LEŞ GİBİ BAKİRE / NİLAY ÖZER


8/7/2007 · Kategori: nilay ozer siir-hikaye

 

keşmekeş geldim sana tutarsız ve ağrılı
al bendeki dehayı avunmanın göğü say
bir kuş tut ağzıma düş uçurduğun ömre say
dudaklarım yatışmaz ellerim çok küfürlü
susarsam yanılırım beni dürter o şeytan
merak ettim öylesine aldatmakta nasılım
çevikliğimi aşka küstahlığımı ölüme
bir parça masumiyet bulursan yüreğimde
hırsızın kaçarken düşürdüğü güle say

say ki dönüşsün gece siteme bulanarak
say kaktüsler irilsin ağulansın leylaklar
boşalan yivli yalnızıklardan
yağmuru çağıralım bana bir istanbul çiz
şakaklarında ölü güneşler duran
yoksul kondular duran yamaçlarında
günleri naylon kanatlı ve tekinsiz
şehrime benzemenin yolcusuyum ya
şuramda düş yangını bizansişi bir deniz

anımsa kumral bir matemdim odalarında senin
kollarını göğsünde bağlamış
ve hayıflanmanın çerçevesiz resmiydim
bileklerimi boğdu paslı bir halhal sesi
çarşafların beyaz beyaz açılma sesi
ve "geçmişe doğru istedim" neden
çıldırdım da yırttım gemilerimi
zar içinde bir yazla bekliyor musun hâlâ
aslı yok astarı ipek sevişmeleri

 

GÜNÜN ÇORBASI


25/5/2007 · Kategori: nilay ozer siir-hikaye

Her akşam, elindeki küçük boy alüminyum tencereyle uzak bir eve çorba taşıyor. İşten dönen insanların bezgin gövdeleri arasında yürürken, yeni yeni biçimlenmeye başlayan incecik bacaklarında şaşılası bir gayret. Çorba dökülür korkusuyla dünyadan çekilen gözleri ikinci bir kapak gibi tencerenin üstünde. Hem elleri yanmasın istiyor, hem çorba içilebilir kadar sıcak kalsın. Bunlar ona öğütlenmiş belli ki.

 

Evin bulunduğu sokağa tam bir dönüşle, keskin bir rampadan giriliyor. Az önce yürüdüğü caddeden sonra birdenbire oluşan bu yüksekliğe alışkın değil ayakları. Sırtından süzülen terle birlikte ellerine de birkaç damla çorba düşüyor. Bu hep oluyor, hep burada. Sanki yaşadığından fazla bir şeyleri hatırlatan sıcacık süt kokusu, kavrulmuş nane kokusu ve sütün içinde şişmiş bulgur taneleri. Önce sağ, sonra sol eline doğru hafifçe bükülüp yalıyor çorba damlalarını. Göğü kaplayan gösterişli bir meşe ağacı, derme çatma kulübesi önünde uyuz bir köpek ve evlerden süzülen deterjanlı sular yüzünden, basamaklarında mor, pembe, yeşil lekelerin oluştuğu daracık merdivenler. Her akşam çorbanın tadına baktığı yer burası.

 

Ev, yaşlı ve bakımsız bir binanın alt katı. Yol üzerinden, yetişkin bir insanın ancak eğilerek geçebileceği demir kapıdan girmek gerekiyor önce. Çocuk, ilk kez yere bırakıyor tencereyi. Sadece yola bakan tarafı yağlı boyayla kiremit rengi boyanmış, üst kısmında kuruyup kalmış boya akıntıları ve uzun numaraların yazılı olduğu birkaç kağıt parçası bulunan kapıya sürerek serinletiyor ellerini. Kapının göbeğindeki delikten dışarı sarkan eprimiş çamaşır ipini eline dolayıp bütün gücüyle çekiyor. Kilit sert, dili hareket ettirmek oldukça güç. Yardım isteyecek tanıdık biri var mı diye yola kayıyor bakışları. Denemeye devam ediyor, var gücüyle asılıyor ipe. Nihayet derin bir oh çekiyor. Çorbayı yerden alıp, kapıyı diziyle iterek içeri giriyor. Dışarıya göre oldukça karanlık burası. Üst katlara çıkan merdivenin altında kaldığından ve hemen sağında çok katlı bir binanın sıvanıp bırakılmış duvarı yükseldiğinden hep böyle soğuk. On- onbeş adım attıktan sonra sekiz basamaklı merdiveni çıkıp tekrar yere bırakıyor çorbayı. Saçlarını düzeltip, şortunun kıvrılan paçalarını dizlerine doğru uzatmaya çalışıyor. Parmak uçlarını yalayıp kaşlarını düzeltiyor ve birkaç gülümseme biçimi denedikten sonra içlerinden birini seçiyor. Şimdi zili çalmaya hazır. Zııııııııııııırrrrrrrrrrrrrr, zııııııııııııııııııııırrrrrrrrr. Ayak sesi yok.  Zııııııııııııııııııııııııııııırrrrrrr.

 

Kapının açılmamasına alışkın. Bu saatte uyuyakaldıklarına şahit oldu birkaç kez. Zııııııııııııııııırrrrrrrrr. Üstelik son zamanlarda kulaklarının iyice duymaz olduğunu da biliyor. Zırr... Tencereyi kapının önünde bırakıp çıktığı merdivenleri tam ters yönde, bu sefer bahçeye doğru iniyor. Çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bahçe, bir yaz günü boyunca bitkilerin soluklarından yükselen buhar ve akşam güneşinin kızıllığı içinde dalgalanıyor. Ağaçların dibi, çürümüş meyve yığınlarıyla dolu. Bahçeye doğru uzanan balkonun, diklemesine ve aralıklı dizilmiş demirleri arasından sıvışmak çok kolay. Bahçe kenarındaki tuğlalardan birine basarak demirlere tutunuyor ve balkona atıveriyor kendini. Onlar, bahçeye bakan bu balkonlu odada otururlar hep. Başında beyaz, yumuşacık bir örtü olan kadın, üzeri tavus kuşu desenli kadife bir örtüyle örtülü karyolanın hemen dibinde, yerde oturur. Bacağının birini büküp, karnına doğru çekmiştir ve sabit bir noktaya diktiği gözlerini uzun süre kaldırmadan, içinde bir zemberek kurulu gibi öne arkaya sallanır. Bu sallanış sırasında sürekli mırıldanmaktadır ama ne dediği asla anlaşılmaz. Adam, kadının çarprazındaki divana uzanmıştır ve divanın yanındaki küçük masanın üzerinde birikmiş takvim yapraklarını okuyor olur çoğunlukla. Onu içeri çağırdıkları, anne-babasının kim olduğu, ne iş yaptıkları gibi sorular sordukları bir akşam da olmuştu. O da onlara bir şey sormak istemiş, birkaç kez “Bu çorbayı”, diye başlayıp gerisini getirmemişti. Kalkmaya hazırlandığı sırada adam takvim yaprakları arasından bazılarını, tam da uygun olanlarını bulduğunu belli eden bir memnuniyet ifadesiyle ayırıp ona uzatmış, dikkatle okumasını tembihlemiş, kadın da ceplerine parlak naylonlara sarılı şekerlerden koymuştu. Adam yine, parmaklarının titreyişine başını da uydurup harfleri yakalamaya çalışarak, onları okuyor işte. Çoğu da eski yıllara ait oysa. Peygamberin öğütleri var, bir de bazı bitkilerin hangi hastalıklara şifa olduğu gibi şeyler. Eski günlerin takvim yapraklarından işe yaramaz bir kitap gibi, dedi içinden. Üstelik bir kabı bile yok. Kadın uyukluyor gibi ama sallandığına göre uyanık olmalı. Verdiği şekerlerin hepsi matlaşmıştı. Aynı odada, neredeyse hiç yer değiştirmeyen iki insan, bir çeşit yaşamla sarmalanmış oturuyorlar. Cama yaklaştı ve sertçe vurdu. Duymuyorlardı. İki eliyle birden delicesine vuruyordu ama hiçbir tepki yoktu. Akşamları onlara çorba getiren bir çocuk olduğunu unutmuşlardı. O çocuğun oyundan çağrıldığını, cebine bir dondurma parası sıkıştırıldığını, çorbayı soğumadan yetiştirmek için nasıl acele acele yürüdüğünü zaten bilmiyorlardı. Kendini fark ettirmek için kollarını sallamaya başladı. Tozlu camlara düşen güneş ışığının yanında kendi aksini seyrediyor, arasıra bakışları camı ve tozları geçip içeri dalıyordu. Hareketleri tuhaf bir dansa dönüştü. Kahkahalarla gülüyor, hoplayıp zıplayarak, doğal kıvrılışlarla eğilip bükülerek dans ediyordu. Gövdesinin sürekli yer değiştirmesi yüzünden camda bir belirip bir kaybolan güneşle oynadı bir süre. Sonunda yoruldu ve cama alnını dayayıp dizleri üstüne çöküverdi.  Orta parmağını, baş parmağı üzerinden aşırtıp vurarak cama yapışmış sinek ölülerini düşürmeye çalıştı. Bir kez olsun dönüp dışarı bakmıyorlardı. Kadının hırkasındaki kıvrımları,  yastıkların üst üste duruşunu, bardaktaki kımıltısız suyu uzun uzun seyretti. Plastik masa örtüsündeki soluk desenleri ezberlemek istiyor, sürahinin kenarlarında yanıp sönen damlaları daha iyi görmek için gözlerini kocaman açıyordu. Oda kapısından görünen salonun karanlığında, eşyalar üzerine düşen gölgelerde bakmaya doyamadığı bir şey vardı. Artık bu insanların kim olduğunu, çorbayı gönderen kadını, kapı önünde soğuyan çorbayı hiç umursamıyordu. Çocuğun ışığa ilk yakalanışıydı.   

(NİLAY ÖZER)

SİSLİ KIR / NİLAY ÖZER


9/4/2007 · Kategori: nilay ozer siir-hikaye

 

 

 Orwel’e

 

saat beş çeyrek yönünde bir kartal pençesi oydum çıkardım gözlerim perde
boynumu çıkardım sana sertliğinden evlerin bir uyum düzeneği buluğ takvimi
geceden geçinen o şeyler aramızda topal sehpa kör pencere kal ansızın anısız
yollar oydum çıkardım suçlarımı dolanan ki her şeyler gizlidir bir kayanın içinde


çıkıkçıda kalan sol kolumla mı sardım ilk miydin güneşini öperken tenim şaştı
bir şeyler yitirdim ve başka şeyler hafızasız bir hafız size ey demenin güzelliğiyle
cuntacı babaların huzursuz çocukları kal ansızın anısız menekşeler koynumda
havarisiz ve hızla düşüyordum durmasam seni buldum ölümden iki kulaç derinde

bahanesi kül olsa bari yanan şeylerin barınaksız nefeslere bir ağızdı benimki
aşkı öğrenecektim ellerimi görebilsem bu kadar sık geçmese içimden sis devriyesi
tüyleri tütsülenmiş bir tilkiyle çarpışıp kal ansızın anısız kaldırımlara bedel
seni duydum duymadım dalgalar patlıyordu bak ne iyi hâlâyız deniz seviyesinde

bir yere götürdüler ve başka bir yere tırnaklarım canfes mi beni gördün görmedin
saksıları seviyordum ıslak çamaşırları hatırlarım diyordum gölgene değindikçe
cam mavisi üç somon bir gün geri dönmeye kal ansızın anısız harfleri sağa yatık
yaşamaklar günlüğü kokuşmuş konserveler şeyler ve katı şeyler çok eksi seksenlerde

kal ansızın anısız çünkü er geç bakışımsız yüzümdeki kanın inkârına hazırım
sesime zehir kattım çağırırken boğulmaya uzun çay saatlerinin çözdüğü buzul
bir şeyler yitirdim ve aşka şeyler lazımdı avutursun sandım bizi sevdik sevmedik
sisli kırda “büyük kestane ağacının altında sen beni sattın, ben seni sattım”...

 

 

« Önceki :: Sonraki »