HABERLER - 5
24/11/2009 · Kategori: olsun da camurdan olsun
· Takip Mesafesi Aralık sayısında, Çoksesli Şiir Sözlüğü’nden bir maddenin açıklaması yer alacak. Bu sayıda “Şiirde nesneyle birlikte düşünme” maddesi yayımlanacak. Takip Mesafesi’nde ara sıra bu sözlüğe ait başka maddeler de okuyacaksınız.
Hüseyin Atlansoy, Hakan Şarkdemir şiirini eleştirecek.
“Sayıyla 1 dergi” bölümünde Karagöz dergisi ve derginin tehlikeli eğilimi incelenecek.
“Geçmişten geçmemişten” bölümünün yazarı ise Sait Faik.
· Hece dergisi Aralık sayısında “Şiirin Eksiği, Kahramanın Mümkünü, İktidarın Lütfu” başlıklı bir yazım yer alacak. Bu yazıda şiirin ne zaman iktidarla flört ettiğini incelemenin yanı sıra, toplumun bireye uyguladığı örgütlü zulme de değindim. “Toplum şairden çaldığı eyleyebilirlik güçlerini kendine mal eder ve aslında şairi pek de takmaksızın kendi seçtiği iktidarıyla mesut yaşar. Burada öfkenin yönelmesi gereken gerçek hedef, yüce değerlerin arkasına sığınmayı her zaman iyi başaran, gerektiğinde linç eden, “ayıp” diyen, itham edici, hor görücü olan, mahkeme kuran, ortodoks olan ahalidir. İnsanların bir araya geldiklerinde, ortaya çıkardıkları o kamusal yüz -belki evet münasebetsiz olmayan bir denge halini korumaya yöneliktir ve insanî bir aradalığın da şartıdır ama- bana dehşet verici bir yüz olarak görünüyor.”
· Son ayların dergilerinde dikkate değer bir hareketsizlik göze çarpıyor. “Aynı minval üzere” söz öbeğiyle nitelenecek bir düzen görünümü var. Tuhaf olan şu ki, ne kadar gürültüyle birileri düzensizlik yaratma, bir ses çıkarmaya çabalasa da o sesin düzene hemen dahil olduğu söylenebilir. Dergileri beğenmemekle ilgili değil söylediğim, dergilerin “dergi olmak”la başa çıkamadığı bir entropi=sıfır durumundan söz ediyorum. Bunun sonucu mu bilmiyorum: Numara, perende, takla… zamanı sanki. Bir şekilde yırtmak gerekiyor zamanı.. herkes ne kadar da korkuyor elenmekten… unutulma korkusu üretememe korkusundan daha fena sarmış herkesi.. kimse dükkanı terk etmek istemiyor… bu yakınlarda 2010 kuşağı da icat edilir… kuşak deyip ipe dizilmeye de bir merak.. ip taşır boncukları… da ip nerde?
· Aralık ortalarında Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bir konuşma yapmam gerekiyor. Bildirilere inanmıyorum, bildiri sessiz soluk bir şeydir, monologdur ve kimse bir şey anlamaz aslında. Ben hiç bildiri dinlemedim sözgelişi. Ama konuşma vardır. Aslında şurada ne demek istediniz, derler aykırı gelen noktaya. Siz de açıklarsınız. Veya siz sorarsınız, açıklar birisi. İstanbul’a giderken genelde yanıma bir roman alırım, bir de not defteri. Not defterinde sorularım vardır şehre sorulacak. “Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sanırlar hep, ama ne biri, ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.” der Calvino. Mamafih şehirlerin yanıt verdiğine inanmıyorum ben, şehirler sadece güzel belirsizliği besler. Onun kafamızdaki yanıtı verdiğini düşünmek hoşumuza gider sadece. Şehirler son tahlilde insanların kahpeliklerine ev sahipliği yapmakla arsızlaşmışlardır, onlara medeniyet atfedenler veya onlarda tarihî, doğal, turistik vb. güzellikler bulanlar her şeye anlam yüklemeye alışmış mistik bağlantılar kuran, hatta fal baktıran edebi tiplerdir. Bunu son şiirlerinden birinde “Ankara benim sen onu şehir san” diyen –yetkili ağız- söylüyor.










