MURAT ÜSTÜBAL / HAYRİYE ÜNAL - ARZUDAN ÖTEKİYE EPİK
3/11/2009 · Kategori: hayriye unal mevzubahis
Hayriye Ünal, doksanlı yıllarda şiire başlayan bir şair. İlk kitabından (Saçları Vardır Aşkın) itibaren yaşam ve tarih ilişkisinde kurmuş şiirinin çatısını. Ünal şiirinde yaşam ve tarih, bir öğrenilmişliğin üzerinde ilişkilendiriliyor. Tarihini öğrenen yaşam ve yaşamını öğrenen tarih şeklinde açıklayabileceğimiz bir diyalektik örgü etrafında kurulan bu şiir epiğin temel özelliklerini içeriyor. Tarihini içselleştiriyormuş gibi göründüğü noktada, karşı çıkışını gerçekleştiriyor Ünal. Yaşamı ve tarihi yönlendiren mekanizmaları kurduğu uysallık tuzağıyla çözer çözmez, sert bir üslûpla ve nefesli bir söyleyişle eleştirmeye soyunuyor. Öyle ki, tarihî sembol ve kişilikler birdenbire bu şiirin silâhları olarak ortaya çıkıyor.
Göndergelerini tarihin ve yaşamın çakıştığı noktada kurup çatışmayı şiddetlendiriyor. Zaten, ilk kitabında bile bu bilinçli bir şekilde şiirlerinde yer alır: “Yaşamla tarihin ilişkisi yalındır / Biri ölmüş iki eski dost gibi” (Vakanüvisin Müsveddeleri). Yaşam ve tarih birbirleriyle iç içe geçen uzamlar oldukları kadar, aralarındaki gerilimin yarattığı fark insanın kendi uzamını yarattığı veya ürettiği alandır da aynı zamanda. Aynı şiirde: “Zamanın bilincidir tarih / Kamunun bilinçsizliği / Put yapımında bu çağa erişmedi hiçbir kavim / Ve kendine tapınmada ölüp gidenler” dizelerini görür görmez resmî tarihten kopuşunun put kırıcı bir unsur oluşunu algılamamız kolaylaşır. Şairin “göstergeler imparatorluğu”nun dışına kaçışının nedenselliği kendi kendine oluşur. Tarih, putlaştırıcı iktidarların tezgâhının aracı hâline gelmekle en başta bireye ve onun inanç dünyasına yabancılaşır. Kişisel ve minör tarihler değersiz ve anlamsızlaşır. Hayriye Ünal bir şair olarak tuzağın farkındadır; paradigmaların ve o paradigmaların aklının çağın ruhu adıyla kendini konuşlandırmasının altındaki boşluğu sezer ve bireysel çıkışını minör tarihini resmî tarihin içinde anlamlandırarak yapar. Tarihin büyük panosuna bakar ve elemanlarını oradan seçer; aslında bu tavır vakanüvisçinin tarihinin bir karşı çıkış yoluyla da olsa meşrulaştırılışının ifadesidir. Böylece, büyük tarih hiçbir zaman tam olarak reddedilmez; tersine, tarihin birey ve insan hakları açısından restorasyonu amaçlanır: “Değil mi ki insan / Sözcüğün tam anlamıyla insan olduğu yerde oynar.” İnsanın evrensel buyurganlığın içinde idamesi ezilenlerin üzerinden yeniden sorunsallaştırılır. Hayriye Ünal’ın insan üzerinden evrenselliği sorunsallaştırışı post modern bir tutum olarak görülebilir mi sorusu, Lyotard bağlamında anlamlı bir yanıta muhatap olabilir. Aslında sorunsallaştırılan evrensel olanın buyuran tarafı daha çok. Yani Lyotard terminolojisinden söylersek makro iktidarların paradigması altında ezilen kesimlerin ve mikro alanların sorunsallaşmasından bahsediyoruz. İşte Ünal, ezilenlerin mekaniği olarak bir tazyikte bulunuyor globale ve onun tüm yüzlerine. Bunu yaparken doğanın kudretine sığınmayı tercih ediyor, bu tercih muhtemelen bir güven sorununun ifadesi. Doğanın kendisine ve onun en ilişkisiz ve kendinden elemanlarına duyulan güvenin yerini hiçbir kurgusal eleman dolduramıyor sanki. Bu anlamda, modern dünyanın araç ve akılsallığı tartışmaya açılıyor ki bu da bir şiiri post modern bir mecrada görmemiz için yeterli ipuçlarını verir bize. Fakat hiçbir yapıt, post modern benzeri tanımlamaların cenderesinde tanımlanamaz ve temellendirilemez tıpkı epik kavramıyla tanımlamanın kâfi gelmeyeceği gibi. Ünal şiirinde öyle genel konulardan girişler yapıyor ki şiirinin böylesine özelleşmiş ve kozmopolit bir mecraya “sürükleneceğini” tahmin etmekte zorlanıyor alımlayıcı. Bu nokta şiirin cazibe oluşturan taraflarından sadece biri elbette. Genel bir aşktan bahsederken birdenbire kendinizi bedenlenmiş bir aşkın çekim alanında buluyorsunuz. Bu anlamıyla Ünal şiiri kesinlikle modern bir izlekten güç alıyor. Yani, aslında muğlâk ve soyutlanmış bir kavramsal durumdan diyalektik ve somut ölçütlere dönüşmüş bir duruma geçiş modern bir yordamın sonucudur.
Ayrıca, arzu ve güç arasındaki ilişki nesneleşmeyi denedikçe karşısındaki iktidar alanlarıyla çarpışıyor ve şiir içi gerilim artıyor diyebiliriz. Ama Ünal iktidarın kaynakları konusunda oldukça donanımlı hareket ediyor. İktidarın kaynağını mistik bir zemine dayamayı hiç düşünmüyor belki; ama doğrudan doğruya ataerkilliğe ve sömürü odaklarına atıfta bulunuyor elbette insan nefsinin (arzusunun) maddileşme zaafını es geçmeden. Nefsin iktidar talebini mistik olmayan politik bir zeminde tartışması onu modern algının sınırlarına çekiyor gibi görünse de modern ve aşkın olan’a somut güçlü tepki verişiyle modern’i tam da kaynağından vuruyor. Aslında yine de şunu söylemek gerekir: Ataerkillik mevzusundaki çıkışı moderniteden çok feodallikle ilgili görünüyor kimi kez. Yani, yerinde bir tespitle ataerkilliğin modern’in değil, feodal’in iktidarı olduğunu; fakat en nihayetinde modern’in feodalin boşalttığı alanı doldururken ataerkilliğin dizgelerinden olduğu gibi yararlandığını da görüyor şair. Kadın meselelerinde yaptığı çıkış bu anlamda sınıfsal değil, insanidir. Âdemin Kızlarından Biri (2003) kitabındaki “Kemoterapi” şiiri sorunsalını genel anlamda en belirgin kıldığı şiirlerden biri: “Toprağa sahip olmak / Çimentoya, kirece, tuğlaya / Demire, gümüşe ve altına / Bakıra, plâtine ve elmasa / Ataya, kadına, çocuğa.” Ayrıca, feodallik konusunda yaptığımız saptama bu şiirin içinde açıkça ifade ediliyor zaten: “Feodal yosma diye çağırdılar bir gün FE-O-DAL.” Doksanlarda genç bir kız olarak acısını çektiği ruh hâli iki binlerde daha güçlü, bilinçli ve sert bir karşı çıkışın yolunu açar: ‘Geldim doksanlardan naifçe iki bine’ derken bile analiz yapan bir edadadır. Erkek egemen kültürün köklü iktidarı karşısında bocalayışını bir imtihan olarak algılar; yükümlülüğünün gereğini sertleşerek verir. Öyle ki, neredeyse hiçbir kadın şairin yeltenmediği ölçüde sert ve girift bir dille isyanını gerçekleştirir.
Bu isyanın dilsel kökleri yine ataerkil kaynaklara dayanır ve bunun farkındadır Ünal: “Hey sözleriyle zihnimi çelen / Geniş omuzlu erk / ek / Erkini kutsuyorum.” Bir kurban ritüelindeymişçesine sunar kendini, ezikliğini dilinde taşıyan bir edanın kurbanıdır artık o. Dilinde taşıdığı eziklik hiddete dönüşür ve ataerkil düşünce döngüsünün içinde kalışının çaresizliğini, “ümit bayat bir tat bırakmaya başlamıştır” diyerek hafifletemeyecektir; çünkü kurbanın İbrahim’i kayıptır artık. Muğlâklaşan İbrahim sembolü şairi bir muhatap arayışına iter. Zira bir kurban olarak İshak nefret edilen olma duygusunun altında ezilir, nefret eden İbrahim’dir belki; ama bunu ondan isteyen kimdir? Yani eyleyenin eyleyeninin muğlâklığı yazgısaldır. Bu yazgıyı öteledikçe eyleyenin simulakrları çıkar karşısına (ama aslâ gerçekliğin kendisi değil) ve simulakrlarla giriştiği kör döğüş bir oyalanmadır, muhatabın evrensel gerçekliğin soyutunda sökün eder gibi yaptığı bir kurmaca. Fakat İbrahim’in fiilî eylemi, yani kurban edişi bir gerçektir, simulakrın kendisi bir gerçekliğe karşılık gelmez; onun yerine eyleminin doğurduğu sonuç bir gerçekliğe tekabül eder, eyleminin kaynağı ise yazgısaldır. İşte şair, kurban edilen olarak eylemin kaynağına yönelik bir taarruza geçemez, bir yazgı olarak isyan eder sadece. Eylemin simulakrlarının doğurduğu sonuçları bir bir yok etmeye soyunur. Simulakrların nesnesi ataerkillik ve kapitalizmin görüngüleridir, putları yıkacak olan şairin edası ve eylemidir. Bu anlamda, Ünal’ın mücadelesi en az Don Kişot kadar dışsaldır! Kaldı ki: “Arkaik ve ilkeldir her gün görev bellediğim alnımı / yere koyuşlar kavmime göre / Diz kırıp oturmalar kavmime göre / El açıp yüze sürmeler kavmime göre” dediğinde dışsal ideolojik-dinsel bir eleştiri geliştirir; öze yönelik eleştirisi dışarıdan içeriye doğrudur. Oysa yazgıya yönelecek eleştiri içten dışa ve dıştan içe döngülenen mistik bir hassasiyeti kapsadığı ölçüde anlamlıdır. Ünal şiiri böyle bir mistifikasyonu içermediği gibi sosyo-politik göndergeler evrenini muhatap alarak zaten seçimini yapmıştır. Ünal’ın seçimi yazgıyı hedef almadığı için gerçekliğin iç dünyasını bile isteye ıskalar, onun görüngüleriyle mücadele eder. Ama en nihayetinde görüngülerin çeşitliliği ve kozmopolitliği baskısını şiirinde hissettirecektir öngörüsünde bulunmamız o kadar da saçma değil. Hatta bu baskıyı nötrlemek için çoksesli şiirini yazmaya koyulacaktır, bu dönem Ünal şiiri için mistikleşme yolunda önemli bir adım olabilir gerçeğin kendisini arama yolunda. Onca aşkın ve tikel hâlin getirdiği ağsal yük, belli bir yoğunluğa ulaştığında görüngülerin açıldığı ve her görüngünün kendi nüvesini boşalttığı anla ilişkiye geçer şair zihni ki artık kendi mistifikasyonunu öğrenilmiş mistik retorikten azade oluşturacaktır. Çoksesli şiir poetikası basamak basamak ilerleyen bir şiirle karşı karşıysak şiir içi bazı aşırılaştırmaların ve ötekiliğin sınırını ihlâl eden bazı yabancılaşma hamlelerinin atılması kaçınılmazdır ve her hamlede şiir içi unsurlar biraz daha giriftleşerek derinleşecektir. Bu derinleşme kendi metafiziğine kavuşan her kavram ve olgu kadar gerçektir. Fakat Ünal şiiri çoksesliliği kabul ederek bir kibirlilik hâlinin uzağında konuşlanmasıyla merkezkaçtan ivmelenecek cesarete sahip olduğunu göstermiştir; bu cesaret onun şiirinin güçlenmesinin yegâne dayanağıdır.
Aslında temel çelişki şudur: Bireyle evrensel arasında kutsallık çatışması vardır; iman eden için birey evrenselden daha kutsaldır. Ünal şiirinde ise bireysel olan kutsallığın metafiziğine nüfuz etmeyi reddedip evrensel olan’ın çekim alanında hayat bulur; ama bu hayat buluş evrensel karşıtlığı şeklinde konuşlanan bireyselin politikasıdır daha çok. Kendi bilinç alanının içinde kalan mikro kozmoslarla bilinç üstü makro iktidarlar arasında bir metafizik kutupsuzlaşma ortaya çıkar. Ama bu kutupsuzlaşma mutlağın çerçevesi içinde tezahür eder ki Ünal şiiri bu çerçevenin dışını ve bu çerçeve dışına kaçan metafiziği sorunsallaştırmaktan kaçınır kendi içsel deneyimini tartışmaya açmayı reddederek. Ünal şiirinin özelliği varoluşunun özünü değil, o varoluşun kendi dışıyla kurduğu bağı ve diğer varoluş biçimleriyle arasındaki ötekilik ilişkisini taşımasıdır.
Sonuç olarak, Ünal şiirinde söylenilmesi gereken günaha bata çıka giderek ötekiyle arasındaki sınırları belirsizleştirir yoksa ötekinin kendisini değil. Ötekini belirsizleştiren bir nihilist mistik hiç değildir yani. Yapıcı-mistiğin tam içeriden kendini belirsizleştirerek ötekiyle sınırlarını belirsizleştirmesini ise hiç denemez. O, daha çok Kierkegaard’ın dediği şekliyle “Günah, doğası gereği sezgiseldir” güdüsüyle şiirinin içinde günahı deneyimleyen ve kendini açan bir şair olarak ön plâna çıkar ki bu da kendi alışkanlıklarına batmış bir zümrenin, toplumun veya çağın unuttuklarını hatırlatması adına şairin üstüne aldığı bir vebaldir.
(…)
(“Doksanların Doğurgan Epiği” başlıklı yazıdan, Karagöz sayı 9, Ekim Kasım Aralık 2009)
0 yorum yazılmıştır