Metafizik kavramı yakın çağda sıklıkla yanlış kullanılmıştır. Kavramın popüler kullanımıyla felsefe tarihi ya da akademik gelenek içinde kazandığı çeşitliliği birbiriyle bağdaştırmak kolay değildir; oysa metafizik, “ilk ilkeleri” araştıran disiplin olarak bilindiği kadar bir parapsikoloji terimi olarak da geçer. Bir felsefe öğrencisi için “düşünmenin düşünülmesi” olabilirken kavramın sadece spritüalist kullanımlarına rastgelmiş bir kimse için boş inanç anlamını taşıyabilir. Maddeciler açısından “bilimlerin felsefece sömürülmesi”yle suçlanan metafizik çoğunluk için açıklanamayan doğaüstü olaylar, rüyalar, hayalgücü ya da içrek bilgiyle ilgilidir- kimileri içinse basitçe mistisizm anlamına gelir. Dinle ilişkisinin de çoğu zaman bu noktadan kurulduğuna tanık oluruz. Bu haliyle metafizik kavramı, Aristo'dan Heidegger'e uzanacak bir dizin çalışmasının kesin biçimde dışında kalmıştır; felsefe tarihinin ya da akademik geleneğin denetimi dışında bulanık bir anlam dalgalanmasına kapılmıştır. Şiirle ya da genel olarak edebiyatla ilişkisi bakımından ele almamız gereken metafizik bu olmamalıdır; kavramın yanlış, sömürülmüş, ayağa düşürülmüş, yozlaşmış, kafa karıştırıcı, şirazeden çıkmış, abuk sabuk kullanımını ölçü alamayız.
Ancak, ben yazımda bu yüceltilmiş amaca kulak asmayacağım. Metafiziğin daha doğrusu sözcüğün o bulanık çağrışım evreniyle edebiyat pratiği arasındaki soysuz kesişimi araştıracağım. Ontoloji ya da epistemoloji tartışmalarının estiği zirveyi değil eteklerin alacakaranlığını kurcalayacağım. Yanlış, kötü, yarım çağrışımları toparlamaya çalışacağım; bu üstünden izinsizce geçilebilen topraklarda çöp toplayacağım. İlk aşamada, metafiziğin sapmış anlamının altını deşmeye çalışacağım; bu anlamıyla metafiziğin edebiyata nasıl kaynak oluşturduğunu, yapıtları besleyen bilgi altyapısını nasıl dönüştürdüğünü ele alacağım. Günümüzde yaygın edebiyat anlayışında nasıl görünüm kazandığını da yazımın devamında ayrıca ele alacağım.
İlk olarak şunu belirtmek gerekiyor: Metafiziğin yanlış popüler kulanımları çeşitlilik gösterse ortak bir ilkeyi çağrıştıran bir tutarlık içindedir. Metafizik, Rodoslu Andronikus'un ironik adlandırmasından beri aslında bir yandan da, sadece “Fizik Ötesi” olarak kalmıştır. Fizik, yaşadığımız Dünya'dır; beş duyumuzla tanıdığımız, düşüncelerimize, rüyalarımıza kadar maddeye battığımız, nedenli sonuçlu pozitif objektif somut Dünya. Bir askerin G3 tüfeğini yüz yirmi saniyede söküp taktığı, bir kaçakçının havuzunun kenarında viskisini yudumladığı, bir memurun işine dolmuşla gittiği, bir dilencinin kör taklidiyle geçindiği ya da bir kadının fırında ekmek kuyruğuna girdiği, bombalanan, mezarlaşan, filizlenen, kirlenen, bozulan, köpüren Dünya. Metafizik, işte bu Dünya'nın, bu Dünya'nın tuttuğu ve olanaklı kıldığı, sınırladığı yaşamın, Öte'sidir. Diğer bir deyişle, metafizik öteki Dünya'nın tasavvurudur; beş duyuyla doğrulanamayan daha üstün bir gerçekliğin arayışıdır. Fizik, fizikötesi karşısında yeniktir; eksiktir, gölgedir.
Metafiziğin tüm yoz çağrışımlarında aynı vurguyu görebiliriz: Bir spritüalist açısından metafizik “ruhlar alemi”, yani ölmüş insanların benliklerinin sürdüğü bir sonsuzluk durumu olarak anlaşılabilir. Parapsikoloji açısından metafizik beyin dalgalarıyla somut gerçekliği değiştirme olanağıdır. Reenkarnasyon inancı açısından “yeniden doğma” mitine dönüşür. Bir mistik için inanç durumudur: W. Blake, John Milton'ın hayaletini beklemişti; Ginsberg, Blake'i gördü! Olumsuz bakan kişi için metafizik boş inanç, hurafe, fesane, hayal ürünü anlamını taşıyabilir. Bir müslüman dinle ilgili ögeleri kavrama serpiştirebilir; sözgelimi parapsikolojinin enerjiye, dalgalara bağladığı olayı cinlerle evliyalarla açıklayabilir.
Metafizikle ilgili ikinci ilke de şudur: Metafiziğin Dünya'sı, öte Dünya, bilgisine ancak kısıtlı olarak erişilebilen bir yerdir. Gücünü de aslında bu tamamlanmamışlık halinden alır. “Fizik”, yani yaşadığımız Dünya'ya, gözlemlediğimiz Doğa'ya ilişkin bilgimiz de kuşkusuz sınırlıdır; ancak bu anlamıyla metafizik, bilimsel pratikten ayrılma eğiliminde kesinlikle değildir. Bozuk metafizik kendisini hep erginleşmemiş bilim olarak sunar. Metafizik sözgelimi astrolojidir. Psikanaliz gibi “yanlışlanma” olanağı vermeyen bilim dallarıyla flört eder. (Felsefede de metafiziği bir bilim olarak ortaya koyma eğilimi yok değildir; ancak, yöntem birliği sağlansa bile nesnesi kesinleştirilmiş sayılamaz.) Ancak metafiziğin sakladığı bilgi tümüyle gözlemden kaçabilmiş değildir. Hep bir anahtar deliği vardır; içerisi dikizlendiğinde yıkıcı ya da kurtarıcı sırra erişme olanağı doğar. Metafizik süreç tamamlanınca bilimleşecektir; bilinmeyen açıklanacak, cihazlar gelişecektir- o zaman, en yüksek düzeyde teknoloji, Wells'in dediği gibi, büyünün ta kendisi olacaktır. Metafizik bilimleşeceğini vaad etmez; bilimlerin kendisine dönüşeceğini, öze, köke, asla döneceğini savunur.
Metafizikle ilgili üçüncü ve belirleyici ilkeye gelince: Metafizik çoğunlukla olumludur. Korkuyla umut arasında sürükleyici bir denge tutturur. Korku merağı denetim altına alır; ama azdırır- umutsa kuşkusuz, kaçılan, kurtulunmak istenen, geçinmesi zor, boğucu, suyu boğan, ateşi yakan Dünya'dır. Fiziktir. Metafizik, Fizik'e karşı kibirlidir; çünkü ölümlü fizik sona erecektir, oysa metafizik sonsuzdur.
Bir yanıyla metafizik, insanın bilme tutkusudur. “Doğası gereği her insan bilmeyi arzular.” Bir yanıyla da bilme tutkusunu köreltir; sömürür, boş inanca yararsız bilgiye dönüştürür.
Modern edebiyatın ve şiirin, metafiziğin bu yoz anlamıyla karşılaşmaması düşünülemezdi; dahası, edebiyatın işlediği, etkilendiği ya da beslendiği metafizik bundan başka bir şey değildir- edebiyat yapıtları hiç kuşkusuz metafizik disiplini içinde okunabilir ve anlaşılabilir. Ancak “fizikötesi” hep “metafizik disiplini”nden daha çekici bir ipucu olmuştur. Üstelik edebiyat, metafizik'in özünde fizik'in dilde bir dönüştürümü olduğunu, edebiyatın kendisinin de metafizikle örtüştüğünü belirlemiştir.
Metafiziğin edebiyata yansımasından söz ederken yine aynı yaygın yoz kullanımdan yola çıkacağım. Dolayısıyla tüm yazarların ya da şairlerin metafizik eğilimler içinde olduğunu savunmayacağım. Metafizik eğilimi açık bir biçimde olumlu/olumsuz anlamlarla kullanamayız. Sözgelimi Necip Fazıl'ın şiirinden söz ederken sembolizme yatkınlığı çoğu zaman abartılı biçimde “metafizik ürperti” biçiminde tarif edilmiştir; böyle bir ifade teknik anlamda hiçbir veri içermez. Ancak metafizik kavramının sözünü ettiğimiz yanlış kullanımının bir türevi olarak dikkate değerdir. Necip Fazıl’ın şiirini “metafizik” kavramının perdesinde değerlendirmek, şairi, Bergson’un mistik felsefesiyle açıklamak anlamını taşıyabilir. Ancak bu adlandırmanın arkasında yatan politik gerekçeyi de göz ardı etmemek gerek: Necip Fazıl’ın, Türk düşüncesinde anti-materyalist eğilimiyle solun kesin karşıtı olarak konumlanması hedefini de içerir.
Metafizik modern edebiyatın elinde her şeyden önce teknik bir olanak olarak belirmiştir: Metafiziğin sözünü ettiğimiz yanlışlarla dolu ama zengin dağarcığı bir yazar ya da şair için toplumun ortak tahayyülüyle ilişkiye girmek için birçok kapı açar. Ancak toplumun ortak tahayyülü sömürüye de uygundur; çünkü metafizik yoz biçimlerinde bile insanların Dünya'yla bağları üstüne yargı üretir. Öte dünya modellerinin başka bir anlamı da yoktur.
Necip Fazıl'ın şiirinin sembolizm etkisi altında geliştiği söylenir. Necip Fazıl'ın “mistik” bir şair olduğu, müslüman olmasından sonra mistik yönelimini tasavvufla birleştirdiği savunulur. Bana kalırsa, müslüman olmasından sonra, mistisizm Necip Fazıl şiirinden büyük ölçüde çıkar; sesini somutlaştırır, çünkü besbelli aradığını bulmuştur- Necip Fazıl'ın şiirinde süren metafizik de dolayısıyla yanıtını bulmuş, olgun, bu bakımdan biraz da sıkıcı bir metafiziktir. Peyami Safa'nın özellikle kadın-erkek ilişkilerinde incelen, kılı kırk yaran psikolojik derinliğiyle karşılaştırılabilecek tutkulu bir arayışına tanık olmayız. Ense kökünde boşluk gezdirmekten caymıştır; şiiri bilgeliğe ve öğreticiliğe doğru evrilir.
Tanpınar'ın da kimi öykülerinde spritüalist etkilere rastlayabiliriz. Romanlarında çok açık biçimde eleştirel gerçekçi bir çizgiyi izlemiştir; işlediği kişiler/konular tarihsel durumla, geçmiş ve gelecekle somut bir bağlantı içindedir. Tanpınar'ın “rüya”lara takıldığını, rüyalarla yapıtlarında yakın bir alışverişi sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak psikanaliz konusunda Tanpınar, Peyami Safa kadar vasat bir okur değildir; bilinçaltını maddi yaşamın bir işlevi olarak kavramaya daha yatkındır. Orta-alt sınıfı romanlarında pek az işlemesi Tanpınar'ın değerlendirilmesinde bir sorun oluşturmuştur. Düşüncede Peyami Safa ölçüsünde idealist görünür; Huzur'da, bir çeşit Osmanlı-Türk hiperentelektüelizmini biçemleştirir. Şiiri, metafizik açısından ele alınmaya daha uygundur; ancak çok daha tutarlı/dengeli bir tahayyül sunmasına karşın şiiri Necip Fazıl ya da öğrencisi Ahmet Muhip kadar önemsenmemiştir.
Metafizik eğilim bir edebiyat yapıtında iki biçimde ortaya çıkabilir: Birinci durumda yazarın ya da şairin imgelemini “fizikötesi” ögeler işgal etmiştir. Soyutla somutun bulanık biçimde iç içe girdiği bir durum oluşur. Sözgelimi “Matmazel Noralya”da geçen psişik krizler buna örnek verilebilir. Peyami Safa'da rastladığımız biçimiyle metafiziğin ya da mistik eğilimin görünüşü böyledir; kişiler sürekli somut, beş duyuyla deneyimlenen gerçekliğin ötesinde bir gerçeklikle bağlantı içindedir. Kimi zaman bu bağlantıya tarihsel bir eleştiri eklenir; ancak Peyami Safa'nın romanlarında tarihle kurulan ilişki eleştirel bir anlam içermez- sonuçta metafizik tarihe hep ağır basar.
İkinci durumda metafizik, romanın, şiirin, öykünün ya da denemenin ideolojisine hakim olmuştur. Tarih karşısında yine metafizik açıkça baskındır; ancak bu kez, Peyami Safa'da olduğu gibi, yapıtı oluşturan ögelerden ideolojiyi kolaylıkla izleyemeyiz. Romancı sözgelimi konu edindiği tarihsel olayın gelişiminde “Türklük ruhu”nun etkili olduğunu ya da sadece “o kişi” olmaktan kaynaklanan bir gücün etkisini sezdirir. Safiye Erol'un, “Ciğerdelen”inde izlediğimiz açık ırkçılığın kaynağı bu çeşit bir metafiziktir. Şiirde benzer bir izleğe çoğunlukla “şair” olmanın ayrılacıklı “varoluş durumu”nun vurgulanması çizgisinde rastlıyoruz. Sanatçının içsel karmaşasından çok modern toplumun dayattığı sanatçı miti bu tür metafizik yanılgının kaynağıdır.
Metafiziği, “gerçekçilik” adını verdiğimiz edebiyat anlayışının karşıtına hapsederek, aslında “metafizik” bir sonuca vardığım iddia edilebilir; ancak yukarıda da belirttiğim gibi, pratikte gerçekçilik, metafiziği dışlamaz- tersine metafiziğin sunduğu anlatım olanakları, halüsinasyonlar, fiziküstü, hayalgücünün sapkınlıkları ya da hurafeler, gerçekliğin eleştirel düzeninde oldukça verimli biçimde işletilebilir. Gerçekçiliğin içinde metafizik bir anlatım olanağı olabilirken, gerçekçilik de, ideolojik, propagandist bir saptırma içinde nesnelliğin sömürülmesi türünde bir metafiziğe dönüştürülebilir.
Günümüz Türk Edebiyatı’nda, metafiziğin görünümlerini ele almayı kolaylaştırmak için yerleşik öykü-şiir ayrımından yararlanacağım. Günümüzde, öykü-şiir ayrımının edebiyatımızın belirleyici kavramlarından biri olduğunu öne sürmem, sanırım yakışık alacaktır; metinlerin okunması, eleştiride ya da sanatsal üretimde rollerin, süreçlerin tanımlanması ya da estetik değerlendirme ölçütlerinin tartışılması büyük ölçüde, öykü-şiir ayrımı üstüne kurulmuştur. Genç bir edebiyatçı için, edebiyatın ilk kapısı, edebiyat dergileridir. Okurun çok daha rağbet gösterdiği bir tür olmasına karşın, romanın, edebiyat dergilerinde şiir ya da öyküden daha az tartışmaya sokulduğunu görüyoruz. Öykü-şiir ayrımının pekişmesinin karşılığı somut biçimde dergiciliğe de yansımıştır. Nitelikli bazı edebiyat dergileri alanlarını öykü ya da şiirle kısıtlıyor. İki türün ayrı uzmanlık alanları ya da iki ayrı sanat olarak ifade edilmesinin altında yatan ideolojik bulanıklığı deşmeye yeltenmeyeceğim.
80 sonrası Türk edebiyatı da, toplumun yaşadığı travmayı ve boşalmayı yaşamış, doğrudan yansıtmıştır. İki etkiden söz edilebilir: Birincisi kuşkusuz, darbenin ağır etkilerinin doğurduğu inanç yıkımıdır; ötekiyse, 80 öncesinin, keskin ideolojik kamplaşmalara karşın kişilere dayattığı ahlakçı sıkıdüzendir. (68’in Türkiye ile Batı’da deneyimlenmesi arasında da üç aşağı beş yukarı benzer bir ayrımdan söz edilebilir; 68, Batı’da coşkulu özgür bir çiçeklenme dönemi olarak anımsanır. Türkiye’de ise, kamplaşmaların körüklendiği bir çatışmalar, iç savaş ve boğulma dönemi olarak akılda kalmıştır. Sadece Türk solu açısından 60’ların ilk yıllarında Batı’dakini andırır bir çiçeklenmeden söz edilebilir.) 80 öncesi hakim ahlakçı sıkıdüzenin, şair-yazarlara bıraktığı tek etkinlik alanı, romanda ve öyküde eleştirel gerçekçilik şiirde ise propagandist bir retorikçilik gibi görünmektedir. (Gün Zileli, anılarında, o yıllarda öykü yazmanın, bisiklet sporuyla ya da eskrimle uğraşmak gibi bir burjuva eğlencesi olduğunun düşünüldüğünü yazar. Selim İleri’nin pişmanlık duyduğunu söylediği, “Çağdaşlık Sorunları” ya da Attila İlhan’ın “Gerçekçilik Savaşı” aynı dönemde kaleme alınmıştır. )
80 sonrası, başka şeylerle birlikte ahlakçı sıkıdüzenin dizgini de kopmuştur; düşsellik, santimentalizm, bireyin bunalımları ya da oyun-yazı ilişkisi gibi, 80 öncesi öne çıkarılmaya korkulan eğilimler tam bir boşalma gösterir. İdeolojik kamplaşma geleceğin ticari lobiciliğinin altyapısı olarak kemikleşir. Türk edebiyatının 80 sonrası verimine göz atıldığında, sözünü ettiğimiz boşalmanın karşılığını, metafizik eğilimlerden fazlasıyla aldığını görebiliriz. Latife Tekin’in ya da Murathan Mungan’ın metinlerinde düşselliğin boyutu hep metafizik dalgalarla çizilmiştir; Bilge Karasu, Borges’i andıran metinleriyle yeniden ortaya çıkarılır. Ancak, bu etkilerde, toplumun tarihinden ötesinde, Batı etkisinin tartışılmaz ağırlığı olması çözümlememizi güç durumda bırakıyor. Türk edebiyatı 80 sonrası kendi içinden doğma özelliğini yitirmiş midir? Bu soruyu ayrı ve daha kapsamlı bir yazıda tartışmak gerekiyor.
Öykünün ya da romanın, getirdiği kültür zenginliğini (?), tartışmaya açmanın yeri bu yazı değil; ancak, şiirle ilgili çok daha ilginç bir olguya değinilmesi gerekiyor. Şiir ya da şiir çevresinde edebiyat verimi iki anadal üstünden ilerliyor: İlki kuşkusuz, şiirin kendisidir; dergilerde çıkan, kitaplaşan ya da ezberden aktarılan şiir. Şiirin, edebiyat dergilerinde öncelikli, sıcak, merak uyandıran yanı son yıllara kadar tartışmasızdı; ancak, şiirin okunmasında ya da anlaşılmasında kaygı uyandırıcı bir boşluk oluştuğu sezildiğinden belki de, şiir, edebiyat dergilerinde ikinci bir anadalı körükledi: Şiir üstüne yazılan eleştirel ya da serbest denemeler.
Şiiri tartışmak, Türkiye’de, en azından edebiyat dergilerinin temsil edebildiği kamu çerçevesinde, genç düşüncenin sıcak kalabildiği belli başlı alanlar arasında yer almıştır. Yine de şiir tartışmalarının, içine düştüğü kısırlıklar, tıkanma noktalarından söz etmek gerekiyor; çünkü şiirin, daha doğrusu şiirle uğraşan kişilerin canlandırdığı metafizik kavram, öyküde ya da romanda gözlemleyebileceğimiz etkilerin toplamından çok daha kapsayıcı ve tartışmaya değerdir. Modern şiir üstüne yürüyen tartışmalar, geçmişte bağışlanabilir bir sıfat olarak, kimi zaman abartılı da olsa başı sonu belli bir kişiliği, Şair’i ortaya atmıştı. Şair’in ne olduğuna gelince: Metafizik bulanıklık tam da “şair” kavramının üstüne çökmüştür.
Şair’in ne ya da kim olduğu sorulduğunda pragmatist düşünce, birbirini andıran birkaç yanıtı sıralar: Şair, şiir yazan kimsedir; ya da şair, şiir yazmayı meslek edinmiş kimsedir, şair, en az bir şiir kitabı yayınlamış kimsedir. Ancak pragmatist yanıtın ne eleştiri ne de şiir okuru açısından yeterli olmadığını söylemek gerekiyor. Bu durumda en tutarlı çıkış, şairin kim olduğunu değil şiirin kendisini tartışmayı önermek olabilirdi- ancak modern sanatla ilgili kentsoylu toplumun yanılgıları, Şair kimliği içine de geri alınamaz biçimde gömülmüştür. Şair, yalvaçlıkla, duygusal aşırılıkla, yaratıcı delilikle, kavrayış derinliği ya da çağın önerdiği başka marjinal sapmalarla birleştirilir. (Üç aşağı beş yukarı aynı niteliklerin Rock starlarına, aktörlere ya da sporculara da uygulandığını biliyoruz.) Tartışma şairin neliği, neyi temsil ettiği, neyin sahibi olduğu, ne hakkında söz hakkı iddia edebileceği, nerede olduğu, nereye yöneldiği gibi sahte politik alanlara kaydırılır. Bu durumda, hiçkimse, şairin yerinin Tanrı’ya ya da başka insanlara göre konumlandığı denemeleri yadırgamaz; ya da şiirin bir vahiy olup olmadığı gibi çarpık bir konu eleştiride yer edebilir. Yazıyı yazan bir şairse, daha başka bir boyut daha doğar: Kişi aslında kendinden söz etmektedir; neden apayrı, özel ya da seçilmiş biri olduğunu dışavurmaya başlamıştır. Şairin, şiir üstüne yazmasında bir sakınca yoktur; ancak şairin, şair üstüne yazdığı yazı, şiir pratiğinin tartışılabilir temellerini aşmış, betimlemeye çalıştığımız modern şair rolüne saplanmışsa hastalıklı bir ifade ortaya konuyor demektir.
Şair’in toplumsal rolüyle ilgili tartışma, şiirin tarihiyle toplumun tarihi arasında tersine bir ilişkiyi geçerlileştirmeye kadar varabilir. Şiir üstüne yazılan yazıların kültüre ya da toplumun tarihine açıklık getirmesi olağandır; hatta, şiir üstüne yazmanın en sağlıklı gerekçelerinden birini oluşturur. Ancak, Şair’in toplumda tuttuğu yerin, o toplumla ilgili yargı vermede birincil ölçü olduğu söylenmeye başlanırsa işin rengi değişir. O durumda metafizik bir sapmanın, Türkiye’de düşünce kısırlığının gediğini doldurduğundan başka bir şey söyleyemeyiz; kuşkusuz, bu kendini şair sayanların kusuru sayılmamalıdır. Aslında, en alelade bir gözlemle, entelektüelin yaşadığı toplumun dilini konuşamamaktan duyduğu sıkıntıdan başka bir şey değildir. İsmet Özel’in ünlü ethos/pathos ayrımı da, aslında şair kimliğinin biçimleri arasında metafizik bir yargı olarak okunabilir. Bununla aslında lirik, epik, dramatik biçimler arasında bir ayrım vurgulanmamaktadır. Şairin yaşadığı toplum karşısında sorumluluk üstlenme, topluma borcunu ödeme niteliğiyle ilgili bir yargıyı da içerdiği su götürür. Bana göre, ethos/pathos ayrımı da, metafizik “şair”in entelektüel, politikacı ya da hatta iktisatçıyı içeren aşkın bir yalvaç kimliği olarak öne çıkarılmasına yaramaktadır. Böyle bir kimliği, yaşadığımız toplumsal gerçeklik içinde savunabilmek için, hiç kuşkusuz öze, varlığa ilişkin değişmez ilkel savlardan yola çıkmış olmak gereklidir. Öyle de olmuştur.
Yazının başında metafiziğin yanlış ve popüler anlamından yola çıktığımı belirttim; demek ki, bu yazıda kullandığımız kapsamıyla metafiziğin doğru bir anlamı yoktur- metafizik hep düşüncenin gerçekliği dayatması karşısında öteye kaçıştır; gerçekse metafiziğin temel gıdasıdır. Edebiyat açısından, en azından, benim izlemeye değer gördüğüm edebiyat açısından, metafizik bir oyuncaktır. Yazımın toplamında metafiziğin olumsuz anlamının ağır bastığı söylenebilir, söylenmelidir; zaten en başında belirttiğim gibi, felsefe tarihinde kazandığı derinlikli anlamı hiç hesaba katmadım. Metafiziğin popüler anlamının incelemeye daha elverişli olduğunu düşündüm; bu anlamıyla metafiziğin kendini kandırma anlamına kaydığını kolayca söyleyebiliriz. Şiirle ilgili olarak da “şair” kimliğinin yapıntılığından söz ettim.
(Hece, 2006)