FLANEUR’DEN IRAZCA’YA MERKEZ-TAŞRA GÖRÜNÜMLERİ - NECİP TOSUN
2/4/2007 · Kategori: necip tosun yazilari
Yazarın yalnızca söyleme biçimi vardır. Bir dünya yaratmak zorundadır, hem de hiç’ten, tozdan kalkarak…
A. Robbe Grillet
Öykücüler eğer tozdan, hatta hiç’ten kalkarak bir dünya yaratacaklarsa, mekân onlar için çok daha büyük bir imkân sunmaktadır. Çünkü mekân, atmosfer yaratmada, bir tip, karakter oluşturmada öykücünün elindeki en önemli kozu, malzemesidir. Günümüzde, Modern öykünün geldiği yerle bu önem daha da arttı. Klâsik dönemde “olayların geçtiği yer” olarak değerlendirilen mekân günümüzde kahramanların ruh durumunu izah eden önemli bir araca dönüştü. Artık mekân, görüntüsel bir etkinin oluşturulmasında, okurda bir inanırlık duygusunun yaratılmasında etkin bir argüman olarak kullanılmaktadır.
Kuşkusuz mekânın önemi, öykücünün seçtiği anlatım tekniği ile yakından ilgilidir. Örneğin, anlatmaktan çok göstermeyi, daha doğrusu göstererek anlatmayı hedefleyen öykücüler için mekân kullanımı çok daha önemlidir. Bu anlatım tekniğinde yazar, öykülerinde peş peşe fotoğraflar, hareketli görüntüler ve tasvirler sıralar. Tıpkı bir slayt gösterisi gibi, bir film gibi, görüntüler akar. Kamera ve objektif; kahramanın, çevrenin ve mekânın üzerinde gider gelir. Çok fazla iç konuşma, diyalog yoktur. Bol bol resimler çizilir, fotoğraflar aktarılır. Daha çok yapılan eylem ve onun arkasındaki mekân resmedilir. Eğer bu kurgulama iyi yapılırsa, görüntüler iyi çizilirse, insanın yıllarca unutamayacağı etkili resimler çıkar ortaya. Böylece anlatım daha etkili ve vurucu bir hâle gelir.
Kahramanları ve olaylarıyla bir hikâyeyi bir yerden alıp bir başka yere götürün, elinizde apayrı bir öykünün olduğunu görürsünüz.
Eudora Welty
Öykünün geçtiği mekânı belirlemek aslında öykünün nasıl bir serüven izleyeceğini de tayin etmek demektir. Çünkü kişiler mekânın imkân verdiği çerçevede yaşarlar. Edip Cansever’in deyişiyle “insan yaşadığı yere benzer.” Öykü kişisi de çevreyle, iklimle, o çevrenin belirlediği toplumsal koşullarla yüz yüze gelir.
Mekân kimi kez anlatıma destek olan fiktif bir işlev de görebilir. Örneğin bir şehirde masmavi gökyüzü hiç gözükmüyor, evler çürüyorsa işler yolunda gitmeyecek demektir. Büyük şehrin kalabalığı, iç içe girmiş binalar, çürümüş eşyalar çizilirken aslında burada kahramanın ruh dünyası simgelenmeye çalışılır. Yani kahramanın ruh dünyası böyle kötü, karmaşık olmasaydı, güneş pırıl pırıl parlayacak, huzurlu sokaklar cıvıl cıvıl olacaktı.
Öte yandan fiziki atmosfer ile ruhi atmosfer arasındaki uyumda mekân kullanımı önemlidir. Bir bunalım ve intihar öyküsünün, dingin bir hayatın yaşandığı köy mekânına denk düşmeyeceği açıktır. Şehrin karmaşık hayatında bunalmak daha gerçekçi olacağından mekân da büyükşehir olmalıdır. Yani kahraman ruh durumuna uygun mekânlarla muhatap olacaktır.
Bu nedenle genel olarak bakıldığında mekânla tema arasındaki bir örtüşmüşlükten söz etmek mümkündür. Bu bağlamda büyükşehir mekân olarak seçildiğinde, kültürel çatışma, büyükşehrin bunalttığı modern insan, yalnızlaşma, yabancılaşma, barınma ve iş sorunu gibi temel konuların öykünün teması haline geldiğini görürüz. Kasaba mekân olarak seçildiğinde ise yoksulluk, kıstırılmışlık, doktor, öğretmen, hakim gibi bürokrat kesimin yaşantıları, köy mekân olarak seçildiğinde de teknolojik gerilik, maddi imkânsızlıklar, sömürü, doğayla mücadele gündeme gelir.
Eğer mekân seçimi, öykünün nasıl bir serüven izleyeceğini de belirliyorsa o zaman öykücünün önündeki soru şu: Hangi mekân? Onun da varacağı yer belli: Hangi edebiyat? Köy, kasaba, büyükşehir…
Sezai Karakoç, “Kasaba Edebiyatı” başlıklı yazısında, ülkemizde sanayileşmenin gerçekleşmediğini, nüfusun çoğunun büyükşehirlerde değil kasaba ve küçük şehirlerde yaşandığını, bu yüzden Türk edebiyatında da ağırlıklı merkezinin kasaba ve küçük şehirler edebiyatı olması gerektiğini ileri sürer. Köy insanını ve büyükşehir insanını anlatmanın edebiyatının genel niteliklerini yansıtmayacağını düşünür. Köy insanının henüz toplumun seri insanından sayılacak kadar gelişmediğini, büyükşehir edebiyatının ise, teknik ilerlemelerle elde edilen bir yaşayışa yapışık ve iyice şartlandırılmış olduğunu, bu yüzden bu iki sınıf edebiyatının, yani onları konu edinen, kaynak edilen edebiyatların şartlı edebiyat olduğunu belirtir. Oysa küçük şehir ve kasaba, insanı keşfetmek, hatta edebi anlamda icat etmek için ideal bir birimdir. Karakoç’a göre, kasaba, küçük şehir insanı artık kişileşmiştir.
1962’de yayımlanan bu yazı döneminin gerçeklerini tümüyle yansıtmaktadır. Bu dönemde ülke sanayileşememiş, nüfusunun büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşamaktadır. Dolayısıyla bu yargılar hem sosyolojik hem de edebi gerçeklerle bire bir örtüşmektedir. Ama günümüzde Karakoç’un görüşlerine gerekçe yaptığı durumların değiştiğini görmekteyiz. Çünkü büyükşehirlerin günümüzde aldığı hâl (varoşlar, kültürel çatışma), köy ve kasabaların halihazır konumu (nüfus, kültürel yapı vb.) hesaba katıldığında bu öngörünün zaman aşımına uğradığını söyleyebiliriz. Sezai Karakoç’un bu yorumunu döneminin baskın anlayışlarına (Marksist bakış açılarına, angaje edebiyata) karşı geliştirdiği bir tez olduğu anlaşılıyor. Yazının ağırlıklı çıkış noktası da budur. Karakoç, öncelikle büyükşehir insanlarının tümünü bu yaşama (modern) entegre olmuş, teknolojinin buyruğuna girmiş homojen bir kitle olarak kabul etmiştir. Oysa şimdi büyükşehirler bünyelerinde birçok kasaba barındırmaktadır. Ayrıca yaşanan teknolojik ve kültürel gelişmeler köy-kasaba-büyükşehir farklılığını süratle ortadan kaldırmış, yaşayış, anlayış olarak birbirlerine yaklaştırmıştır. Öte yandan nüfus yoğunluğu büyükşehirlerde artmıştır. Kısaca Karakoç’un “kasaba edebiyatı” önerisi, günümüzde dönemindeki kadar geçerli değildir.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Bu sorunun karşılığını bulamıyorum
içinden çıkılmaz bir olay, ama önemsiz
köylüleri öldürmesek de olur
hatta onların kalın suratlarını
görmezlikten gelebiliriz
İsmet Özel
Türk öykücülüğünde köy, tabiat olarak bozulmamışlığı, güzelliği, ama toplumsal hayat olarak da geri kalmışlığı ile çizilmiştir. Ancak daha çok ideolojik bir ilginin muhatabı olmuştur. Pek çok yazar köy ve köylüye sadece ideolojik doğrularını ispatlamak için yaklaşmış, köy ve köylüyü bir malzeme olarak eserlerinde “kullanmışlardır.” Belli bir dönemde angaje bir edebiyatın yansıması olan bu furya ile olay öylesine “tüketilmiştir” ki, daha sonra kimse kolay kolay köy temasına yaklaşamamıştır. Son yirmi yılda ise bu tema neredeyse tümüyle edebiyatımızdan çekilmiştir.
Köy ve köylüyü gündeme getiren üç önemli öykücü Refik Halit Karay, Sabahattin Ali ve Mustafa Kutlu’dur.
Refik Halit Karay, Anadolu’nun köy ve kasaba insanlarının özellikle marazi, olumsuz yanlarını anlatmıştır. Öykülerde hep mizahi bir yan aradığından onların erdemlerini değil zaaflarını dile getirmiştir. Eleştirel bakış hep ön planda olduğu için köylüyü, menfaatçi, saplantılı, boş inançlar sahibi, bağnaz, cinsellik düşkünü tipler olarak öyküleştirmiştir. Denilebilir ki o kasabayı/köyü İstanbul gözüyle görmüştür. Zaten bir söyleşisinde bunu doğrular: “Ben Anadolu’yu bir köylü olarak değil, varlıklı bir şehir delikanlısı olarak gördüm ve anlattım.” Ayrıca bu gözlemlerini İstanbullu okuru düşünerek yapmış, anlatacağı şeyleri onlara göre “seçmiştir.” İyi ve kötü ayrımını İstanbul’a göre ayarlamıştır: “Şu çıplak kuru memlekete varmak için neden bu kadar yollar aşılıp güçlükler çekildiğini insan bir türlü anlamazdı. Soğuk, barınılmaz bir kışı; dayanılmaz bir yazı vardı. (...) Kerpiç evleri, ağaçsız sokaklarıyla ne kadar zevksiz, yürek karartıcıydı. (...) Kadınlar ise taş gibi duygusuz, kütük kadar hareketsiz ve donukturlar. (...) Bol bol evlenmekten ve sık sık doğurmaktan başka ömürlerinin tadı, acısı yoktu. Kadınlarında ne oynaklık, erkeklerinde ne bir haşaralık. Kaçma, kaçırma gibi olaylara tek tük rastlanırdı; ahlaksızca olgular da binde bir görülürdü.” (Yatık Emine). Karay, kısaca, öykülerinde köy ve köylüyü, Anadolu’yu yaşatan güzel hasletleriyle değil, küçük yanlarıyla görmeyi yeğlemiştir.
Köyü öykülerine taşıyan bir başka öykücü de Sabahattin Ali’dir. Anadolu insanı Türk öykücülüğünde belki ilk kez ete kemiğe bürünüp tam bir gerçeklikle onun öykülerinde hayat bulmuştur. Öykülerinde Anadolu insanının yol, su, toprak, işsizlik, ağalık düzeni, bürokratik baskı, sağlık gibi sorunlarını bir bir ortaya koymuştur. Ama köy ve köylünün bu sorunlarını bir ideolog ve politikacı gibi değil, bir sanatçı gibi görmüş ve sanatın gerekleriyle öyküleştirmiştir. Elbette bu yaklaşımlarında kendi muhalif duruşunun sonucu olarak bir tarafta yer almış ama duracağı yeri çok iyi belirlemiş, bu yüzden de didaktikliğe düşmemiştir. Sonuçta ortaya inandırıcı ve etkileyici bir dünya çıkarmayı başarmıştır. Sabahattin Ali, “benim köyüm güzel köyüm” yaklaşımının tersine, öyküsünü, köyü yaşanacak yer olmaktan çıkaran dramlar, sorunlar üzerine kurmuştur. Köylülere, çağdaşı pek çok yazar gibi hizaya getirilmesi gereken, aydınlatılmaya muhtaç cahiller olarak değil, çözülmesi gereken sorunlarla etrafı kuşatılmış ve özellikle yönetim baskısıyla bir açmaza itilmiş insanlar olarak bakmıştır. Anadolu’yu anlatırken popülizmin tuzağına düşmemiş, köylüden yana olmakla birlikte, bu kıstırılmışlığından kurtuluşunun kendine bağlı olduğunu vurgulamıştır. Gözlediklerinin bir yansıması olarak çıplak gerçekliğe sonuna kadar bağlı kalmış, olayları, dramları, çelişkileri hafifletmeye kalkışmamıştır. Yaşananların en sert, en acımasız anlarını anlatmış, kahramanların mutluluk anlarından çok, acılı yanlarını anlatmayı benimsemiştir. Ama ilginçtir Sabahattin Ali’nin takipçileri onun büyük bir ustalık ve yetkinlikle işlediği bu temaları, çok daha sonra yağmalamış, bayağılaştırmışlardır (Makal, Baykurt, Apaydın, Yıldız).
Mustafa Kutlu da köy ve köylüyü yazdıklarına taşıyan öykücülerdendir. Kutlu, pek çok öyküsünde köy-kent ikilemini gündeme getirerek, yaşanan açmazların nedenlerini bu iki farklı bakış açısı üzerine oturtur. Çünkü köy (ya da kasaba) ile kent, iki ayrı hayat tarzını, zihniyeti, insanî görüş ve felsefeyi bünyesinde barındırır. Köy, tarımsal üretimi, tabiatla iç içe yaşamı, sıcak insanî ilişkileri, gelenek ve inançlara bağlılığı, kent ise bütün bunları dışlayan, insanlık ve fıtrat dışı bir hayatı temsil etmektedir. Bu nedenle Kutlu her zaman köyün/kasabanın yanında, kentin karşısında olmuştur.
Kutlu’nun köy tutkusunun arkasındaki ilk neden tabiat ve onunla uyum içindeki insandır. Kutlu, ikinci olarak köydeki samimi, saf ilişkileri, bozulmamışlığı, insanî ve fıtrî yaşamı gündeme getirir. Mutlu, sıcak aile yuvası konusuna vurgu yapar. Aile içi ilişkiler, akrabalık ilişkileri, insan sevgisi, sevinçte, tasada ortak hareket eden insanlar, kısaca köydeki toplumsal yaşam onu cezbeder. Kutlu, üçüncü olarak, köydeki insan, toprak, Allah üçgeninde, toprakla, doğayla hemhal olmuş insanı yüceltir. Toprağa bağlılık bir anlamda Allah’a bağlılık anlamına gelir. Onun öykülerinde köy “ruh”u, kent ise “madde”yi temsil etmektedir. Son olarak Kutlu, gelenek ve inançların ancak köyde korunabileceğini düşünür. Çünkü kent insanlara kötülüğü, iki yüzlülüğü, inanç dışı bir yaşamı dayatmaktadır.
Saat on ikilerde
Postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi
Durmadan bakar
Ki o mektuplar nereye giderse gitsin
Öylesine uzundur ki kasaba
Gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi
Gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak
Edip Cansever
Taşralılık kimine göre, dünyaya açılamama, kendi kendine yeterlilik ve karşı dünyadan habersiz, sınırlı, ufku dar bir hayatı tanımlarken, kimine göre de büyükşehrin pisliğine bulaşmamış, korunmuş, bozulmamış, özüne sadık bir kitleyi simgeler. Mustafa Kutlu kasabayı/taşrayı “Mavi Kuş”ta şöyle tarif eder: “Küçük ve sıcak. Yoksul ve samimi. İçedönük ve derin. (...) Taşranın ahengi bir yer altı nehri gibidir. Üstündekileri besler, büyütür ama gücünün sırrını açığa vurmaz. O sebeple zâhire değil bâtına bakmak lâzımdır” Tanıl Bora’ya göre ise taşra daha farklıdır: “Dar ufuklar, kahredici bir yeknesaklık, boğucu bir taassup, iletişim evreninin kısalığı, cemaatlere sıkışmış kısır bir kamu âlemi, yabancı olan her şeyi tuhaf bir bitkiymiş gibi algılayan yabani bir hal, vasatlığın hizaya sokucu egemenliği.”
Taşra, birbirine mahkum olan insanların yeridir. Burada çözülüp dağılan sonra yeniden birleşen dost ahbap ilişkileri yoktur. Bu insanlar seçeneksiz oldukları için birbirine yaslanırlar. Dahası birbirine yeterler ve ortak ilgiler bulmakta ustadırlar. Kahvehaneler, parklar, piknik yerleri, birahaneler zaman öldürülen yerlerdir. Çünkü taşrada en bol olan şey zamandır. Burası huzurlu, dingin, kendi kendine yeterli, aynı zamanda büyükşehir düşlerinin kurulduğu yerdir. Bütün bir hayatın burada geçirilemeyeceği bilinir.
Taşra pek çok kişi için ya geçici bir ikametgah ya da mecburi bir ikametgahtır. Bu yüzden zihinlerde hep “gitmek” fikri vardır. Nurdan Gürbilek’in yerinde deyişiyle burası “taşra sıkıntısı”nın yaşanacağı yerdir: “Taşra sıkıntısı, adını verelim buna, Taşra sözcüğüne yalnızca mekâna ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kastetmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle hayatları ifade etmek için… Ancak taşrada bulunmuşların, hayatlarının şu ya da bu aşamasında taşranın darlığını hissetmişlerin, hayatı bir taşra olarak yaşamışların, kendi içlerinde bir şeyin daraldığını, benliklerinin bir parçasının sapa ve güdük kaldığını, giderek bir taşradan ibaret kaldığını hissedenlerin anlayabileceği bir sıkıntı. … Taşranın ufku her zaman büyükşehirdir. Ona ufuk açan da, onu ufkun berisine kapatan da, taşra kılan da büyükşehirdir. Taşra içinde yaşayanlara o zaman dar gelmeye, içi boşalmış bir dış gibi gelmeye, onları o zaman boğmaya başlar.”
Taşra, öykücülüğümüzde tam da yukarıdaki tanımlara denk düşen bir fotoğrafla çizilmiştir. Yusuf Atılgan, Vüs’at O. Bener, Cemil Kavukçu kasaba odaklı öyküler yazan yazarlarımızdır.
Vüs’at O. Bener, Dost, Yaşamasız adlı öykü kitaplarında kasaba bungunluğunu anlatır. Kahramanımız, kasabada yalnızlık ve huzursuzluk çekmektedir. Okumuş, yazmış büyükşehir görmüş biridir ancak kasabada bulunmak zorundadır. Buranın boğucu havasından bunalmakta, varoluşsal sancılar çekmektedir. Kasaba bu varoluşsal sancılarını daha da derinleştirmektedir. Ancak kasabanın içki meclislerinde bu bunalımını yenebilmektedir. “Dost”ta ise kahramanımız nedensiz bir huzursuzluk yaşamaktadır. Bunu nasıl önleyeceğini de bilmemektedir: “Sıkıntı işte. Keşke eve gitseydim. Kitaplar. Yerin dibine batsın kitaplar. Ne öğrettiler bana! Sökebildiler mi içimdeki huzursuzluğu.” Kasabada insan unutmaya da unutulmaya alışmaktadır: “İnsan ölmekten değil, ölümden korkarmış. Daha doğrusu unutulmaktan. Yok olup gitmek kötü bir şey. Bu kasabada unutmaya da unutulmaya da alıştım; artık umursamıyorum” (“Korku”, s. 83). Kasabanın boğucu atmosferi bazen tasvirlerle simgelenir: “Talana uğramış gibi kasaba. Dükkânların kepenkleri kapalı. Kahveler adam almıyor” (Dost, s. 53). “İki yana kırışan ölü kıvrımlara atılı atılıvermiş evler. Bir kamyon hızla geçmesin, yıkılacaklarından korkarım. Her çatı oynar, her tavan akar” (Dost, s. 23). “Sis dağılgın, gözleri dolgun buğularla daha büyüyor. Büyüdü: boğdu, yılgın sokakları, bacaları, ıpıslak toprağı. Duvarlar kof gürültülerle içlerine yığılıyordu… Dağ yollarında homurtular kısıldı, karanlık koyuldu. Ova durgun, batık, sağır” (Dost, s. 163).
Kasaba ve orada yaşanan insanlık durumları Cemil Kavukçu’nun pek çok öyküsündeki temel çıkış noktasıdır. Yitirilmişliğin ve kimsesizliğin birbirine yaklaştırdığı/kenetlediği, giderek dost kıldığı kasaba insanları, birbirlerine sarılarak acılarını unutup, yaralarını sarmaya çalışırlar. Çünkü birbirlerini en iyi kendileri anlarlar. Kasabanın ürettiği bu acılar ancak kasabadan uzaklaşınca dinecek, bitecektir. Bu yüzden hep düşler kurar, kasabadan onları alıp uzaklara götürecek gemiler beklerler. Gemiye kaçak binip tüm dünyayı dolaşmak, bu kıstırılmışlıklarını yenmek isterler. Kanarya Adaları, Kazablanka, Dakar, Kalahari Çölü.. Ama hiçbiri bu yolculuğa çıkamaz. Kasaba onların dostluklarını çoğaltır ama hiçbir yarın vaadetmez. Kavukçu, kasabanın bu dost sıcaklığını övmekle birlikte buradaki yaşanmazlığı da vurgular. O kasabayı belli bir süre bulunup sonra da terk edilmesi gereken bir yer olarak görür. Çünkü kasabayı terk edemeyenlerin sonu hüsrandır. Bu anlamda kasaba hem onları yaşatan, can veren hem de yollarını tıkayan, yok eden, kaçamadıkları bir mekân fonksiyonu üstlenmiştir. Bu insanların pek çoğunun sonu bu kasabada yenilmek, bir kez daha yenilmek ve yok olmaktır. Ancak kasabadan kaçabilenler kendini kurtarır.
-âh Ankara bol ışıklı ama akşamları erken ölen kent
cesetler yatan mozaikli betonlar arasında
Hayriye Ünal
Büyük şehrin modern insana hediye ettiği klişe “kalabalıklar içinde yalnızlık”tır. İnsanları bir araya getirip (metro, sinema, apartman, otel, vbg.) sonra da hiç konuşturmadan birbirlerini izlemeleri olgusudur. Benjamin, Simmel’den aktarır: “İşitmeden gören kişi… görmeden işitene oranla çok daha büyük tedirgindir. Büyük şehre özgü bir şey var burada. Büyükşehirlerde insanlar arasındaki ilişkinin ayırt edici özelliği, gözün kulağa oranla çok daha fazla önem kazanmasıdır. Bunun temel nedeni, kamu ulaşım araçlarıdır. On dokuzuncu yüzyılda otobüslerin, trenlerin, tramvayların gelişmesinden önce insanlar uzun dakikalar, hatta saatler boyunca tek bir kelime etmeden karşılıklı birbirlerine bakma durumunda kalmamışlardı.”
Walter Benjamin, yüzyılın başında, Flâneur yaklaşımıyla, daha sonra edebiyatı bütünüyle kuşatacak olan “aylak adam” ve “kentte bir yalnız” klişesini bütün bir açıklığıyla ortaya koymuştur. Benjamin henüz günümüz çağdaş gelişmelerine şahit olmamıştı ama yüzyılın başında büyük kent ve oradaki yalnız adam çatışmasının sanat edebiyatta belirleyici bir tema olacağını sezmişti. Pasajlar’da Baudelaire’in şiirlerinden yola çıkan Benjamin, Paris’i özne olarak işliyordu. Kökeninden kopmuş, kendi geldiği sınıfın değil kalabalığın içinde, yani büyükşehirde evinde hisseden Flâneur’e, pasajlar, kendisini evinde hissedeceği bir mekân sunar. Benjamin bu yazılarında sadece büyük kent insanının yaşayacağı olayları, duyguları ve durumları incelikle ortaya koymuştur. Aşk da bunlardan biridir. “Meçhul bir kadın, yüzünde siyah peçesiyle, kalabalığın içerisinde sessiz ve bir gölge gibi süzülüp giderken şairin gözüne çarpar. Sonenin anlatmak istediği, tek bir cümlede toplanmıştır: Kent insanı, kalabalıkta yalnızca bir hasmını, kendisine düşman bir öğeyi görmekten çok uzaktır; tersine, büyük kent insanını büyüleyen görüntü, asıl bu kalabalıktan kaynaklanır. Büyük kent insanının duyduğu haz, bir ilk bakışta aşk değil, bir son bakışta aşktır. Bu, sonsuza kadar bir veda ediştir ve şiirde büyülenme, anıyla kesişir. (…) Bu dizeler büyük kentte yaşamın aşkta bıraktığı izi gözler önüne sermektedir.”
Benjamin’den sonra mekân-insan ilişkisini fark eden en önemli yazarlardan biri de Kafka olmuştur. Kent insanının kıstırılmışlığını, yalnızlığını ve çıkmazını mekân tasviri kullanılarak anlatmak onunla parlak bir düzeye ulaşmıştır. Daha sonra özellikle Yeni Romancıların elinde mekân-tasvir kullanımı çok daha ileri bir noktaya ulaşmıştır.
Türk öykücülüğünde bir mekân olarak büyükşehir, Flâneur’ün bakış açısından çizilmiştir. (Benzer görüşler için bakınız: Ömer Ayhan, Panel; Kent-Kültür-Öykü İmge Öyküler, Sayı 3, Haziran Temmuz 2005.)
Sait Faik’in kahramanları da Benjamin’in sözünü ettiği Flâneur’den başkası değildir.
Flâneur’un izlerini Demir Özlü’de de görmek olasıdır. Onun öykülerinde özne çoğunlukla büyükşehir mekânlarıdır. (Özellikle Avrupa kentleri: Paris, Berlin, Amsterdam, Stockholm) Tıpkı Ramazan Dikmen gibi o da sanki önce mekânları belirlemekte sonra onlara öyküler kurgulamaktadır. Öykülerde şehrin kalabalık ve karmaşası ile bunalan, arayan bireyin iç sıkıntısı birbirine denk düşer. Aslında kahramanlar bilinmek değil yitip gitmek istemektedir. Ne aradıklarını bilmedikleri için de bu yolculuk hiç bitmez. Öze, memlekete dönüş de (İstanbul, Ödemiş) hiç mümkün değildir. Çünkü orası özlenen bir yer değildir. Özgür kadınlar, boğuntulu sokaklar, ışıl ışıl kahveler onu hep burada, Batıdaki kentlerde tutmaktadır. Kanalları, kuleleri, havaalanları, kahveleri, kiliseleri, anıtları, sokakları, barları, metroları öyküsünün tam göbeğine yerleştirir. Kentleri sokak sokak, cadde cadde, kahvehane kahvehane, birahane birahane anlatır. Öykülerin tamamına yakınında mekân ya bir kahve ya da birahanedir. Kahramanımız şehrin sokaklarını dolaşıp buraya gelir. Buralarda aşk, cinsellik, edebiyat üzerine konuşulur. Varoluş problemleri tartışılır. Tam bu arada devreye bir kadın girer. Ama kahramanımız bundan da mutsuz olur. Şehri dolaşırken öykü biter.
Orhan Kemal ise sokağın öykücüsüdür. Şehrin mutsuz, yoksul, çaresiz insanlarını öyküsüne taşır. Öykülerinde, evlerine ekmek getirmek için çırpınan işsiz babaları, bir çay parasına, bir sigaraya muhtaç yoksulları, işsizlikten fahişeliğe sürüklenen küçük kızları, işsizlikten korktukları için fazla çalışmaya, az paraya ve sıhhatsiz yiyeceklere razı olan işçileri, ailenin yoksulluğu yüzünden ne okuyabilen ne de mutlu olabilen çocukları, bulundukları ekonomik ortamdan sıçrama yapıp artist olmak isteyen genç kızları, işsiz, güçsüz hayatta hiçbir tutamağı kalmamış delikanlıları, zenginleşmek için her yolu mubah gören üç kâğıtçıları, sömürücü patronları, çocuklarına ekmek alabilmek için fuhşa sürüklenen acılı anneleri, işinden kovulan memurları, işçileri, yoksulluktan doktora gidemeyen hastaları, çocuğuna para veremeyince müşterisini dolandırmaya kalkan arzuhalcileri kısaca hep yoksul, bir kenara itilmiş kimsesizleri yazmıştır. Orhan Kemal, büyük şehrin “dışında” kalmış insanlarını ve mekânlarını öyküsüne taşımıştır.
Sevinç Çokum mekânlarla insanlar arasında örtüşmüşlüğü öne çıkarır. Sokaklar onda bir medeniyet/kültür taşıyıcısı hatta simgesidir. Bu sokaklardan kopmak bir uygarlıktan da kopmaktır. Orada yaşanan dostluklar, sürdürülen gelenekler, içten içe bir uygarlığın akışıdır. Mekânları ve insanlarıyla kötüye karşı direnir sokak. Ondan kopanın hayatı savrulmuştur. İşte onun öykülerinde bu sokağın unutulmayan, iz bırakmış insanlarını tanırız. İstanbul sokaklarında dolaşan kahramanlar, hüzünle sokağın bitişini seyrederler (Hüzün Gemileri). Değişimi ise bir türlü anlamlandıramazlar: “Eskiden her evin bir bahçesi olurdu. Şimdi İstanbul’un neresine baksan, tıklım tıklım dükkan, ev. (...) Kadın, pencerenin dışında rengi belirsiz yapı yığınları, duvarlar, damlar gördü.” (Galata Bahçeleri). “Her şey, eskiyor, yenileniyor, çürüyor, atılıyor. Tıpkı Bitpazarı malı gibi.” (Bit Pazarı). Şükrü Bey, tüm değerler gibi “Çeşit” adlı dükkanıyla birlikte çökmektedir. Bu sokakta artık tutunacağı hiçbir şey kalmamıştır. (O Çocuk). İstanbul’dan Kütahya’ya dönen kahramanımız geçmişe bakıp gerçeği fark eder: “O zaman ne kadar bizdik.” (Kütahyalı Kız)
Füruzan’ın Sevda Dolu Bir Yaz adlı uzun öyküsü kentin (İstanbul) ruh değiştirmesine tanıklıktır. İnsanların bu ruh değişimindeki yıkılmışlığını, şaşkınlığını mekânlarla özdeşlik kurarak anlatır. “Yeni” olumsuzlanırken, “geçmiş” yüceltilir.
Tomris Uyar, öykülerinde mekân ve çevreyi klâsik anlamda “olayların geçtiği yer” olarak değil, kahramanların ruh durumunu izah eden önemli bir araç/imkân olarak kullanır. Bunun en güzel örneklerinden biri “Dizboyu Papatyalar”dadır. Uyar, bürokratik ve tepeden inme anlayışlarla özgürlükleri kısıtlanan bir sanatçının hayatını anlattığı öyküde, fizikî ortam ve kahraman bütünleşmesini ilginç bir şekilde gerçekleştirir. Bu şehrin ne insanlarının ne de yapısının sanatçı üretemeyeceği aksine körleştireceği çarpıcı gözlem ve ayrıntılarla izah edilir: “Başkentin çalışan kadınları ne kadar aykırıdır gün ışığına! Hele iktisadî bağımsızlığı sevgisizlikle, bencillikle karıştıranlar... Bin güçlükle sararttıkları saçları çabucak parlaklığını yitirir, gözaltı torbaları. Özellikle kırk yaşından sonra, ‘Bir sosisli, bir ayran lütfen!’ diyerek kasaya ellerini uzatırlarken büsbütün tizleşir sesleri. (...) Gün ışığından kaçmaya başlarlar. Ne var ki Piknik’in girişinde arkadan vuran ışık, hemen ele verir onları.” “Bu kent kasketini fırlatmaz havaya. Bir kere olsun fırlatmayacak! Çünkü kendiliğinden oluşmuş bir kentin doğal eğilimleri, halkının içgüdüsünü yansıtan, hemen kestirilebilen akla yakın yokuşları, çıkmaz sokakları yoktur burada. Burada her şey insan elinden çıkmıştır. İnsan zoruyla” (Dizboyu Papatyalar, s.92). Sanatçı kahramanımız bu kentte nefes alamaz, boğulur.
Son dönem öykücülüğümüzde bir mekân olarak köyün bütünüyle öyküden çekildiği, kasabanın daha nadir işlendiği buna karşın büyükşehire yönelik ilginin arttığı görülmektedir. Hiç şüphesiz bunda büyükşehirlerin taşıdığı potansiyel etkili olmaktadır. Sosyal ve kültürel çatışma, nüfus yoğunluğu, karmaşa, yabancılaşma gibi temel gerçekler öykücüler için önemli insani durumlar olarak algılanmakta ve öyküleştirmeye değer bulunmaktadır. Bu nedenle de merkez-taşra çatışmasını işlemek isteyen öykücüler mekân olarak büyükşehirleri seçmektedir.