HABERLER - 4


24/9/2009 ·

·         Haftaiçi işlerim nedeniyle 1 günlüğüne İstanbul’da bulundum. İstanbul hakkında perestişkarane düşünenlerden değilim, şehirlere tutulanları da anlarım belki ama şehir parça parça girilebilen bir şey olduğu için asla sahip olmayacağın bir şeydir aynı zamanda. İstanbul’da bir yerde olabilirsin, ama her zaman birçok yerde de “değilsin”dir. Şehrin ağırlık merkezi kaybolmuş gibidir. Benzeyen yerler benzeyen insanlar şehri kendi içinde yalanlamaya başlar. İstanbul’un bana ettiklerini kitap dolusu yazabilirim, ama beş para etmez benim ona ettiklerimin yanında. Bu kez sanırım İstanbul’un en ağır merkezini keşfettim. Zira bir ara baktım, İstanbul bir tarafa doğru yatmıştı. Kalan her şeyi hafifçe savurarak.   

 

·         Karagöz’ün “90’ların dokusu” dosyasını muhtevi sayısı çıkmış, tanıtım metni derginin sitesinde yayımlandı, http://www.karagozedebiyat.com/sayfalar/karagoz-den-doksanlarin-dokusu

Tanıtım metninde benim dosya için yazdığım yazının içeriği doğru tanımlanmamış. Konum eleştiri olsaydı o yazıda sözü edilmesi gereken kitaplar başka olurdu. Bu tashihi yapmam gerek, zira eleştiri başka şey, proje başka şeydir. Ben proje niteliği taşıyan çalışmalarla ilgilendim o yazıda. Eleştiriyi belli kavramlar etrafında kurmuş olup yazımda kendi çerçeveme uygun düşmediği için adı geçmeyen birçok değerli yazar var, eleştiri yapmayıp yazıma çerçeveme uygunluğundan dolayı giren yazarlar olduğu gibi.

 

·         Bu ay Takip Mesafesi’nde Devinim LX dergisini yazdım. Yazarken dikkatimi çeken bir şeyi buraya eklemek istiyorum: Dergide yazmış olan ve hepsi de şiir ve eleştiriyle ilgili olan Cöntürk, Refik Durbaş, Güven Turan, Egemen Berköz, Özkan Mert, İsmet Özel, Ataol Behramoğlu kendi sürekleri içinde kitap da yayımlayarak Devinim’deki eserlerini güncellemişlerdir. Eser Gürson’un eleştiri kitabı ölümünden sonra yayımlanmıştır. Öte yandan dergideki öykü yazarlarına baktığımızda aynı profesyonel tabloyu göremiyoruz. Örneğin; Bilgin Adalı çocuk edebiyatına yönelmiş daha sonra. Gürsen Topses’in asıl uğraşısı akademide hocalık, daha sonra yazıp yazmadığını bilemiyoruz. Halûk Şahin eğer bildiğimiz gazeteci, profesör olan ise, bir başka meslekte ilerlemiş tamamen. İki öyküsü dergide yayımlanmış Oya Eyş ise ismine hiç rastlamadığımız bir öykü yazarı. Can Doğan şiir dergilerine “şairler mezarlığı” demişti, edebiyat dergileriyse öykü yazarlarına mezarlık ediyor adeta. Devinim bağlamında öykü türünün şiire göre bu ikincilliği coğrafyamız açısından çok şaşırtıcı değilse de belirtmeye değer. Özellikle de öykü dergilerinin kendi savunma ve yaşama alanlarını kurduğu günümüzde niçin diğer dergilere oranla -daha atak değillerse de- daha “yeniymiş gibi” göründüklerini de açıklıyor bu durum. Bir takım kuramsal sorunlar öyküye has biçimde yeni yeni tartışılıyor. Oysa şiir alanında aynı konular defalarca tartışılmış, eskitilmiş bile. Bir başka deyişle öykü bağımsızlık mücadelesini biraz daha zamana yayarak veriyor. Türlerin sınırlarının geri dönmemecesine esnetildiği günümüzde bağımsızlık bir parça masal olsa da izlemeye değer, bu işin sonu bakalım nereye varacak?

DAKTİLOYA KADAR YAZININ KİLOMETRE TAŞLARI*


16/9/2009 · Kategori: okuma parcasi



  1. Grafizm, tarihöncesine ait mağara duvarlarında belirli bir ritimle sıralanan yarıklar, yontma taş devrinin sonlarında ortaya çıkıyor ve çağımızdan yaklaşık 35000 yıl önce yoğun olarak kullanılıyor.
  2. Düz anlamıyla yazı (çizgisel yazı), İÖ 35000’de Mezopotamya’da ortaya çıkıyor, yani insan topluluklarında ilk köylerin oluşumundan 2500 yıl sonra. Önce Sümerler ve sonra da Akadlar (Asurlular ve Babilliler) tarafından kullanılan bu yazı (çiviyazısı), Hıristiyanlık dönemine kadar yürürlükte kalıyor.
  3. Mısır yazısının (hiyeroglifin) kullanıldığı en eski anıtlar, İÖ ikinci binyılın başlarına ait.
  4. Aynı binyılda (İÖ 1700’e doğru) bir Çin yazısı ortaya çıkıyor (kaplumbağa kabuklarına çizilmiş, kehanetlerle ilgili metinler).
  5. İlk alfabe,  Fenike alfabesidir (sadece ünsüzlerden oluşur), (Ugarit yazıcıları, İÖ XIV. Yüzyıl). Bu alfabe kendisinden sonra gelen alfabeye kaynak oluşturur, örneğin: Arami alfabesi (ve buradan İbrani, Nebati, Arap, Brahmi alfabeleri) ve Yunan alfabesi (ve buradan da Etrüsk, Latin, Kiril alfabeleri).
  6. Yunan alfabesi, İÖ yaklaşık VIII. yüzyılda Fenikelilerden alınmıştır. Özgün yanı, alfabeye ünlü harflerin de düzenli olarak eklenmiş olmasıdır.
  7. İÖ yaklaşık IV. yüzyılda,  Çin’de ve Yunanistan’da iki benzer olay gerçekleşiyor: bir yandan, yerel yazılarda bir birlik oluşturuluyor (Çin’de imparatorluğun birleştiriciliği, politik bir merkezin oluşumu, devletin ilerlemesi söz konusuyken Yunanistan’da da, Atina’da, İyon alfabesi olarak anılan Milet alfabesinin kabul edilmesiyle birlikte yazıda birlik oluşturuluyor); öte yandan hem Çin’de hem de Yunanistan’da işlek yazı ortaya çıkıyor.
  8. İS yaklaşık I. yüzyılda, Çin’de kağıt, Anadolu’da parşömen kullanılıyor.
  9. İS III. yüzyılda, yazı için kullanılan yüzeyde büyük bir devrim gerçekleşiyor, papirüs rulolarından (rotulus, volumen) kağıt defterlere (codex) geçiliyor.
  10. Batı’da, VI. yüzyılda, metinlerin el yazmaları, bu iş için kurulan kopyalama atölyelerinde (scriptoria) çoğaltılıyor.
  11. X. yüzyılda, ilk Arap rakamları Batı dünyasına giriyor. (XIII. yüzyılda yaygınlaşıyor ve XV. yüzyılda üstünlük kazanıyor); Çin’den gelen kağıt için de aynı durum geçerli.
  12. Tüy kalem (kuş tüyü), İS VII. yüzyılda kullanılmaya başlamıştı; kalamus (kamış sapı) kullanımı XII. yüzyılda sona eriyor.
  13. Sıfır rakamı, XII. yüzyıl numaralama düzeninde kendini gösteriyor.
  14. XIV. yüzyılda, sözcükler, kalemi kaldırmadan, bir kerede yazılı oluyor.
  15. Başlıca Latin yazıları (ilkçağ ve ortaçağ) şunlardır:                        

1.        Kapital, büyük harf yazısı (I. Ve II. yüzyıllar), kalın biçimler;

2.        Ortak klasik yazı (işlek) (I. Ve II. yüzyıllar);

3.        Onsiyal (III. yüzyıl), eğrilerin egemenliği;

4.        Küçük karolin (VIII. yüzyıl), kibar ve açık seçik;

5.        Kırık ya da gotik yazı, XII. yüzyıl Rönesansında, üniversitelerde kullanılan ve Hıristiyan dünyasının tümünde önde gelen yazı.

6.        Hümanistik yazı, XV. yüzyıla ait İtalyan yazısı (yuvarlak ve eğik bir yazı), baskıda kullanılan italik yazıya kaynak olmuştur.

  1. Çin’de, VII. Yüzyılın sonlarında, harfler ince kağıt üzerine basılıyor. Avrupa’da 1420’ye doğru ilk olarak oymabaskı gerçekleştiriliyor; Hollandalı Coster, mürekkepli, hareketli kabartma harfler kullanıyor. Gutenberg atölyesi Mainz ve Strasbourg’da XV. Yüzyılın ortalarında işlemeye başlıyor. Öncelikle gotik olarak kullanılan harfler daha sonra, 1470’te Venedik’e yerleşen Nicolas Jenson tarafından Latin harflerine dönüştürülüyor. XVI. Yüzyılda, 1540’a doğru, Claude Garamond, Üniversite harfleri denen Latin harflerini ve Les Grecs du Roi[i] adlı Yunan harflerini yaratıyor.
  2. Noktalama ve vurgulama işaretleri, XVI. Yüzyılda yerleşiyor.
  3. XVI. Yüzyılda, elyazısı çok gevşek: hızlı ve kişisel. XVII. Yüzyılın başında, Fransa’da, tipografi örneğine uygun olarak ve İtalyan usulü izlenerek (hümanistik yazı), elyazısına belirli bir düzen getiriliyor, bir tür evrensellik amaçlanıyor. Usta yazıcılar topluluğu La Compagnie des maîtres ecrivains, resmi bir yazı kullanılıyor; Colbert “yazısı güzel olanlar”ı koruması altına alıyor.
  4. XVIII. Yüzyılda, Fransa’da kurulan bir yazı akademisi, Devrim’de esnaf localarıyla birlikte kapanıyor.
  5. Metal kalem uçları, XIX. Yüzyılda ortaya çıkıyor.
  6. 1714’te icat edilen ve XIX. Yüzyılda yetkinleştirilen daktilo, 1875’ten beri yaygın olarak kullanılıyor.

    

*”Kilometre taşları” adıyla Yazı Üzerine Çeşitlemeler (Barthes) adlı kitapta yer alan bölüm. Resimler ve üst başlık tarafımdan eklenmiştir. Çeviri: Şule Demirkol



[i] Garamond’un Kral I. François için hazırladığı Yunan harfleri.

 

HECE'DE TAKİP MESAFESİ


8/9/2009 · Kategori: bu ay okuyun - dergi

KUM SAATİ
Abdurrahim Karadeniz/Yaz Yazısı III    3
Necip Tosun/Yücel Çakmaklı’nın Ardından    5
Ali Ekecik/Ontolojik Argüman    8
Roni Margulies/Devrim Şiirleri Gecesi    9
Necati Mert/Sapanca Şiir Akşamları    10
Jülide Uzsayılır/Kibir    12
Yusuf Turan Günaydın/Değirmen ve Su    13
 
TAKİP MESAFESİ
Hayriye Ünal/Üçgen Beğeni, Kombine Eleştirmen, Edebî Değer    14
Yazıyla Bir Şair/Cahit Koytak Şiirleri Bizi Niçin Sarsmıyor?    16
Sayıyla 1 Dergi/Yazı Dergisi    18
Geçmişten Geçmemişten    20
 
 
Hasan Aycın/Çizgi    21
Ömer Aksay/Yeşilçam Önergeleri -6-    22
Ali K. Metin/Buyur Gel Eğer Sipsivil    26
Kenan Çağan/Leşker    27
Kâmil Aydoğan/Sır    29
Türker Özşekerli/Serçeler Takırdadı Sabahı    32
Mustafa Köneçoğlu/Rahat Ol Bitti    33
İdris Ekinci/Sakınma Defteri    34
Fatih Yavuz Çiçek/Tilki Bar    35
Gökhan Aslan/Ücra    36
Fırat Caner/Unuttuğum Bir Şey    37
Hüseyin Kır/Can Kırığı    38
Mehmet Sümer/Şiirin Doğası ve Şiirde Sevgili İmgesi    39
Salih Nurdağ/Belki Şehre Bir Mektup Gelir-I    46
Zekeriya Başkal/Yerli Oryantalizm Denemeleri    53
Aliye Uslu/Anna Masala ile Türkçe ve Türk Edebiyatı Üzerine Şöyleşi    56
 
Dosya
EDEBİYATIN ÜÇ VAZGEÇİLMEZİ:  II- AŞK
Cemal Şakar/Aşk Edebiyatı mı?    62
Ahmet İnam/Aşk Ahlâkı    72
Ali Galip Yener/Edebiyatta Aşk ve Romanda Yasak Aşk Üzerine Notlar    75
Selim Somuncu/Brontë’den Balzac’a, Proust’tan Don Juan’a Aşkın Farklı Yüzleri    81
Ali Emre/Yeni Türk Şiirin Aşkın Hâlleri    99
Turgut Bağrıaçık/Binbir Gece Masallarında ve Diğer Masallarda Aşkın Hâlleri    108
 
 
Mustafa Şerif Onaran/Eskiyen Sevi İlişkileri    111
Ali Emre/İbrahim Tenekeci: “Nereye Gidelim Sıkıntımızdan, Diyor ve...    115
Engin Sezer/Pratik Eleştiri-I    121
 
KİTAPLIK
Murat Erol/Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak    138
Nihat Dağlı/Ali Emiri’nin İzinde    139
M. Fatih Kutan/Garbiyatçılık    141
Yusuf Turan Günaydın/Kadın Evliyâ Menkıbeleri    143



OYUNCU VE YÖNETMEN


25/8/2009 · Kategori: esinleyici yuzler


LYNCH VE ISABELLA ROSSELINI

SÜPÜRGE SONATI*


13/8/2009 · Kategori: siirler

1.    ARTIK Bİ SÜPÜRGEM VAR

Artık bi süpürgem var.

philips 8613 hepa fıltrelı toz torbalı 350 wat emiş güçlü bana göre süper bi makine. fiyatıda cok uygun 180 tlye aldım. Şimdilik memnunum eski süpürgem süpürge değilmiş onu anladım

*

arkadaşlar topiği açan kişi olarak kendime ihanet ettim ve toz torbasız bir süpürge aldım.


philips 8716 modelini aldım, şu ana kadar çok memnunum.
çekiş gücü çok iyi ve hiç azalmıyor, çıkışındada hepa filtresi var.
neden sulu almadın derseniz, koku yapması ve haznesinin küçük olması dolayısıyla bir defada süpürülemmesi vede işin bittikten sonra devamlı boşaltmak zorunda kalmamız yüzünden vazgeçtim.

*

Ben halısız olmaz dedikçe o halı istemem demişti.

Halı sorunsuz çıkınca ortada anlaştık.

Dyson'ı kullanmak çok zor geliyor bana çünkü o kadar kuvvetli ki yere yapışıyor, gerçi ayarı var başlığın, yer için, halı için falan ama itip çekmek bana ölüm geliyor. Temizlikçi geldiğinde o kullanıyordu, çok memnun, nasıl olmasın. Ona silecek toz bile bırakmıyor. Dyson'a su çekemiyorsunuz. Kuru olmalı. Toz torbası yok ve dünyada siklon sistemi denen sistemi ilk kullanan marka. Ben şahsen bir tane Alışveriş merkezlerinde kullanılan beyaz dikdörtgen paspaslar gibi bir paspas aldım. Zaten ortalıkta halı falan yok. Onunla yerleri bir kez kuru silip, sonra viledayla doğada çözünebildiği iddia edilen bir sıvı katkısıyla yerleri siliyorum. Zaten toza takıntım var, eşim astım olmasa da böyleydim.




2. ŞİKAYET VAR

Beko firmasından bks 2016 1600 w süpürge makinesi aldık. Ürün tek kelimeyle felaket. Kimseye tavsiye etmiyorum. Her tarafı dökülüyor neredeyse. İlk önce tekerlekleri çıktı. Sonra fan kısmının plastiği eridi nasıl eriyorsa.

Kapak takılmıyor artık. Bununla kalmadı süpürge sapı ayarlanabilirliği bozuldu. Bu ne biçim ürün anlamış değilim. Tek kelimeyle ürün kötü. İyi olsun en iyisini alalım dedik yanıldık. Onca para verdik yazık oldu. Bu şikâyet sadece bizden değil çevremizde de duymaktayım. Değerli Beko yetkilileri ürününüzü bence piyasadan kaldırın.

Eşim süpürge al dedikçe sinirlerim tepeme çıkıyor.

*

Eylül ayında almış olduğum Beko Bks 1015 elektrikli süpürgesi ile doğru dürüst bir kere bile tam olarak evi süpüremedim. Beko hizmet merkezini aradığımda süpürgeyi aldılar ve garanti kapsamında olmasına rağmen 15 YTL ücret ödedim. Kullanıcı hatası olduğunu söylediler.

Makineyi kullanamıyorum bile, çok sık çalıştırmıyorum. Buna rağmen süpürge 10 dakikaya bir duruyor. Tekrar çalışması için bir saat beklemem gerekiyor. Bu durum benim bir günümü temizliğe ayırmamı sağlıyor.

*

2002 yılında, o zamanın parasıyla, 500 milyona, bir buzdolabı fiyatına Beko'dan elektrik süpürgesi satın aldım. Ama nereden bilebilirdim ki bu süpürgenin Kore'de fason olarak üretilip, Türkiye'de Beko adıyla fahiş fiyatlara satılıp, 5 yıl sonra arıza yapınca tamir edilemeyeceğini.

Neyse adı geçen süpürge alındıktan 5 yıl sonra, geçtiğimiz ay, plastik aksamındaki küçük bir kırık yüzünden kullanılamaz hale geldi. Süpürgeyi servise götürdüm. Ellerinde söz konusu plastik parçanın olmadığını, fabrikadan isteteceklerini söyleyip şahsımı haberdar edeceklerini söylediler.

Ancak aradan 15 gün geçip, kimse aramayınca, servisi ben aradım. Bana “fabrikada da bu parçanın olmadığını, yeni bir süpürgenin %45'ini ödeyerek, bir süpürge alabileceğimi” söylediler.

Bunun üzerine Beko müşteri hizmetlerini aradım. Onlar da aynı şeyleri söylediler. Ben de onlara sattıkları bir ürünün 10 yıl boyunca yedek parçalarını ellerinde bulundurmaları gerektiğini hatırlatıp, %45 ücret ödeyemeyeceğimi, süpürgemin parçasını temin etmelerini, aksi takdirde temin edemiyorlarsa o parçanın fiyatını ve işçilik ücretini ödeyerek, bana yeni bir süpürge vermelerini istedim.

Müşteri temsilcisi bana hak vererek, haklı isteğimi ilgili kişiye bildirip, beni tekrar arayacaklarını söylediler. Ancak yine arayan soran olmadı.

Sözde müşteri hizmetlerini tekrar aradım. Bu sefer teklifi %45'den %35'e çektiler. Ancak haklı olarak bunu da kabul etmedim. Sonuçta 5-6 yıl önce 500 milyona satın aldığım bir süpürgeyi, bir plastik parçası yüzünden çöpe atacak kadar zengin olmadığım gibi, her 5 yılda bir, bir süpürgeye %35 fark verecek kadar zengin hiç değilim.

 

* ”Madem şiir” serisinden. Tamamı kolajdır. İmla yanlışları düzeltilmemiştir. Aralarda bir yerden etik mi sızması lazım. Lazımsa, bence sızıyor. H.Ü.

HABERLER


13/8/2009 ·

·         Nietzsche: “Dinleyin beni! Çünkü ben şu ve şuyum. Başkasıyla karıştırmayın beni herşeyden önce.” demiş Ecce Homo’da. Nietzsche ile evvel eski tanışırız. Özlerim ara sıra. “İyinin ve kötünün ötesinde”yi fakülteden hocam Ahmet İnam çevirmişti. İyinin ve kötünün ötesinde olmanın anlamını bilmeyenler Nietzsche dediler mi beni bir gülme alıyor. Bir sürü teamülle, örfle, ayıpla bilmemneyle yaşıyorsun, Nietzsche yüzüne tükürür görse seni. Adam vasiyeti gibi laf etmiş. “Beni başkasıyla karıştırmayın” diyor. Nietzsche mi, hadi canım sende!  

·         Fayrap son çıkan sayısında Murat Güzel bir yazı yazmış. Dergâh’ta çıkan bir yazıma cevap veriyor. Yazının bendeki kopyasında “teselliden tecelliye” üst başlığı vardı. Bu başlığı sevmiştim. Dergide kısaltmış başlığı. Neyse.. Bu konuya dair kısır döngüyü kıracak ve Murat’ı nihayet “ilzam” edecek kaziyeleriyle Yeftah’ın kızının rahat bırakılmasını sağlayacak yazıyı Ekim’de yayımlamayı düşünüyorum. Tabii bu yazının asıl konusu değil, sadece bir çıkış noktası. Yazının başlığı şimdilik şu: Çoksesli şiirde acı tasavvuru veya Mutlak nesnellik yoktur

·         Onaltıkırkbeş dergisi için Fatih Yavuz, benimle, Türk şiiri, Çoksesli şiir konuları etrafında bir mülakat yaptı. Eylül sayısında yayımlanacakmış. O söyleşide “alt tabaka” diye bir ifade ortaya attım. Onu buraya haber olarak koymamda yarar var. Çünkü her an “alt tabaka” hakkında bir yazı yazabilirim gibime geliyor. İlham vericidir alt tabaka. İlham verici her şey söz edilmeye değerdir. Alt tabaka, bir şiir anlayışına uygun düşmeye çabalayarak şiir üreten, çabuk öğrenen, genelde belli bir süreden sonra şiirden sıkılan, ancak söz konusu anlayışın çevresel meşruiyetini sağlayan, böylelikle bir şiir anlayışının yaygınlaşmasını sağlayan küçük şairler grubudur. Hemen her şiir anlayışına mahsus böyle bir tabaka vardır. Alt tabakanın genişliği her zaman söz konusu anlayışın niteliğindeki bir değerle karıştırılır. Alt tabakadan olmayı veya olmamayı seçmek söz konusu değildir. Tuhaf ama bu, yazgı gibidir. Alt tabakadansın ama değilmişsin gibi yapıyorsun, işte o zaman da “traji-komik” bir duruma malzemesin.

·         Pirus diye bir şiir yazdım. Pirus zaferi bana ilham etti bunu. Bugün ilhamı üçüncü kullanışım. Hayrolsun.

·         Karagöz dergisinin çıkacak olan ‘90’lar sayısı için yazdığım, “projeler” hakkındaki denemede “ironik realizm” maddesindeyim. İronik realizm, o kadar da ele avuca gelen bir şey değil. Bu konudaki yazılarını en kısa zamanda kitap olarak bir araya toplaması lazım Murat Güzel’in. Sözgelimi Memleket dergisindeki bir yazıyı okuyucu nasıl temin edebilir? Zor yani.

·         Betül Dünder, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler’e sunacağı bir tez hazırlığı içinde. Sonradan kitaplaştıracağı tezinin bir kısmını mülakatlarla oluşturuyor. Konu nesnesine doğru bir yaklaşımla ve önyargısız yaklaşıyor Dünder. Bu ayrıntılı mülakattaki sorulardan birini yanıtlarken aslında her alanda olan bir dengesizlik edebiyatta da olduğu zaman niçin esef ettiğimizi düşündüm. Soru şuydu: “Beklediğiniz ilgiyi gördüğünüzü düşünüyor musunuz? Kitabınız/kitaplarınız hak ettiği ölçüde tartışıldı mı?” Orada da söyledim: Hak ettiği ölçü nasıl bilinebilir, bilmiyorum. Aşırı üretimin telkin edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kıyas etmekle bunu bileceksek, bazı kişiler tek bir şiirle konuşulmak konuşulmak konuşulmak istiyor, bazı kişilerse tam da sevdiğim ve takdir ettiğim gibi tenezzülsüz ve müstağniler. Şimdi birinci tip için ne yapılsa yetmez, ikincilerse başkalarının takdirine dayalı iş yapmadıkları için işaret parmaklarıyla isimlerini takip etmezler. Doğru kaynaklardan takdir almak önemlidir o ayrı. Doğru kaynak, işte o kim? İtalyan mafyası mı? Çeçen mafyası mı? Yoksa köşe yazarı mı? Kendi yanıtıma dönersem, ben bir kez de burada yazmış olayım, şiirden anlamayanların ve çıkarcıların adımı “olumlu” anmasına bile razı değilim, vesselam. Hani rızam alınacak olsaydı yani. Zaten anlayan da biliyor neresini nasıl silkeleyeceğini. Dut gibi yani. Dut.

ROMANCIDAN ŞAİR


7/8/2009 · Kategori: bosluktan guzel diye


Yusuf Atılgan’ın iki şiiri var. Biri Milliyet Sanat’ın ilk sayısında (1980), biri de Yazı dergisinde yayımlanmış. Yazı’nın ilk sayısındaki şiir bu (1978). Şiirin bir romancı tarafından yazıldığını gösteren şey düzyazısal düşünme biçimi. Bu, iki dizede sekteye uğramış bizce: “Suçluyum sayın yargıç / bir zurnacı Çingene ısmarlayın ipime” Sevinçle sunarım:  

   

ÖLÜ SU

İçsin mi kansıcağı ikindilerde

İki ucu denizsiz çay suyundan

Dört boynuzlu yörük öküzü

Çıkamaz ininden yaz uykusunda çakıroğlan

duvarda çamursarısı sidikkızılı boynuzbozu bir ölü doğa

sıvanın altında kim var

Susuz aç

kim gizliyor olumlu tarhanayı sevimli ifritlerden

as kendini çakıroğlan

bir türküde oturacaksın yapayalnız

sabah çayları bir türküde üzüm

Kısır tarlada gereksiz bir kaya

ya da İskender sinide bir kabartma taşdonuğu

(yaşadıydı Karacaoğlan Kızı Yunus karıncası

kansıcağı ikindilerde harman kaşıntısı)

Kendir saplarıyla asılmış uzarken yarı yolda

Suçluyum sayın yargıç

bir zurnacı Çingene ısmarlayın ipime

Ya siz sayın yargıç?

(Yusuf Atılgan, 1978, Yazı dergisi, sayı 1)

ADEMİN KIZLARINDAN BİRİ


7/8/2009 · Kategori: esinleyici yuzler


TURUNCU DERGİSİNDE SÖYLEŞİ: MALUM KONULAR


3/8/2009 · Kategori: bir soru bir yanit



Merve Koçak Kurt sordu: Hayatınızı bir şiire benzetseydiniz bu şiirin adı ne olurdu?

Hayriye Ünal yanıtladı: Maça kızı maça as alır.

(söyleşinin tamamı Turuncu dergisi 2009 güz)

"KESTİĞİ DALA BİNMEK" YAZISI ÜCRA'DA


3/8/2009 · Kategori: hayriye unal yazilari


(...) Gördüklerim kendi içlerinde o kadar bütün ve tutarlıdırlar ki onları eleştirme ihtiyacı duymam. Salt gözüme görünen tutarlı bütünlükleri içinde eleştirme ihtiyacı duymam. Hareketleri ve eylemleri belki, ama imajları değil. İmajların başka türlü olabilirlikleri yoktur. Nasıllarsa öyledirler, ne iseler odurlar. Beni tiksintiye veya dehşete sürükleyebilir bir imaj, ama görerek ona –onun oradalığına, onun orada olma tarzına- müdahale edemem. Onun çelişkisiz ve boşluksuz bütünlüğünde gözden saklanan ve derinlere doğru kaçırılan hiçbir noktası yoktur. Çıplak, eşit, yayılmacı, dengeli ve sığdır; teşhircidir. (hatırlayınız: imge p0rn0grafiktir.*)
Yazma veya konuşma öyle değildir. Anlatım, daima içinde yakalanamayan gerçekler, yakalanması zor veya imkânsız olgu kırıntıları barındırır. (hatırlayınız: çünkü diyalog asimetriktir) (çünkü dil, en şeffaf gelişinde bile kıvrımlıdır, katlıdır, bunu heteroglossia’ya benzetmemde elbette sakınca yok.) Başkasına söylediğimiz en basit bir cümlenin ne kadarının “kaçırıldığını” asla bilemeyiz. Söylem, yanlış anlamaların sürekliliği sayesinde varolur ve zenginleşir. (Basitçe bile: Demek istediğim, öyle dememiştim, pardon, yanlış anladınız, yani, daha doğru deyişle, bir kez de şöyle söylemek gerekirse, daha doğrusu, çünkü vb.… ne çok açıklayıcı ibare ve gayretkeşlik, evet: dil gayretkeştir. Başka türlü olamaz.) Böylece dilin “kaçırılabilirliği” sayesinde, yazıyı olasılıklar olarak kurabilir, “kıvırma” hakkımızı kullanabiliriz. Çünkü cebirsel bağıntılar gibi kesin bağıntılarla teçhiz edilmiş değildir dil. Yazıyı marjinden ayıran bir ethos hâlâ geçerlidir. İmajlar geçerli doxa’yı pekiştirebilir, altını çizebilir, dipnot düşebilir, belki deşifre edebilirler; ama ben ancak dilin verileri ile –söylemimle- onu sorgulayabilirim. Hatta şiirsel söylemimi sadece bunun üstüne kurabilirim. İmaj, gerçekliği apaçık, örtüsüz bir şekilde sunabilir; ancak sunduğunun altında daha esaslı bir hakikat saklamamaktadır; kuşkusuz böylesi bir “buzağı” arayışında da değiliz. Hatta yazının sınırlarına dayandığı marjinin “daha esaslı” olup güzel olmayan bir “hakikat”in tacizindense boş kalmasını yeğleriz. Ancak –etik olup olmamak gerekliliği bir kenara bırakılarak- yalnızca bakarak ve sadece imajlarla düşünerek etik olamayız. Sadece imajlarla düşünmek istediğimde -silsileden mahrum- bağımsız kompartımanların yanyanalığına razı olurum. Bu da düşüncenin aslında olmayışı anlamına gelir. Dolayısıyla imajlarla düşünmek sadece bir varsayım olarak kalacaktır. (...)
(Yazının tamamı Eylül'de çıkması beklenen Ücra'da yer alıyor) 

« Önceki :: Sonraki »