavallı bir serseri aynı konuyu ele alan saçma sapan bir şiir yazıp bütün şehri tiksindirmişti. Ancak neyse ki, bu iki şiiri birbiriyle karıştırmak olanaksız. 15 Eyl - 1 k."
"Mole" gibi açık görüşlü bir gazetenin şiirimi beğenmesi ruhumu hazza boğmuştu. Tek bir itirazım vardı: "Zavallı serseri" yerine "iğrenç ve zavallı, alçak, haydut ve serseri" dense daha iyi olurdu bence. Daha zarif olurdu. Ayrıca "elmas gibi" tanımının da, "Bob Yağı"mn mükemmelliğine hayran kaldığı belli olan "Mole"un fikirlerini ifade etmeye yetecek şiddette olmadığı kesindi.
Bay Crab benden gücümü kanıtlamak için "Gad-Fly"ın editörünün işini hemen, olabildiğince sivri bir dille bitirmemi istedi. Bunu hemen yaptım, ilk "Bob Yağı" üstüne bir eleştiri yazısı yazdım. Bu yazı "Lollipop"un otuz altı sayfasını kapladı. Aslında Thomas Hawk rolünü oynamak benim için şiir yazmaktan çok daha kolay oldu. Çünkü tamamen sistematik hareket ettiğimden, bu yüzden işin üstesinden gelmekte zorlanmadım. Yöntemim şuydu: "Lord Brougham'ın Konuşmaları", "Cobbett'in Tüm Eserleri", "Yeni Argo Sözlüğü", "Haddini Bildirme Sanatı", "Küfür Dersleri" (büyük boy basım) ve "Lewis G. Clarke'ın Dil Üstüne Yazıları" adlı kitapları indirimli fiyattan (ucuza) satın aldım. Bu eserleri bir kaşağı ile ince ince doğradıktan sonra parçaları bir eleğe koydum. Edepli sayılabilecek her şeyi (sayıları çok azdı) böylece elekten geçirdikten sonra geri kalan sert sözleri büyük bir teneke biberliğin içine koydum. Bunun yan taraflarında büyük delikler vardı. Böylece bir cümleyi fiziksel zarar vermeden çekip çıkarabilirdim. Karışım artık kullanılmaya hazırdı. Thomas Hawk rolünü oynama vakti geldiğinde, bir büyük boy yazı kağıdına kaz yumurtası akı sürdüm. Sonra bunu da kitaplar gibi ince ince kestim -ama bu kez her sözcük okunabilsin diye daha dikkatliydim- ve bu parçaları da biberliğin içine, diğer parçaların yanına attım. Kapağını kapadıktan sonra biberliği iyice salladım. Böylece kağıt parçaları yumurtalı deli külahı kumaşına yapıştı. Sonuç mükemmeldi. Büyüleyiciydi. Aslında bu basit yöntemin sonucu hakkında yazılan övgüler emsalsizdi. Bütün dünya hayran kalmıştı. Başlarda biraz çekingendim -acemilikten dolayı-, bu yüzden yazının genelindeki bir tutarsızlık, bir acayiplik (Fransa'da dediğimiz gibi) beni biraz huzursuz etmişti. Birbirine uymayan (Anglo-Saksoncada dediğimiz gibi) sözcükler vardı. Çoğu tutarsızdı. Hattâ bazıları ters yazılmıştı. En kötüsü de bu ters yazılma meselesiydi zaten. Nerede ortaya çıksa cümleleri berbat ediyordu: -Bunlardan sadece Bay Lewis Clarke'ın paragrafları etkilenmemişti, çünkü öyle güçlü ve sağlamdılar ki, herhangi bir konum değişikliğinden etkilenmiyorlardı. Tepetaklak da dursalar hallerinden oldukça memnun görünüyorlardı.
"Bob Yağı" şiiri üstüne yazdığım eleştiriden sonra "Gad-Fly'ın editörüne ne olduğunu bilmiyorum. Herhalde ağlaya ağlaya ölmüştür. Şurası kesin ki, hemen ortadan kayboldu ve bir daha da onu gören olmadı.
Bu meseleyi gereğince hallettikten ve intikam meleklerini tatmin ettikten sonra, artık Bay Crab'in epey gözüne girmiştim. Beni "Lollipop"ta, yazar Thomas Hawk olarak işe aldı. Her ne kadar henüz para veremese de, tavsiyelerinden faydalanmama izin veriyordu.
"Thingum'cuğum," dedi bana bir akşam yemekten sonra, "kabiliyetini takdir ediyor ve seni öz evladım gibi seviyorum. Varisim olacaksın. Ölünce 'Lollipop'u sana bırakacağım. Bu arada seni adam edeceğim -kesinlikle adam edeceğim- öğütlerimi hep dinlersen tabii. Yapman gereken ilk iş o ihtiyar domuzdan kurtulmak."
"Domuzdan mı?" dedim. "Hangi domuzdan? Aper (Latincede dediğimiz gibi) mi? - Kim? - Nerede?"
"Babandan bahsediyorum," dedi.
"Kesinlikle," diye karşılık verdim. "Domuzun tekidir."
"Zengin olacaksın Thingum," diye devam etti Bay Crab. "Baban ise boynuna geçirilmiş bir değirmen taşı. Ondan hemen kurtulmalıyız." [Bıçağımı çıkardım.] "Ondan hemen kurtulmalıyız," diye devam etti, "sonsuza dek. Ayak altından çekilmeli -çekilmeli. Ama düşünüyorum da, onu tekmelesen ya da sopayla dövsen ya da bir şekilde pataklasan daha iyi olacak."
"Şuna ne dersiniz?" diye bir öneride bulundum alçakgönüllülükle. "Önce tekmelesem, sonra sopayla dövsem, en sonunda da burnunu kıvırsam?"
Bay Crab bana birkaç saniye düşünceli düşünceli baktı. Sonra yanıt verdi:
"Bence bu çok iyi bir fikir, Bob - gerçekten çok iyi bir fikir - yani bir yere kadar - ama berberlerden kurtulmak çok zordur. Bu yüzden bence Thomas Bob'a bu saydığın şeyleri yaptıktan sonra, yumruklarınla da iki gözünü iyice morartsan, seni bir daha eğlence yerlerinde görmesini önlemiş olursun. Bundan sonra artık daha fazla bir şey yapabileceğini sanmıyorum. Ama onu sokaklarda biraz tekmeledikten sonra polise teslim edebilirsin. Ertesi sabah da sana saldırdığına yemin edip davacı olabilirsin."
Bana bakın! — Öyle çok çalıştım öyle çok didindim - öyle çok yazdım ki! Ey tanrılar söyleyin, yazmadım mı? Gevşemek nedir bilmedim. Gündüzleri masamda çalıştım, geceleri sabaha kadar okudum. Sarardım soldum. Beni görmeliydiniz -gerçekten görmeliydiniz. Sağa yaslandım. Sola yaslandım. Öne eğildim. Arkaya yaslandım. Dimdik oturdum. Téte baissée (Kickapooların dediği gibi) oturdum ve başımı ak sayfalara eğdim. Ve bu arada sürekli - yazdım. İyi günde, kötü günde - yazdım. Açken, susuzken - yazdım. Gün ışığında, ay ışığında - yazdım. Ne yazdığımı söylemeye gerek yok. Tarz! - Önemli olan buydu. Bunu Fatquack'ten öğrendim ve işte size bir örneğini sunuyorum.
1844
Bütün Hikayeleri, Edgar Allan Poe, çev. Dost Körpe, İthaki y., 4. bas. 2007, ss. 611- 627
[1] Thingumbob: Şeyi dalga, zımbırtı.
[2] Yaratıcı ilham ruhu.
[3] Dante’nin Cehennem’inin meşhur bir bölümündeki karakter.
[4] Hamlet’te, babasının hayaletini gören Hamlet “Tanrı’nın melekleri ve papazları, koruyun bizi! / Sen iyi bir ruh musun, yoksa lanetlenmiş bir cin mi?” der.
[5] Milton’ın Yitik Cennet’inin üçüncü kitabının başından. Homeros da Milton da kördü.
[6] Poe burada bir çiftanlamlılıktan faydalanıyor. “Hail” sözcüğü hem “dolu”, hem de “selam” anlamına gelir. Yani “Hail, Holy Light” cümlesinin çevirisi “Selam sana, kutsal ışık”tır. Ama “hail”, öyküdeki karakterler tarafından “dolu” olarak anlaşılıyor. -Çn.
[7] Ölüm darbesi.
[8] Kusur bulan.
BİR DİLBİLGİSİNİN POLİTİK OLARAK NASIL GÜDÜMLENDİRİLDİĞİ HAKKINDA
3/7/2007 · Kategori: mogol elmaslari
AFRİKA DİLBİLGİSİ / ROLAND BARTHES
Afrika işlerinin resmi dili, kestirebileceğiniz gibi, tümüyle belitseldir. Yani hiçbir iletişim değeri yoktur, korkutmaca değeri vardır yalnızca. Bir yazı’dır öyleyse, yani kurallarla olgular arasında bir rastlaşım yaratmak ve alaylı gerçeğe soylu bir aktörenin güvencesini sağlamakla görevli bir dildir. Genel olarak, her şeyden önce bir izge gibi işler, yani burada sözcüklerin ya içeriklerle hiç bağıntısı yoktur, ya da bu bağıntı bir karşıtlık bağıntısıdır. “Kozmetik” diye adlandırabileceğimiz bir yazıdır bu, çünkü olguları bir dil gürültüsüyle ya da, isterseniz, dilin yeterli göstergesiyle örtmeyi amaçlar. Burada bir sözcüğün bir dilbilgisinin politik olarak nasıl güdümlendirildiğini kısaca göstermek istiyorum.
SÜRÜ (yasadışı kişiler, asiler ya da kamu hukuku yargılıları sürüsü). – Belitsel dilin en iyi örneğidir bu. Sözcük dağarcığının değerden düşmesi burada kesin bir biçimde savaş durumunu yadsımaya yarar, bu da kendisine seslenilen kişi kavramını yok etmeyi sağlar. “Yasadışı kişilerle tartışılmaz.” Böylece dilin törelleşmesi barış sorununu söz dağarcığını saymaca bir değişimine atmayı sağlar.
“Sürü” Fransız olduğu zaman, topluluk adı altında yüceltilir.
PARÇALANMA (amansız, acı). – Bu terim Tarih’in bir sorumsuzluğu düşüncesine geçerlilik kaznadırmaya yarar. Burada, savaş durumu sanki uzlaşmazlık (giderilebilir) bir kötülük değil de özünden Kötülük’müş gibi soylu tragedya giysisi altında gözden saklanır. Sömürgecilik, mutsuzluğu daha iyi oturtmak için benimseyen bir yakınma aylası içinde buharlaşır, gömülüp gider.
Örnek: “Cumhuriyet hükümeti Fas’a acı çektiren amansız parçalanmalara son vermek için elinden gelen her çabayı harcamaya karar.” (M. Coty’nin Ben Arafa’ya mektubu.)
“…Fas halkı kendi istemine karşın acılı bir biçimde bölünmüştür…” (Ben Arafa’nın demeci.)
ONURUNU KIRMAK. – Bilindiği gibi, budunbilimde, hiç değilse Claude Lévi-Strauss’un çok zengin varsayımına göre, mana bir tür cebirsel simgedir (bizim şey ya da dalga sözcüğümüz gibi), görevi de “kendi başına anlamdan yoksun bulunan, dolayısıyla her türlü anlamı üstlenebilen ve tek işlevi gösterenle gösterilen arasındaki açıklığı doldurmak olan belirsiz bir anlamlama değeri”ni yansıtmaktır. Onur da tam anlamıyla bizim mana’mızdır, söylenemeyen ve bir tabu gibi kutsallaştırılan bütün bir anlamlar koleksiyonunun konulduğu boş bir yer gibidir. Bu durumda, onur, şey ya da dalga’nın soylu, yani büyülü karşılığıdır.
Örnek: “Onların bu insanları Fransa’da kendi temsilcileri olarak görülebilecekleri sanısına yol açmak Müslüman halkların onurunu kırmak olur. Fransa’nın da onurunu kırmak olur.” (İçişleri Bakanlığı bildirisi.)
YAZGI. – Tarih’in bir kez daha özgürlüğünü göstermesiyle, sömürgeleştirilmiş halkların koşullarının özlenmezliğini yadsımaya başladıkları bir anda, kenter sözlüğü Yazgı sözcüğünü daha da fazla kullanır oldu. Onur gibi yazgı da en uğursuz sömürgecilik gerekirciliklerinin edeple içinde toplandığı bir mana. Yazgı, kenter sınıfı için, Tarih’in şey ya da dalga’sı.
Doğallıkla, Yazgı ancak bağlı bir biçimde var olur. Cezayir’in Fransa’ya boyun eğmesine yol açan şey askeri fetih değildir, Tanrı’nın gerçekleştirdiği bir bağlaşımdır, iki yazgıyı birleştirivermiştir. Tam da gizlenmesi olanaksız bir gümbürtüyle bozulduğu anda, bağıntının bozulmaz olduğu bildirilmektedir.
Örnek: “Bize gelince, biz yazgısı yazgımıza bağlı olan halklara, gönüllü birlşemede gerçek bir bağımsızlık vermek düşüncesindeyiz.” (M. Pinay, Birleşmiş Milletler’deki konuşma.)
TANRI.- Fransız hükümetinin yüceltilmiş biçim.
Örnek: “… Ulu Tanrı en yüce görevi bize verince…” (Ben Arafa’nın demeci.)
“… Her zaman göstermiş olduğu büyük özveri ve yüce onurla… Majesteleri Ulu Varlık’ın buyruklarına böyle uymak istiyorlar…” (M. Coty’nin hükümetçe görevden uzaklaştırılan Ben Arafa’ya mektubu.)
SAVAŞ.- Amaç nesneyi yadsımaktır. Bunun için, iki yol kullanılır: ya adı elden geldiğince az anılır (en sık kullanılan yöntem budur), ya da olguya tam karşıtının anlamı verilir (kenter dilinin neredeyse tüm aldatmacalarının temelinde bulunan, daha kurnaz bir yöntem). O zaman savaş, barış anlamında, barışlandırma da savaş anlamında kullanılır.
Örnek: “Savaş barışlandırma önlemlerine engel değildir.” (General de Monsabert.) Yani şükürler olsun ki, (resmi) barış (gerçek) savaşı önlememektedir.
GÖREV.- Bu da üçüncü mana sözcüktür. Her şeyi koyabilirsiniz içine: okulları, elektriği, Coca-Cola’yı, polis eylemlerini, taramaları, ölüm cezalarını, toplama kamplarını, özgürlüğü, uygarlığı ve Fransız “varlığını”.
Örnek: “Oysa, bilirsiniz ki, Fransa’nın Afrika’da yalnız kendisinin gerçekleştirebileceği bir görevi vardır.” (M. Pinay, BM konuşması.)
POLİTİKA.- Politikaya dar bir alan bırakılır. Bir yanda Fransa vardır, öbür yanda politika. Kuzey Afrika işleri, Fransa’yla ilgili oldukları zaman, politika alanına girmez. İşler ciddileştiği zaman, Politika’yı bırakıp Millet’e geliyormuş gibi yapalım. Sağdaki kişilere göre, Politika Sol’dur: kendileriyse, Fransa.
Örnek: “Fransız topluluğunu ve Fransanın erdemlerini savunmak politika yapmak değildir.” (General Tricon-Dunois.)
Karşıt anlamda ve bilinç sözcüğüyle birleştirilmiş biçimiyle (bilinç politikası) politika sözcüğü örtmeceli bir nitelik kazanır; o zaman, yaşamda tinsel gerçek duygusu, bir hristiyanın gönül rahatlığıyla Afrika’yı “barışlandırma”ya gitmesini sağlayan incelik eğilimi oluverir.
Örnek: “…Benzer bir durumda kalmamak (bir insan düzenine ters düşmek) için Afrika’ya giden bir orduda askerlik yapmayı önceden yadsımak gibi soyut bir Tolstoy’culuk bilinç politikasıyla bağdaşmaz, çünkü hiçbir düzeyde bir politika değildir.” (
HALK.- Kenter sözlüğünün gözde sözcüklerindendir. Fazla kaba, öte yandan “gerçeklikten yoksun” olan sınıflar’a karşı panzehir görevi yapar. Halk, bireyleri kenter tapınağına ancak siyasal açıdan bilinçsiz bir yaşam düzeyinde girebilen, yansız, edilgen bir toplama sokarak topluluk ve azınlıkların çoğulluğunu politikadan soyutlamakla görevlidir. (Bkz. Kullanıcılar ve sokaktaki adamlar.) Terim genellikle çoğuluyla soylulaştırılır: Müslüman halklar; bu da, Fransa doğası gereği, farklı ve çok olanı yönetimi altında bir araya getirdiğinden, anayurdun birliğiyle sömürgelerin çoğulluğu arasında bir olgunluk farkını esinlemekten geri kalmaz.
Yerici bir yargıda bulunmak zorunlu olduğu zaman (savaş bazı bazı bu gibi sertlikleri zorunlu kılar), halk öğelere bölünür. Öğeler genellikle ya bağnaz ya kandırılmıştır. (Çünkü insanı sömürge koşulundan kurtulma isteğine olsa olsa bağnazlık ya da bilinçsizlik yöneltir, değil mi ya?)
Örnek: “Kimi durumlarda asilere katılmış olabilecek halk öğeleri…” (İçişleri Bakanlığı bildirisi.)
TOPLUMSAL.- Toplumsal her zaman ekonomik’le eşleştirilir. Bu ikili hep aynı biçimde bir kandırmaca olarak görev yapar, yani hep baskı işlemlerini haber verir ya da doğrular; öyle ki, bu işlemlerle aynı anlama geldiği söylenebilir. Toplumsal özellikle okullardır (Fransa’nın uygarlaştırıcı görevi, yavaş yavaş olgunlaştırılan Deniz-Ötesi halklarının eğitimi); ekonomik de Afrika’yı bölünmez biçimde anayurda bağlayan her zaman açık ve karşılıklı çıkarlar’dır. Bu ilerici terimler, bir kez uygun biçimde boşaltıldıktan sonra, büyülü uyaklar biçiminde kullanılabilir.
Örnek: “Toplumsal ve ekonomik alan, toplumsal ve ekonomik yerleşimler.”
Burada birkaç küçük örneğini verdiğimiz tüm sözcük dağarcığında adların ağır basması, gerçeğin örtülmesi için zorunlu olan kavramların çok bol tüketilmesinden ileri geliyor kuşkusuz. Genel bir nitelik taşımasına ve çürümenin son kertesine ulaşmış olmasına karşın, bu dildeki aşınma eylemlerle adları aynı biçimde etkilemiyor: eylemi yok edip adı şişiriyor. Burada törel enflasyon ne nesnelerdedir, ne edimlerde, düşüncelerdedir, “kavramlar”dadır her zaman, toplanmaları da bir bildirişim alışkısından çok, donmuş bir izgenin gerekliliğine uyar. Resmi dilin izgeleştirilmesiyle adsallaştırılması bir arada gider böylece, çünkü, adlandırmanın ilk saptırma yöntemi olduğu ölçüde, söylen temelinden adsaldır.
Eyleme gelince, garip bir biçimde gizleniverir: temel eyleme gelince, yalnızca söylenin varlığını ve niteliğini belirtmeye yönelik, basit “koşaç” durumuna indirgendiği görülür (M.Pinay, BM’de: aldatıcı bir yumuşama olurdu… düşünülemez olurdu… Sözde bir bağımsızlık ne olurdu?... vb.). Eylem tam anlamsal konumuna güçlükle ve ancak gelecek düzleminde, söylenin yalancı çıkarma tehlikesinin iyice azaldığı uzaklıkta erişir. (Bir Fas hükümeti oluşturulacak…reformları tartışmaya çağrılacak…; Fransa’nın özgür bir birlik kurmak amacıyla giriştiği çaba …, vb.)
Sunuluşunda ad çok genel olarak çok iyi iki dilbilgicinin, terim kesinliğinden de, alay duygusundan da yoksun olmayan Damourette ve Pichon’un bilinirlik tabanı diye adlandırdıkları şeyi gerektirir, bu da adın tözünün bize hep bilinen bir şeymiş gibi sunulmasıdır. Söylenin oluşumunun tam ortasındayızdır burada: Fransa’nın görevi, Fas halkının parçalanması ya da Cezayir’in yazgısı dilbilgisel açıdan birer öngerçek gibi verildiği için, söylemsel olarak ona karşı çıkamayız. (Fransa’nın görevi; ama durun, ısrar etmeyin, çok iyi bilirsiniz ki…) Bilinirlik doğallaştırmanın ilk biçimidir.
Kimi çoğullardaki (halklar) sıradan abartmaya daha önce dokunmuştum. Bu abartmanın güdülen amaca göre yükseltilip alçaltıldığını da eklemek gerekir: halklar, esinlikli bir biçimde, barışçıl olarak boyunduruk altına alınmış kalabalıkları sezdirir; ama ilkel uluşçuluklar’dan söz edildiği zaman, çoğul (düşman) ulusçuluk kavramını ufak boyda bir birlikler dizisine indirgeyerek daha da bayağılaştırmayı amaçlar. Zamanından önce Afrika işleri uzmanı olan iki dilbilgicimiz bunu da önceden görmüş, kitlesel çoğulla sayısal çoğulu birbirinden ayırmıştır: birinci anlatımda, çoğul bir kitle düşüncesini destekler, ikincisindeyse, bir bölünme düşüncesini çıtlatır. Böylece dilbilgisi söyleni yönlendirir: çoğullarına değişik törel görevler verir.
Sıfata (ya da belirteçe) gelince, çoğu kez tuhaf biçimde çift anlamlı bir işlevi vardır: bir kaygıdan, kullanılan adların, bilinen niteliklerine karşın, tümüyle gizlenemeyen bir aşınmaya uğradıkları duygusundan kaynaklanır gibi görünür; bunları yeniden güçlendirme gereği de buradan doğar: bağımsızlık gerçek, istekler geçerli, yazgılar ayrılmaz biçimde birbirine bağlanmış olur. Sıfat burada adı eski düş kırıklığından arıtmayı, onu yeni, arı, inanılır biçimde sunmayı amaçlar. Eylemler gibi sıfat da söyleme bir gelecek değeri verir. Geçmiş ve şimdiki zaman adların, düşünün kanıtı gereksiz kaldığı büyük kavramların (Görev, Bağımsızlık, Dostluk, İşbirliği, vb.) işidir: edim ve yüklemse, yadsınmaz olabilmek için gerçekdışının herhangi bir biçiminin, erekliliğin, verilmiş sözün ya da andın ardına sığınmak zorundadır.
Yazık ki, bu yeniden canlandırma sıfatları neredeyse daha kullanılır kullanılmaz yıpratıverir, böylece söylenin enflasyonunu en kesin biçimde sıfatın yeniden ortaya sürülmesi belirtir. Sözbilimin kofluğunu sezmek için gerçek, geçerli, ayrılmaz ya da ortak sıfatlarını görmek yeter. Çünkü, eşlik ettikleri adın tözünü kipsel bir biçim altında geliştirdikleri için özsel diye adlandırabileceğimiz bu sıfatlar hiçbir şeyi değiştirmez: bağımsızlık ancak bağımsız, dostluk ancak dostça, işbirliği ancak ortak olabilir. Bu kötü sıfatlar, çabalarının yetersizliğiyle, dilin son sağlığını ortaya koyarlar burada. Resmi sözbilim gerçeğin üstüne yığılan örtüleri ne denli çoğaltırsa çoğaltsın, bir an gelir, sözcükler direnmeye başlar, söylenin altından yalanın ya da gerçeğin seçeneğini ortaya çıkarmaya zorlarlar: bağısmzılık ya vardır, ya yoktur, hiçliğe varlığın niteliklerini vermeye çabalayan tüm sıfat resimler de açıkça suçluluğun imzasıdır.
(Çağdaş Söylenler içinde)
BİR TUTKU OLARAK HAYATTA KALMA / ELIAS CANETTI
15/6/2007 · Kategori: mogol elmaslari
Bir tür hazza denk düşen, hayatta kalmaktan duyulan tatmin, tehlikeli ve doyurulamaz bir tutku halini alabilir. Bu tutku kendi kendini besler. Hayatta kalanın karşılaştığı ölü yığınları ne kadar büyükse ve onlarla ne kadar sık karşılaşırsa, onlara duyduğu gereksinim de o kadar ısrarcı olur. Askerlerin ve kahramanların kariyerleri, sonunda tedavi edilemez hale gelen bir tür tiryakiliğin geliştiği izlenimi uyandırır. Bunun bildik açıklaması şöyledir: Büyük insanlar ancak tehlikedeyken soluk alabilirler; onlar için tehlikesiz bir varoluş tatsız ve tekdüzedir; barışçıl bir hayattan hiçbir tat almazlar. Tehlikenin çekiciliği azımsanmamalıdır, ama böylesi insanların serüvenlerine tek başlarına çıkmadıklarını unutma eğilimi gösteririz. Onlarla birlikte olup tehlikeye yenik düşen başkaları vardır ve bu da onlara, gerçekten ihtiyaçları olan ve artık onsuz edemeyecekleri, sürekli tekrarlanan hayatta kalma hazzını sağlar.
İçin için kemiren bu ihtiyacı tatmin etmek için her zaman insanın kendisini tehlikeye maruz bırakması gerekmez. Hiçbir insan yeterince çok sayıda insan öldüremez. Oysa savaş meydanında, aynı şekilde davranan binlercesi vardır ve biri onların komutanıysa, onların hareketlerini denetliyorsa, savaş onun kararıyla başlamışsa, o zaman o insan, savaşın sonucu olan ölü bedenleri sahiplenebilir; çünkü onlardan sorumludur. Savaş alanındaki komutanın unvanını gururla taşıması boşuna değildir. O emir verir; adamlarını düşmanın üstüne, ölüme gönderir. Zafer kazanırsa, savaş alanında gerek kendisi adına gerekse kendisine karşı savaşmış olan bütün ölüler onun olur. Ölenlerin tersine, zaferden zafere koşarak hayatta kalır. İstediği de budur; zaferin sonraki kutlamaları, zafer üzerindeki kuşkuları ortadan kaldırır. Kazandığı zaferlerin önemi ölülerin sayısıyla ölçülür. Düşman, doğru düzgün bir savaş olmaksızın teslim olmuşsa ve yalnızca birkaç ölü varsa, zafer gülünçleşir. Düşman kendisini cesurca savunmuşsa, zafer zor kazanılmışsa ve pek çok hayata mal olmuşsa, muhteşemdir.
“Sezar, diğer bütün komutanlardan daha çok savaşa katılmış ve daha çok sayıda düşman öldürmüş olduğundan onlardan üstündür. Çünkü, on yıl kadar bile sürmeyen Galya Seferi boyunca Sezar 800’den fazla şehri ele geçirmiş, 300 halka boyun eğdirmiş ve çeşitli zamanlarda, bir milyonunu fiili savaş sırasında öldürdüğü, bir milyonunu da tutsak aldığı üç milyon insanla savaşmıştı.”
Bu, insanlığın yetiştirdiği en insancıl adamlardan biri olan ve bu nedenle de savaş düşkünü ya da kana susamış olarak saldırılamayacak birinin, Plutark’ın fikridir. Bunu göz önüne almak ve yapılan hesabın kesinliği üzerinde düşünmek gerek. Sezar bir milyonunu öldürüp, bir milyonunu da tutsak aldığı üç milyon kişiyle savaşmıştır. Gerek Moğollar gerekse daha sonraki Moğol olmayan komutanlar bu sayıları aşmıştır, ama olup biten her şeyin yalnızca komutana atfedilmesindeki naiflik nedeniyle bu yargı önemlidir: Ele geçirilen şehirler, boyun eğdirilen halklar, savaşılan ve tutsak alınan milyonlarca düşman, bunların hepsi Sezar’a aittir. Ama naif olan Plutark değil, tarihtir. Firavunlar savaşlarını anlattıklarından beri bu gibi kaygılar adet olmuştur ve bugüne kadar da hemen hemen hiç değişmemiştir.
Sezar talihliydi, bütün düşmanları ölürken o hayatta kaldı. Kazananın kendi kayıplarını sayması, o koşullarda görgüsüzlük olarak görülürdü. Sezar’ın durumunda ise bu sayılar öldürülen düşmanlarınkiyle karşılaştırıldığında çok fazla değildi. Gene de Sezar binlerce müttefiki ve Romalı ölürken, hayatta kaldı. Bu anlamda tamamen başarısız sayılmazdı.
Gurur veren bu bilançolar kuşaktan kuşağa aktarılır ve her kuşak, insan kardeşleri büyük kitleler halinde ölürken hayatta kalma tutkusuna çıldırasıya hayran olduğu potansiyel savaşçı kahramanlara sahiptir. Tarih, onların amacını, daha onlar başarıya ulaşmadan haklı çıkarmıştır. Bu türden hayatta kalmada en yetenekli olanlar, tarihteki en büyük ve en emin yeri alırlar. Onların şöhreti sonuç olarak, galibiyet ve mağlubiyetten çok kurbanlarının devasa sayısına dayanır. Hiç kimse Napolyon’un Moskova’dan çekilirken gerçekte neler hissettiğini bilmez.
(Kitle ve İktidar’dan, ayrıntı y. Çev. Gülşat Aygen)
GEÇMİŞE BİR TAŞ ATIMI UZAKLIKTA...
1/6/2007 · Kategori: mogol elmaslari
"Şu Edebiyat-ı Cedide muharrirleri, o kendi yollarını hiç bırakmasalar daha iyi ederler. O yol dardı, bozuktu, yabancı falandı ama karanlık değildi. Hiç olmazsa lavanta ve pudra kokardı. Bu yol kâh Boğazın serin sularına çıkar, kâh bahar gülleriyle örtülü bir köşkün kapısına giderdi. Fakat şimdi, fakat Bir Hikâye-i Sevda gibi şeylerde bu yol eskisinden beter hurdahaş… Bu yolda en fena çocuk sesleri, pis kedi yavrularının gürültüleriyle karışık çıkıyor, ihtiyar bacıların komikten ziyade tatsız sesleri dişsiz kadınların peltek sözleriyle bir duyuluyor. Eski yolun o lavanta kokusu nerde?.. Bu yolu millî ve mahallî görünsün diye hacı miskiyle kokutmak istemişler, fakat aksine sarmısak kokuyor. Bu yol vakıa bizimdir ve bir şah-rah olabilir. Fakat bu muharrirler ona, şarkkâri eşyaya bakan lövantenler gibi şaşarak, gülerek bakıyorlar. Zahirde bu bakışın Eyüp mezarlıkları karşısında ölümü düşünen Loti’nin nazarından farkı yoktur. Fakat biri yabancı olmakla beraber en asil bir gözdür. Öbürü ise… Öbürü insan yavrusunu kedi eniği ile karıştıracak kadar şaşı bir bakıştır."
Fevzi Lütfi [Karaosmanoğlu] (günümüz Türkçesine aktaran T. Erdoğan)
ŞAİRİN İŞLERİNDEN BİRİ DE
2/4/2007 · Kategori: mogol elmaslari
"İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca’nın değil, on Dağlarca’nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü... Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz."
Fazıl Hüsnü Dağlarca
