<font color=orange> SAÇLARI VARDIR AŞKIN / SELÇUK ORHAN<


17/8/2007 · Kategori: selcuk orhan yazilari

 

Hayriye Ünal’ın şiir kitabı bir kuşkuyla açılıyor:

 

         ya yusuf kuyuda ölürse

         ya Yusuf değilse kuyudaki

 

         Paranoid tarih kavrayışından şizofren tarih kavrayışına ilerleyen şiirleri bu iki dize açıyor; kuşkunun odak noktası, ‘kuyudaki yusuf’, kutsal kitaplarca belgelenmiş bir tarihin öğesidir. Kuyudaki Yusuf (a.s.) kıssasından duyulan kuşku kişiye özgü değil; tarihle ilişki içindeki şiirin, epik sanatın çokseslilik ve kapsamacılığının bir sonucu bu paranoya. Halihazırdaki önermeyi sağlayan tarih (sözgelimi bu durumda kuyudaki Yusuf’a (a.s.) ilişkin önermeyi) aynı anda bu önermeyi kuşkuya düşüren bir çokseslilik ve dağınıklık içeriyor, daha doğrusu çokseslilik kuşkuyla, kuşku da tarihin düşünülebilmesiyle vazgeçilmez bir bağ kurmuştur.

         Hayriye Ünal’da tarihin düşünülmesi (şiir içinde) öte yandan paranoid bir odak üzerinde gerçekleşmiyor. Kitaptaki şiirlerin pek çoğunda tarih, düşünceyi toparlayamadan, merkez sürekli ve sanırım bilinçli olarak yitirilerek varlığını sürdürüyor. Tarih üzerine konuşan tek bir zihin yok Ünal’ın şiirlerinde; çokseslilik, şiirlerin söyleyeninin de kişiliğine katılmış. İmgesel düzlemde aynı etki sürekli bir bölünme, parçalanma, yönsüz şiddet ve çürüme biçiminde ortaya çıkıyor. İnsan gövdesine yönelik parçalayıcı şiddet, hem biçimsel hem zihinsel anlamda bir bölünme ve yaşlanma, hastalık gibi etkilerle çürüme, yaşam öğelerinin yitirilmesi, yokolması.

         Kitabın ilk şiirinde,

        

         Ne başlarını bir tırpanla kopardığım kadınlar

         Ne hastalıklı aşklar artığı vücut

        

         Prangalarına sarılmış onları ısıtan yabancılar

        

         Bu arsız yüreği

                   Böldüler

                            Böldüler

                                      Böldüler

        

         Yangın sarısıyla veba karışımım

         Bir kuşku vardır

 

dizeleri şiiri merkezsiz bir zihnin elleriyle gerdeğe sokuyor. (Şiirden dizeleri çıkarıp örnek vermekle Hayriye Ünal’ın şiirinin ele alınabileceğini sanmıyorum. Umarım sağduyulu okur kitabın ve dolayısıyla şiirlerin bütününü dikkatle okuma ödevini üstüne alır.) Aynı şiir bir tükenme, yaşamdan çekilme, diriliğini yitirme diye adlandırabileceğimiz bir durumla sona erdiriliyor.

 

          Sarp dağlarım var 

Artık biliyorum hiç çıkılmayacak

Hiç çıkılmayacak

Hiç çıkılmayacak

Oh fortuna!

 

Hayriye Ünal’ın şiirlerinde mutlak gerçek düşüncesi yok. Sözgelimi bir din ve/ya ideoloji (diyelim ki sanatçıya boyun borcu edilen o pek canım hümanizm) şiirleri kendi sınırlarına almıyor. Tarih de Hayriye Ünal’ı ilgilendirdiği yönüyle putataparlık dönemini içeriyor; putataparlık döneminin dışında kalan tarihi narrasyon bile bu putataparlığın çerçevesinde yeniden veriliyor. Böylece mitik ve/ya dini anlatı şiire kişi olarak girebilen her dramatik bütünlüğe uygulanabilir oluyor; “Saçları Vardır Aşkın” şiirinde sözgelimi, kişiler zamanın dışında ama artık artzamanlı kısıtlamanın dışında kalan zihinleriyle tarihin içinde bir diyaloğu sürdürüyor. Natanael, Yakub (a.s.) (Hey koca dişi mefisto/ sana mı kaldı güreşmek tanrıyla), Petros’a dair göndermeler aynı şiirsel bütünlük içinde birbirine ulanabiliyor; bir alışkanlık yaratmadan ama kuşku duyulsa bile elde kalan son biçimi korunarak. Kuşku böylece tarihin yalanlanması değil onanması oluyor; putataparlık, zamanı gözden çıkaracak biçimde yeniden uyarlanıyor. Şiddet ve kırılgan cinselliğin arasında insan eşyayı birbirinden ayırt edememeye maruz bırakılıyor. Bu ayrımsızlık en uç noktada katıksız bir mutlak arayışını önermiyor değil; ama bana kalırsa mutlak fikri her şeye rağmen zayıf kalıyor, zayıf bırakılıyor.

 

İyice inceltilmiş bir metal gibidir

(Saçları Vardır Aşkın)

 

Şiirleri söyleyen; ahkam kesen, bütün insanlık tarihinin tanığı olmuş bir edayla konuşuyor. Böylece insanı tanıma çabası ve kuşku gerçek kendini gizliyor; insan kuşkusunu belli etmemek için karşısındakini daha büyük kuşkuya boğan kadim düşünürü hatırlıyor. Oysa Hayriye Ünal’ın modern bir şair olarak şiirlerindeki tarih yükünü, sözcüklerle kendi çağına çektiğini de görüyoruz. Öte yandan şiirindeki çokseslilik ve mutlaka karşı direnme havasına rağmen nerdeyse “evrensel insan düşüncesi”ne sahip olduğunu söyleyebileceğiz Ünal’ın:

 

Örsü döverken

Goethenin yüzyıllar sonra dile getireceği

Bir gerçeği düşünürdü

(Tirad II)

 

Aynı şiirde Kawa’yı modern bir insan gibi anlıyor veya modern insanı Kawa’ya götürüyor, onun gövdesinde sınıyor:

 

Ödevlerin değişebileceğini çivi çakarken kavrar

Kıralların düşebileceğini birinci ilkeden çıkarır

Öfkesini takar önce yerine

Başka neyi varsa takar

(Tirad II)

 

Şiirlerdeki cinsel öğe parçalanan bir gövdeyi odak alıyor çoğu kez; kadın ve erkek arasındaki bir ilişkiden öte yine, dönemsellik gözetmeden toplanmış tarih sahnelerinin kurduğu bir yap-boza dökülüyor. Ancak yap-boz asla tamamlanmıyor, parçaların yeri belirsiz bırakılıyor, cinsellik de böylece mutlak bir arzu içermiyor. Odakların çokluğu ve merkezin yitirilmesi yine putatapar bir etki yaratıyor; ancak ortada gerçek anlamda bir kadın ve erkek olmadığından ihanet pek işlenmiyor.

 

Ramsesle Allahın emri olmuşlar

(Bumerangın Döndüğü Yer)

 

İronik değil şizorfenik; bu şiirlerin zihninde dili dil kılan sistem değil de, tarihi tarihi kılan sistem çökertilmiş. Şiirler anlatmayı bir üslup olarak istihdam edebiliyor; ancak anlatmıyorlar.

Kadim kutsal metinleri çağrıştıran bir üslup. Ancak kutsal metinlerdeki ‘mutlak bilgi’ söyleyişine yakın bir söyleyişe rağmen mutlak olanın reddi. Hayriye Ünal’ın şiiri kendi çelişkisi içinde, kapsadığı her öğenin de yerini belirsiz bırakıyor. Tarihi, bir seçme yapmadan bütünüyle kapsamak ister görünüyor; ama öbür yandan çoğulluk düşüncesiyle şiirdeki zihnin yönelimini putataparlıkla tamamlıyor.

Hayriye Ünal’ın şiirlerindeki tarih’i 1980’li şairlerin tuttukları ’arkaizm’ yolundan ayrı tutmak gerekiyor. Her şeyden önce tarih kavrayışında ciddi bir ayrım var; Ünal’ın tarihi, 1980’li şairlerin tersine adanılan, mutlak ve gizemli bir tarih değil. Kuşkularla örülü, bağlantıların belirsiz olduğu ve zaman sınırlamasından kurtarılmış bir tarih. Hayriye Ünal, dua biçimi verilmiş tılsımlı sözcükler veya sahte lahitler yazmıyor. Bir okur olarak Hayriye Ünal’ın şiirinde halihazırdaki yaşamın da hizaya getirildiğini okuduğumu sanıyorum.

Saçları Vardır Aşkın, uzun, kapsamlı ve bilimsel bir incelemeyle hakkı verilerek tartışılabilirdi. Kitap hakkında ilk yazılan yazılardan biri olduğu için okuduğunuz yazı ilk büyük yanlışları yapma riskini de almış demektir. Hayriye Ünal ve çağdaşı bazı şairlerin şiirlerinin eleştirisinde bir sonraki adım bence kendi çağdaşlarıyla kıyaslandığı ve şiirin soyağacının çıkarıldığı incelemeler olmalı.

 

TOPLUMDA GERİCİLİĞİN YÜKSELİŞİNİN BELİRTİLERİ / SELÇUK ORHAN


15/7/2007 · Kategori: selcuk orhan yazilari

Bu yazıyı aslında daha geniş bir kapsamda ele almak niyetindeydim; ancak sadece kişisel görüşlerimle örülmesinin doğru olmayacağına karar verdim. Gericilik, yanlış anlaşılmaya, manipule edilmeye yatkın bir kavramdır; bunun nedeni de karşıt görüşlerin suçlamalarında sıklıkla “gericilik” kartına başvurmaları olarak açıklanabilir. Benim gözümde gericilik, politik görüşlerden bağımsız olarak, toplumun tümüne egemen olumsuz bir anlayış durumudur. Gericiliğin belirtilerini incelerken aslında gericiliğin oluşturucu parçalarını da ortaya dökmeyi amaçlıyorum.

Aşırı İyimserlik
Toplumun geleceği üstüne konuşurken toz pembe bir çerçeve çizenlerin sayısı artıyorsa biraz durup düşünmek gerekir. Çoğunlukla iktidardaki kurumların sözcüleri ya da işlerin gidişinden çıkarı olan kimseler, her şeyin yolunda olduğu izlenimini pekiştirme eğiliminde olur.  Çoğunlukla da bu kimselerin sesi daha çok duyulur; çünkü, özellikle baskı ya da sömürü çağlarında basın bu kişilerin elindedir. Ancak, kitle iletişimi çağında, iyimserliğin çok daha geniş bir kesimin dilini ele geçirmesi de şaşılacak bir şey değildir. İnsanlar kendi aleyhlerine bile olsa gerici bir ideolojiyi destekleyebilir. 70′li yıllarında sonunda, devrimci örgütler yandaşlarının bağlılığını korumak için devrimin pek yakında olduğu söylemini kullanıyordu; benzer bir söylemi şeriatçı ya da ülkücü örgütler de kullanıyordu.  ”Yaklaşan zafer” söyleminin arkasında çoğunlukla yaşanan sıkıntıların sorgulanmasına engel olma bilinci yatar. “Güzel günler göreceğiz” demek pekala yanlış olmayabilir; öte yandan, güzel günleri nasıl, hangi aşamalardan geçerek, hangi beklentiler ve tasarılarla göreceğimizi açıklayamayan bir oluşumun sözlerini kuşkuyla karşılamak gerekir. Her türlü gericiliğin en büyük düşmanı kuşkudur. Aşırı iyimserlik karşısında göstereceğiniz en küçük kuşku tepkilere neden oluyorsa, kuşkunun dozu ölçüsünde öfke artıyorsa gericiliğin belirtisi sayabiliriz. 

Aşırı Kötümserlik
Genel kabul görmüş muhasebe ilkelerinden biri muhafazakarlıktır; bu da şöyle tanımlanır: Bütün hesapları en kötü senaryoya göre yapmak… Ölçülü, dahası sistemli bir kötümserlik aslında sağlıklı politikanın ya da sağlıklı ekonominin göstergesi sayılabilir. Parayı yöneten biri, en kötü senaryoda ne kaybedeceğini bilmiyorsa eninde sonunda toslayacağı yanlış bir yolda demektir. Aşırı kötümserliği ise, yararlı sayabileceğimiz ölçülü kötümserlikten kesin olarak ayırmamız gerekir; çünkü aşırı kötümserlik, belli bir çağda ya da belli bir ülkede, geleceğin yaşanamaz olduğuna ilişkin bir kanıya varmaktır. Böyle bir kötümserliğe günümüzde özellikle ülkemizde eğitim düzeyi yüksek insanlar arasında sıkça rastlıyoruz. Türkiye’de, hem maddi koşullar açısından, hem de bozulan insan ilişkileri yüzünden düzgün bir yaşam sürmenin imkanı kalmadığını söyleyenlerin sayısı artıyor; bu kişiler çözümü de, yurtdışına, özellikle Batı ülkelerine göçmekte arıyor. Türkiye’de bilgisayar mühendisi olan bir adam Kanada’da kasiyerliğe rıza gösterebiliyor.

İşlerin kötü gitmesi aslında düzeltilemeyeceği anlamına gelmez; ancak düzeltmek yolunda bir irade konamıyorsa, bu durumda gericilikten söz edilebilir. İnsanın yaşadığı çağda ya da ülkede geçerli olan insan ilişkilerini kabul etmesi gerekmez. Geçerli durumda, temel özgürlükler, toplum baskısı ya da düpedüz despot yasalarla kısıtlanmış olabilir.  Örneğin zorunlu din derslerine giriyor ya da Ramazan’da oruç tutmadığınız için yalnız bırakılıyor olabilirsiniz; ya da tam tersine baş örtüsü kullandığınız için üniversiteye alınmıyorsunuzdur.  Çözümün ne olabileceğini açıkçası bilmiyorum; çünkü baskının tam anlamıyla ortadan kaldırıldığı bir çağ yaşanmadı. Yine de işin doğrusu şu: Çok küçük bir ölçüde bile olsa direnişi denemek gerekiyor. Yoksa baskıya boyun eğen kişi, aslında göç ettiği yere de baskıyı götürüyor. İnsan olarak hangi despota boyun eğeceğimizi tercih etmek yerine boyun eğmemenin yollarını araştırmak bize çıkar yol sağlayacaktır. 

Komplo Teorileri
Tarih nedir, ya da tarih diye bir bilime neden gereksinim duyarız? Her şeyden önce tarih bize günümüzü çözümlemek için bir yordam sağlar. Olayları doğru açıklamak için bir bilime gereksinim duyarız. Bu yaşama duygumuzu pekiştirir; hatta aklımızı oynatmamızın bile karşısında engeldir. Bir toplumda, çetrefil politik ya da ekonomik olayları açıklamada, komplo teorileri tarih biliminin yerini almaya başlamışsa, gericilikten söz edebiliriz. Komplo teorileri yanlışlanamaz, kanıtlanamaz varsayımlardan doğar; çoklukla da insanlara kim dost, kim düşman öğretme amacı güder. Bu bakımdan ilkel oldukları kadar kötü bir niyetin belirtisini taşırlar. Komplo teorileri, korkuyu canlı tutmaya yarar; özünde uğraşlarının, dayanışmalarının, dirençlerinin boşluğunu kanıtlamaya dönüktür. Komplo teorileri çoklukla hedef göstermeye yarar; düşünce kısırlığının, eğitim eksikliğinin yaygın olduğu yerlerde doğar. Komplo teorilerine rağbetin artması toplumda gerici güçlerin egemen olduğuna bir işarettir.  İlk bakışta komplo teorilerinin sağlıklı bir kuşkuculuktan sökün ettiği sanılabilir; oysa komplo teorisinin kaynağı kuşku değil, korkudur. Komplo teorileri, olayların önem sırasının karışmasına yol açar. Komplo teorilerinin savunucuları, aslında bu yalan yanlış öykülerin aklı işletmenin, uyanıklığın bir yolu olduğunu savunur; oysa komplo teorisi olduğu aşikar bir yargıyla karşılaşıldığında, öncelikle bu söylentiyi ortaya sürenin bu işten nasıl bir çıkarı olabileceğini kestirmeye çalışmak yerinde bir egzersiz olabilir. Komplo teorileri, gizli örgütlerle, komitacılıkla vb. etkinliklerle politika yapılan çağın gerçeğinden kopup gelmiştir; en beter yanları hakikatla yalanı ya da hayali bir arada bulundurmalarıdır. Komplo teorilerine göre tarih değişmez rollerin ezelden beri süren bir çatışmasından başka bir şey değildir. Her politik hareket, ne kadar çeşitlilik gösterirse göstersin, bu kadim rollerin birinin hizmetindedir. Kısacası komplo teorileri, komplike görünmelerine karşın aslında bireyleri basit üstelik hayali seçimlere zorlar. Aslında komplo teorinin kurulu dengeyi korumaktan başka bir amacı yoktur; olduğun yerde kal, hiç değişme, kadim rolünden sapma… mesajı vermektedir.   Komplo teorileri gericiliğin söyleminin en önemli parçalarındandır.

Parapsikoloji ve Mistisizm
Bilimin sömürülmesi gerciliğin başat belirtilerinden biridir. Parapsikoloji, spritüalizm ya da çeşitli mistik görüşler insanın deney yoluyla varamayacağı bilginin peşinde olduğu iddiasındadır. Bunların aslında en yaygın olanları dinle bilim arasında muhayyel bir köprüde yer almış olduğu izlenimini korumaya çalışır. Bu tür boş inançlara eğilim aslında insanın kendi gerçeğinden uzaklaşma çabasıyla da açıklanabilir. Aslında sahte bilim, rahatsız bir geri çekilme, boşa çıkmış arzunun yerinin doldurulmasından başka bir şey değildir. Dinlerin doğduğu çağlarda, mistik anlatıların politik bir işlevi vardı; yaşamı dönüştürme gücü taşıyordu. Günümüzün modern mistik tarikatlarıysa gündelik yaşamın bireylere yıktığı sıkıntının saptırılmış bir biçimde giderilmesi çabasından başka bir şey değildir.

Kadercilik
Kaderciliğin bize özgü olduğunu düşünürüz; yani olayların akışının insanın elinde olmadığı, denetlenemeyeceği görüşünün toplumumuzda başka toplumlara göre daha yaygın olduğunu sanırız. Evet; gerçekten Dünya’ya bakış açımızda, en azından sözde bir çeşit kader-kısmetçilik baskındır. Oysa pratikte çok az insan, kendi çevresini kuşatan küçük olayların ya da tüm toplumu ilgilendiren makro boyutta gelişmelerin denetlenemeyeceği görüşündedir. Bir şeyleri değiştirme çabası her zaman tüm yoğunluğuyla sürer gider. O halde gericilik bunun neresinde? Gericilik, başkalarının çabalarını hor görme eğiliminde yatar. Dürüst bir politikacının, bir bilim adamının ya da bir sanatçının, giriştiği zor işte boşuna çabaladığını şaka yollu bile dile getirmek gericiliğin kesin bir belirtisidir.

Nostalji Sarhoşluğu
Bize geçmişi anımsatan biçimleri niçin severiz? Bu sorunun yanıtını vermek zor… Geçmişte gerçekten anmaya değer, hoş, ilginç şeyler olup bitmiş olabilir; ya da bize geçmişten kalan kimi yapıtların  özel bir anlamı vardır. Ama kimse Rembrandt’ın resimlerinin ya da Dickens’ın romanlarının güzelliğinin eskiliğiyle bağlantısı olduğunu söyleyemez. Geçmişin zevklerini yansıtan kimi öteberinin de insanların gözünde değerinden söz edilebilir. Büyük ölçüde nesne fetişizmiyle açıklanabilecek bir çeşit antika tutkusunu örnek verebiliriz.  Eski nesnelerin tarihsel anlamıyla fetiş değerlerini de birbirinden ayırmak gerekir. Örneğin 17. yüzyılda imal edilmiş pahalı mobilyalar, dönemin yaşayışına ilişkin ipuçları taşıması açısından bir önem sahiptir; ancak varlıklı bir kimsenin bu nesneleri evinde bulundurmak istemesiyle bu tarihsel anlamın doğrudan bir ilişkisini kurmak zordur.  Öte yandan geçmişe ait her şeyin güzel ya da yararlı olduğu, dolayısıyla korunması gerektiğini düşünmek tuhaftır. Örneğin, 70′li yıllarda İstanbul sokaklarında rastladığımız eski tip dolmuşların güzelliğinden söz etmek abestir. Ya da yüzyılın başının sefahat yaşamına ait kantoların da değeri tartışmalıdır. Geçmişi koşulsuz koruma, dondurma çabası, değişime korkusundan başka nasıl açıklanabilir? Öte yandan nostalji olarak yarattığımız geçmiş, o geçmişin tarihsel gerçeğinin hedonist bir saptırmasından başka bir şey olamaz. Nostalji geçmişi bir mezarlık olarak görerek, yaşanan anı sürekli edilgen bir ayin içinde geçirme önerisidir. Dolayısıyla, bu tür nostalji, aslında uysal görünümünün altında kinci bir saldırı taşır: Yaşanan zaman değersizdir. Güzel, değerli, uğruna yaşanabilecek her şey geride kalmıştır.

Filistenlik ve Züppelik
Filistenlik ya da züppelik, aslında insanın acemilik çağında uğradığı duraklardır. Tıpkı ergenlik çağının insanı aşırı uçlara çeken, biraz sarsan tutkuları gibi yararlı yanları olabilir. İnsan bir işe başlarken züppe, bir işten vazgeçerken filistendir.  Ama acemiliğin bitmesi gereken yerde süren züppelik, uzamış bir ergenlik çağı gibi tat vermez. Çocuk gibi davranan yetişkinlere kimse uzun süre katlanamaz. Züppelik de, filistenlik de geçmişte sıkça üstüne yazılıp çizilip şeylerdir… Yeni bir şeyler eklemeyeceğim. Ancak bu iki eğilimin artması, toplumda değerler hiyerarşisinde bir bozulmanın başladığının belirtisidir. İşlerin başında ehil kimseler değil ağzı laf yapanlar olursa, çeşmebaşını kabadayılar tutarsa, o toplumda yaşamak giderek zorlaşmaya başlar.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar… Gericiliğin ne olduğunu açıklamaksa aslında ayrı ve belki daha gerekli bir yazının konusu olabilirdi. Bana göre gericilik, yaşamı insanların çoğunluğu için olanaklı kılan kazanımların geri alınmasıdır. Örneğin köleliğin formal olarak bile ortadan kalkması, yazılı yasalarca iptal edilmesi ilerici bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Dünya’nın bir yerinde kölelik sayılabilecek bir şey yeniden başlamışsa gerciliğin egemenliğinden söz edilebilir. Gericilik her zaman belli bir kesime ya da sınıfa hizmet eder; bir çıkar birliğinin güdümünde doğar.

Yorum (yok) Yorum yaz!

SELÇUK ORHAN* / AZ GELİŞMİŞ ÜLKELERDE


3/7/2007 · Kategori: selcuk orhan yazilari

 

Az gelişmiş ülkelerde işlerin başında çoğunlukla yeteneksiz kimseler bulunur.

Az gelişmiş ülkelerin yoksul halkları da yetenekli insanlar çıkarır. Ancak az gelişmiş ülkeler yeteneği ayıracak, geliştirecek, yetkilendirecek örgütsel aygıtlardan yoksun olduğu ya da bu aygıtları doğru kullanamadığı için insan varlığını boşa harcar.

Az gelişmiş ülkelerde başka koşullarda topluma yüksek yarar sağlayabilecek insanların şanslıları çok gelişmiş ülkelere kaçar; şanssızları ya da ülkesinin gerçek bir ülke olduğuna inanacak kadar aptalları ülkede kalır. Çoğu çırpınarak telef olur.

Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanlar topluma zarar verir. Her şeyden önce kendi yeteneklerini doğru değerlendirecek insanlarla karşılaşmaları küçük bir olasılıktır. İstisna olanlar bile, dişiyle tırnağıyla elde ettiklerini kayrılan bir ailenin beyinsiz çocuklarına terketmek zorundadır.

Bir az gelişmiş ülkede bakanlık, başkanlık, büyükelçilik gibi işlerin babadan oğula gizlice devredilmesi oldukça sık görülür. Az gelişmiş ülkelere çok az sayıda zengin aile hükmeder. Görünüşte pek çoğu demokrasi olan bu az gelişmiş ülkelerin toprağı birkaç aile arasında mülk edinilmiştir. Az gelişmiş ülkelerde adi bir monarşi işler. Halk ayaklansa bile kimin kellesini götüreceğini bilemez.

Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanlar kendileri için bazı çıkar yollar bulabilmiştir. Zengin ailelere yapışabilenler kendini biraz sıyırır. Ama zengin ailelerin ellerinde tuttukları güç sayesinde yetenekli insanların pek azına ihtiyacı vardır. Az gelişmiş ülkelerde genelde genç nüfus yüksek olduğundan yetenekli insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Zengin ailelere ya da kıyak devlet atamalarına kapaklanamayanların büyük bir çoğunluğu sessizce kenara çekilir. Potansiyelinin pek azını kullandığı bir işe, orta düzeyde bir geçime razı olur.

Az gelişmiş ülkelerde insanları başarısızlıkla barışmaya ikna edici maneviyat ideolojileri çok yaygındır.

Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanların hepsi yazgısına boyun eğmez. Kimileri dişini göstermeye kalkar; böylelerin çoğunu ilk adımda harcarlar- ancak her zaman içlerinden birazı zengin ailelerin gözünü korkutacak şiddetli bir iktidarın sahibi olur. O durumda zengin ailelerden biri olabileceği umuduyla işbirliğine kalkışır.

Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanların birazı halkı uyarmak, kendine getirmek, silkindirmek gibi boş bir hayale kapılır. Ancak halk için az gelişmiş ülkelerde daha tatlı eğlenceler hazırlanmıştır; dahası kimse rezil, batak bir yaşamı kölelik içinde sürdürdüğünü duymayı sevmez. Az gelişmiş ülkelerde herkes insan gibi yaşadığını sanır. Yetenekli insanların bu bölümü en kararsız olanlarıdır; şanslı olanları yine kollanacağı bir barınak bulur. Kalanlara deli, ahmak ya da hain gözüyle bakılır.

Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanların çoğu gizlice ya da açıkça halktan nefret eder. Halkın içinde kendi gibilerin pek az olduğunu düşünür; oysa aslında, sürekli uyanık kalmak zorunda olan az gelişmiş ülke insanı, yaralı bir hayvan gibi tetiktedir. Her şeyi daha hızlı anlar; ama hiçbir şey yapamaz- o tam bir kilitlenme halindedir. Satrançta pat denilen pozisyona düşmüştür. Önceliği soluk almaktır.

Az gelişmiş ülkelerde yeteneksiz insanların kayrılması oldukça sık yaşanan bir durumdur. Müzisyenler çoğunlukla zengin ailelerin uzak akrabalarından çıkar. Kimsenin duymadığı kendine sanatçı diyen birtakım insanlar çok büyük bir kazanç elde eder. Kurumların başında işinin ehli olmayan kalıpsız adamlar vardır. Yetenekli genç insanlar böylelerini görünce aslında kendi işinin çok kolay olduğunu düşünerek yanılır. Az gelişmiş ülkelerde sporda bile yetenekli insanların öne çıkmasının güç olduğu görülür.

Az gelişmiş ülkelerde kolay kazanılan, pek emek gerektirmeyen mesleklere sıkça rastlanır. Örneğin az gelişmiş ülkelerde ihtiyaç fazlası spor yazarı ya da ekonomistler bolcadır. Arasıra bu mesleklerin hepsini bir arada yürütebileceğini iddia eden yeteneksiz insanlar çıkabilir. Bütün Dünya’da olduğu gibi az gelişmiş ülkelerde de çoğul yeteneksizlik bir meziyet gibi kabul edilir. Az gelişmiş ülkelerde her işe burnunu sokmak yüzsüzlüğüyle sıkça karşılaşılır. Bir radyocu, giderek roman yazarı, arasıra manken, yeri geldiğinde dansöz olabilir; gözden düştüğünde cinsiyet değiştirmeye kalkabilir. Az gelişmiş ülkelerde böyle meslekler arasında hiçbir ayrım yoktur.

Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanlar gelişmiş ülkelerde kendi değerlerinin bilineceği yanılgısına düşerler. Oysa gelişmiş ülkeler bu insanlara ucuz emek gözüyle bakar. Az gelişmiş ülkelerden göçen yabancıların en az iki-üç kuşak sebat etmesi gerekir.

Az gelişmiş ülkelerin yetenekli insanları kötü bir eğitim aldıkları için yeteneklerini yitirirler, ya da bozarlar. Yeteneklerini kullanmanın bir yolunu bulanlar çoğunlukla kızgınlık içindedir. Halka saldıracak kadar gözleri dönebilir. Az gelişmiş ülkelerde yetenekli insanlar çok kolay şımarır. Yeteneklerini geliştirmezler; hiçbir emek harcamadan bile yaşadıkları toplum için fazlasıyla yeterli olduklarını düşünürler. Oysa ortadan kaybolsalar gerçekte kimse onları aramayacaktır.

Az gelişmiş ülkelerde yüzeysellik yaygındır. Yetenekli insanların çoğu istese de yüzeysel kalmayı beceremdiğinden kendilerini herkesten daha zeki sanma eğiliminde olurlar. Oysa, kurnazlıklar içinde avlanacak kadar saftırlar. Hem yetenekli hem kurnaz olabilenler çelişik ama parlak bir yaşam sürer.

Az gelişmiş ülkelerde en ucuz kaynak insandır. Az gelişmiş ülkeler, kendilerini yürüten birkaç ailenin çiftliğidir; yeri geldiğinde insanlar da kolayca pazarlanır. Kimi az gelişmiş ülkelerde insanların zihinsel yetenekleri pazara çıkarılmıştır; kimileri fuhuş ya da ağır işçilik için kullanılır.

Yetenekli insanların çok azı başkaldırır; ancak doğruları söylemenin yeterli olacağı gibi bir kanıya saplanırlar. Herkesi yetenekli kılmak gibi sonuçsuz bir çabaya girişirler. Bütün devrimleri aslında orta-zekanın başardığını bilmezler. Zeki insanlar yetenekli insanları alay konusu etmeyi sever. Zeka yeteneğe düşmandır. Yetenek inançlı bir saflığı gerektirir. Zekaysa azgelişmiş ülkelerde kurnazlığa hizmet edebildiği ölçüde bir yarar sağlar.

Az gelişmiş ülkelerin yetenekli insanları, çok gelişmiş ülkelerde işlerin daha düzgün yürüdüğünü düşünerek aldanır. Hepsi aynı tas aynı hamamdır. Çok gelişmiş ülkelerde sadece yetenekli insanları kullanarak daha çok para kazanılabileceği anlaşılmıştır. Ancak zaten sürüp giden düzenin devam edebilmesi için daha fazla yeteneğe gereksinim olmadığından az gelişmiş ülkelerin insanları asker, işçi, çiftçi ya da çağrı merkezi görevlisi olarak kalmalıdır. Az gelişmiş ülkenin yetenekleri imkan değil tehlikedir. Bastırılmaları yerindedir.

Dünya, az gelişmiş ülkelerden oluşan bir hurdalıktır.

 

* Selçuk Orhan, 1977 doğumlu hikayeci, eleştirmen. Üsküdar Anadolu Lisesi (1995), Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü (2001) mezunu. Öyküleri ve eleştiri yazıları; Dergâh, Şehrengiz, Hayalet Gemi, Atlılar, Mizan, Kırklar ve Kitap-lık dergisinin eki Babil Kulesi’nde yayımlandı. Kansızlık (2000), Taş Kayık (2003) adlı iki öykü kitabı, Acemi Şansı (2004) adlı bir deneme kitabı var. Ayrıca Kapalı Öyküler (İ. Tenekeci ve S.K. Yazgıç’la, 2004) adlı derlemeye katkıda bulundu.  

SELÇUK ORHAN / METAFİZİK SÜRÇME


2/6/2007 · Kategori: selcuk orhan yazilari

Metafizik kavramı yakın çağda sıklıkla yanlış kullanılmıştır. Kavramın popüler kullanımıyla felsefe tarihi ya da akademik gelenek içinde kazandığı çeşitliliği birbiriyle bağdaştırmak kolay değildir; oysa metafizik, “ilk ilkeleri” araştıran disiplin olarak bilindiği kadar bir parapsikoloji terimi olarak da  geçer. Bir felsefe öğrencisi için “düşünmenin düşünülmesi” olabilirken kavramın sadece spritüalist kullanımlarına rastgelmiş bir kimse için boş inanç anlamını taşıyabilir. Maddeciler açısından “bilimlerin felsefece sömürülmesi”yle suçlanan metafizik çoğunluk için açıklanamayan doğaüstü olaylar, rüyalar, hayalgücü ya da içrek bilgiyle ilgilidir- kimileri içinse basitçe mistisizm anlamına gelir. Dinle ilişkisinin de çoğu zaman bu noktadan kurulduğuna tanık oluruz. Bu haliyle metafizik kavramı, Aristo'dan Heidegger'e uzanacak bir dizin çalışmasının kesin biçimde dışında kalmıştır; felsefe tarihinin ya da akademik geleneğin denetimi dışında bulanık bir anlam dalgalanmasına kapılmıştır. Şiirle ya da genel olarak edebiyatla ilişkisi bakımından ele almamız gereken metafizik bu olmamalıdır; kavramın yanlış, sömürülmüş, ayağa düşürülmüş, yozlaşmış, kafa karıştırıcı, şirazeden çıkmış, abuk sabuk kullanımını ölçü alamayız.

 

Ancak, ben yazımda bu yüceltilmiş amaca kulak asmayacağım. Metafiziğin daha doğrusu sözcüğün o bulanık çağrışım evreniyle edebiyat pratiği arasındaki soysuz kesişimi araştıracağım. Ontoloji ya da epistemoloji tartışmalarının estiği zirveyi değil eteklerin alacakaranlığını kurcalayacağım. Yanlış, kötü, yarım çağrışımları toparlamaya çalışacağım; bu üstünden izinsizce geçilebilen topraklarda çöp toplayacağım. İlk aşamada, metafiziğin sapmış anlamının altını deşmeye çalışacağım; bu anlamıyla metafiziğin edebiyata nasıl kaynak oluşturduğunu, yapıtları besleyen bilgi altyapısını nasıl dönüştürdüğünü ele alacağım. Günümüzde yaygın edebiyat anlayışında nasıl görünüm kazandığını da yazımın devamında ayrıca ele alacağım.

 

İlk olarak şunu belirtmek gerekiyor: Metafiziğin yanlış popüler kulanımları çeşitlilik gösterse ortak bir ilkeyi çağrıştıran bir tutarlık içindedir. Metafizik, Rodoslu Andronikus'un ironik adlandırmasından beri aslında bir yandan da, sadece “Fizik Ötesi” olarak kalmıştır. Fizik, yaşadığımız Dünya'dır; beş duyumuzla tanıdığımız, düşüncelerimize, rüyalarımıza kadar maddeye battığımız, nedenli sonuçlu pozitif objektif somut Dünya. Bir askerin G3 tüfeğini yüz yirmi saniyede söküp taktığı, bir kaçakçının havuzunun kenarında viskisini yudumladığı, bir memurun işine dolmuşla gittiği, bir dilencinin kör taklidiyle geçindiği ya da bir kadının fırında ekmek kuyruğuna girdiği, bombalanan, mezarlaşan, filizlenen, kirlenen, bozulan, köpüren Dünya. Metafizik, işte bu Dünya'nın, bu Dünya'nın tuttuğu ve olanaklı kıldığı, sınırladığı yaşamın, Öte'sidir. Diğer bir deyişle, metafizik öteki Dünya'nın tasavvurudur; beş duyuyla doğrulanamayan daha üstün bir gerçekliğin arayışıdır. Fizik, fizikötesi karşısında yeniktir; eksiktir, gölgedir.

 

Metafiziğin tüm yoz çağrışımlarında aynı vurguyu görebiliriz: Bir spritüalist açısından metafizik “ruhlar alemi”, yani ölmüş insanların benliklerinin sürdüğü bir sonsuzluk durumu olarak anlaşılabilir. Parapsikoloji açısından metafizik beyin dalgalarıyla somut gerçekliği değiştirme olanağıdır. Reenkarnasyon inancı açısından “yeniden doğma” mitine dönüşür. Bir mistik için inanç durumudur: W. Blake, John Milton'ın hayaletini beklemişti; Ginsberg, Blake'i gördü! Olumsuz bakan kişi için metafizik boş inanç, hurafe, fesane, hayal ürünü anlamını taşıyabilir. Bir müslüman dinle ilgili ögeleri kavrama serpiştirebilir; sözgelimi parapsikolojinin enerjiye, dalgalara bağladığı olayı cinlerle evliyalarla açıklayabilir.

 

Metafizikle ilgili ikinci ilke de şudur: Metafiziğin Dünya'sı, öte Dünya, bilgisine ancak kısıtlı olarak erişilebilen bir yerdir. Gücünü de aslında bu tamamlanmamışlık halinden alır. “Fizik”, yani yaşadığımız Dünya'ya, gözlemlediğimiz Doğa'ya ilişkin bilgimiz de kuşkusuz sınırlıdır; ancak bu anlamıyla metafizik, bilimsel pratikten ayrılma eğiliminde kesinlikle değildir. Bozuk metafizik kendisini hep erginleşmemiş bilim olarak sunar. Metafizik sözgelimi astrolojidir. Psikanaliz gibi “yanlışlanma” olanağı vermeyen bilim dallarıyla flört eder. (Felsefede de metafiziği bir bilim olarak ortaya koyma eğilimi yok değildir; ancak, yöntem birliği sağlansa bile nesnesi kesinleştirilmiş sayılamaz.) Ancak metafiziğin sakladığı bilgi tümüyle gözlemden kaçabilmiş değildir. Hep bir anahtar deliği vardır; içerisi dikizlendiğinde  yıkıcı ya da kurtarıcı sırra erişme olanağı doğar. Metafizik süreç tamamlanınca bilimleşecektir; bilinmeyen açıklanacak, cihazlar gelişecektir- o zaman, en yüksek düzeyde teknoloji, Wells'in dediği gibi, büyünün ta kendisi olacaktır.  Metafizik bilimleşeceğini vaad etmez; bilimlerin kendisine dönüşeceğini, öze, köke, asla döneceğini savunur.

 

Metafizikle ilgili üçüncü ve belirleyici ilkeye gelince: Metafizik çoğunlukla olumludur. Korkuyla umut arasında sürükleyici bir denge tutturur. Korku merağı denetim altına alır; ama azdırır- umutsa kuşkusuz, kaçılan, kurtulunmak istenen, geçinmesi zor, boğucu,  suyu boğan, ateşi yakan Dünya'dır. Fiziktir. Metafizik, Fizik'e karşı kibirlidir; çünkü ölümlü fizik sona erecektir, oysa metafizik sonsuzdur.

 

Bir yanıyla metafizik, insanın bilme tutkusudur. “Doğası gereği her insan bilmeyi arzular.” Bir yanıyla da bilme tutkusunu köreltir; sömürür, boş inanca yararsız bilgiye dönüştürür.

 

Modern edebiyatın ve şiirin, metafiziğin bu yoz anlamıyla karşılaşmaması düşünülemezdi; dahası, edebiyatın işlediği, etkilendiği ya da beslendiği metafizik bundan başka bir şey değildir- edebiyat yapıtları hiç kuşkusuz metafizik disiplini içinde okunabilir ve anlaşılabilir. Ancak “fizikötesi” hep “metafizik disiplini”nden daha çekici bir ipucu olmuştur. Üstelik edebiyat, metafizik'in özünde fizik'in dilde bir dönüştürümü olduğunu, edebiyatın kendisinin de metafizikle örtüştüğünü belirlemiştir.

 

Metafiziğin edebiyata yansımasından söz ederken yine aynı yaygın yoz kullanımdan yola çıkacağım. Dolayısıyla tüm yazarların ya da şairlerin metafizik eğilimler içinde olduğunu savunmayacağım. Metafizik eğilimi açık bir biçimde olumlu/olumsuz anlamlarla kullanamayız. Sözgelimi Necip Fazıl'ın şiirinden söz ederken sembolizme yatkınlığı çoğu zaman abartılı biçimde “metafizik ürperti” biçiminde tarif edilmiştir; böyle bir ifade teknik anlamda hiçbir veri içermez. Ancak metafizik kavramının sözünü ettiğimiz yanlış kullanımının bir türevi olarak dikkate değerdir. Necip Fazıl’ın şiirini “metafizik” kavramının perdesinde değerlendirmek, şairi, Bergson’un mistik felsefesiyle açıklamak anlamını taşıyabilir. Ancak bu adlandırmanın arkasında yatan politik gerekçeyi de göz ardı etmemek gerek: Necip Fazıl’ın, Türk düşüncesinde anti-materyalist eğilimiyle solun kesin karşıtı olarak konumlanması hedefini de içerir.

 

Metafizik modern edebiyatın elinde her şeyden önce teknik bir olanak olarak belirmiştir: Metafiziğin sözünü ettiğimiz yanlışlarla dolu ama zengin dağarcığı bir yazar ya da şair için toplumun ortak tahayyülüyle ilişkiye girmek için birçok kapı açar. Ancak toplumun ortak tahayyülü sömürüye de uygundur; çünkü metafizik yoz biçimlerinde bile insanların Dünya'yla bağları üstüne yargı üretir. Öte dünya modellerinin başka bir anlamı da yoktur.

 

Necip Fazıl'ın şiirinin sembolizm etkisi altında geliştiği söylenir. Necip Fazıl'ın “mistik” bir şair olduğu, müslüman olmasından sonra mistik yönelimini tasavvufla birleştirdiği savunulur. Bana kalırsa, müslüman olmasından sonra, mistisizm Necip Fazıl şiirinden büyük ölçüde çıkar; sesini somutlaştırır, çünkü besbelli aradığını bulmuştur- Necip Fazıl'ın şiirinde süren metafizik de dolayısıyla yanıtını bulmuş, olgun, bu bakımdan biraz da sıkıcı bir metafiziktir. Peyami Safa'nın özellikle kadın-erkek ilişkilerinde incelen, kılı kırk yaran psikolojik derinliğiyle karşılaştırılabilecek tutkulu bir arayışına tanık olmayız. Ense kökünde boşluk gezdirmekten caymıştır; şiiri bilgeliğe ve öğreticiliğe doğru evrilir.

 

Tanpınar'ın da kimi öykülerinde spritüalist etkilere rastlayabiliriz. Romanlarında çok açık biçimde eleştirel gerçekçi bir çizgiyi izlemiştir; işlediği kişiler/konular tarihsel durumla, geçmiş ve gelecekle somut bir bağlantı içindedir. Tanpınar'ın “rüya”lara takıldığını, rüyalarla yapıtlarında yakın bir alışverişi sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Ancak psikanaliz konusunda Tanpınar, Peyami Safa kadar vasat bir okur değildir; bilinçaltını maddi yaşamın bir işlevi olarak kavramaya daha yatkındır. Orta-alt sınıfı romanlarında pek az işlemesi Tanpınar'ın değerlendirilmesinde bir sorun oluşturmuştur. Düşüncede Peyami Safa ölçüsünde idealist görünür; Huzur'da, bir çeşit Osmanlı-Türk hiperentelektüelizmini biçemleştirir. Şiiri, metafizik açısından ele alınmaya daha uygundur; ancak çok daha tutarlı/dengeli bir tahayyül sunmasına karşın şiiri Necip Fazıl ya da öğrencisi Ahmet Muhip kadar önemsenmemiştir.

 

Metafizik eğilim bir edebiyat yapıtında iki biçimde ortaya çıkabilir: Birinci durumda yazarın ya da şairin imgelemini “fizikötesi” ögeler işgal etmiştir. Soyutla somutun bulanık biçimde iç içe girdiği bir durum oluşur. Sözgelimi “Matmazel Noralya”da geçen psişik krizler buna örnek verilebilir. Peyami Safa'da rastladığımız biçimiyle metafiziğin ya da mistik eğilimin görünüşü böyledir; kişiler sürekli somut, beş duyuyla deneyimlenen gerçekliğin ötesinde bir gerçeklikle bağlantı içindedir. Kimi zaman bu bağlantıya tarihsel bir eleştiri eklenir; ancak Peyami Safa'nın romanlarında tarihle kurulan ilişki eleştirel bir anlam içermez- sonuçta metafizik tarihe hep ağır basar.

 

İkinci durumda metafizik, romanın, şiirin, öykünün ya da denemenin ideolojisine hakim olmuştur. Tarih karşısında yine metafizik açıkça baskındır; ancak bu kez, Peyami Safa'da olduğu gibi, yapıtı oluşturan ögelerden ideolojiyi kolaylıkla izleyemeyiz. Romancı sözgelimi konu edindiği tarihsel olayın gelişiminde “Türklük ruhu”nun etkili olduğunu ya da sadece “o kişi” olmaktan kaynaklanan bir gücün etkisini sezdirir. Safiye Erol'un, “Ciğerdelen”inde izlediğimiz açık ırkçılığın kaynağı bu çeşit bir metafiziktir. Şiirde benzer bir izleğe çoğunlukla “şair” olmanın ayrılacıklı “varoluş durumu”nun vurgulanması çizgisinde rastlıyoruz. Sanatçının içsel karmaşasından çok modern toplumun dayattığı sanatçı miti bu tür metafizik yanılgının kaynağıdır.

 

Metafiziği,  “gerçekçilik” adını verdiğimiz edebiyat anlayışının karşıtına hapsederek, aslında “metafizik” bir sonuca vardığım iddia edilebilir; ancak yukarıda da belirttiğim gibi, pratikte gerçekçilik, metafiziği dışlamaz- tersine metafiziğin sunduğu anlatım olanakları, halüsinasyonlar, fiziküstü, hayalgücünün sapkınlıkları ya da hurafeler, gerçekliğin eleştirel düzeninde oldukça verimli biçimde işletilebilir. Gerçekçiliğin içinde metafizik bir anlatım olanağı olabilirken, gerçekçilik de, ideolojik, propagandist bir saptırma içinde nesnelliğin sömürülmesi türünde bir metafiziğe dönüştürülebilir.  

 

Günümüz Türk Edebiyatı’nda, metafiziğin görünümlerini ele almayı kolaylaştırmak için yerleşik öykü-şiir ayrımından yararlanacağım. Günümüzde, öykü-şiir ayrımının edebiyatımızın belirleyici kavramlarından biri olduğunu öne sürmem, sanırım yakışık alacaktır; metinlerin okunması, eleştiride ya da sanatsal üretimde rollerin, süreçlerin tanımlanması ya da estetik değerlendirme ölçütlerinin tartışılması büyük ölçüde, öykü-şiir ayrımı üstüne kurulmuştur. Genç bir edebiyatçı için, edebiyatın ilk kapısı, edebiyat dergileridir. Okurun çok daha rağbet gösterdiği bir tür olmasına karşın, romanın, edebiyat dergilerinde şiir ya da öyküden daha az tartışmaya sokulduğunu görüyoruz. Öykü-şiir ayrımının pekişmesinin karşılığı somut biçimde dergiciliğe de yansımıştır. Nitelikli bazı edebiyat dergileri alanlarını öykü ya da şiirle kısıtlıyor. İki türün ayrı uzmanlık alanları ya da iki ayrı sanat olarak ifade edilmesinin altında yatan ideolojik bulanıklığı deşmeye yeltenmeyeceğim.

 

80 sonrası Türk edebiyatı da, toplumun yaşadığı travmayı ve boşalmayı yaşamış, doğrudan yansıtmıştır. İki etkiden söz edilebilir: Birincisi kuşkusuz, darbenin ağır etkilerinin doğurduğu inanç yıkımıdır; ötekiyse,  80 öncesinin, keskin ideolojik  kamplaşmalara karşın kişilere dayattığı ahlakçı sıkıdüzendir. (68’in Türkiye ile Batı’da deneyimlenmesi arasında da üç aşağı beş yukarı benzer bir ayrımdan söz edilebilir; 68, Batı’da coşkulu özgür bir çiçeklenme dönemi olarak anımsanır. Türkiye’de ise, kamplaşmaların körüklendiği bir çatışmalar, iç savaş ve boğulma dönemi olarak akılda kalmıştır. Sadece Türk solu açısından 60’ların ilk yıllarında Batı’dakini andırır bir çiçeklenmeden söz edilebilir.) 80 öncesi hakim ahlakçı sıkıdüzenin, şair-yazarlara bıraktığı tek etkinlik alanı, romanda ve öyküde eleştirel gerçekçilik şiirde ise propagandist bir retorikçilik gibi görünmektedir. (Gün Zileli, anılarında, o yıllarda öykü yazmanın, bisiklet sporuyla ya da eskrimle uğraşmak gibi bir burjuva eğlencesi olduğunun düşünüldüğünü yazar. Selim İleri’nin pişmanlık duyduğunu söylediği, “Çağdaşlık Sorunları” ya da Attila İlhan’ın “Gerçekçilik Savaşı” aynı dönemde kaleme alınmıştır. )

 

80 sonrası, başka şeylerle birlikte ahlakçı sıkıdüzenin dizgini de kopmuştur; düşsellik, santimentalizm, bireyin bunalımları ya da oyun-yazı ilişkisi gibi, 80 öncesi öne çıkarılmaya korkulan eğilimler tam bir boşalma gösterir. İdeolojik kamplaşma geleceğin ticari lobiciliğinin altyapısı olarak kemikleşir. Türk edebiyatının 80 sonrası verimine göz atıldığında, sözünü ettiğimiz boşalmanın karşılığını, metafizik eğilimlerden fazlasıyla aldığını görebiliriz. Latife Tekin’in ya da Murathan Mungan’ın metinlerinde düşselliğin boyutu hep metafizik dalgalarla çizilmiştir; Bilge Karasu, Borges’i andıran metinleriyle yeniden ortaya çıkarılır. Ancak, bu etkilerde, toplumun tarihinden ötesinde, Batı etkisinin tartışılmaz ağırlığı olması çözümlememizi güç durumda bırakıyor. Türk edebiyatı 80 sonrası kendi içinden doğma özelliğini yitirmiş midir? Bu soruyu ayrı ve daha kapsamlı bir yazıda tartışmak gerekiyor.

 

Öykünün ya da romanın, getirdiği kültür zenginliğini (?), tartışmaya açmanın yeri bu yazı değil; ancak, şiirle ilgili çok daha ilginç bir olguya değinilmesi gerekiyor. Şiir ya da şiir çevresinde edebiyat verimi iki anadal üstünden ilerliyor: İlki kuşkusuz, şiirin kendisidir; dergilerde çıkan, kitaplaşan ya da ezberden aktarılan şiir. Şiirin, edebiyat dergilerinde öncelikli, sıcak, merak uyandıran yanı son yıllara kadar tartışmasızdı; ancak, şiirin okunmasında ya da anlaşılmasında kaygı  uyandırıcı bir boşluk oluştuğu sezildiğinden belki de, şiir, edebiyat dergilerinde ikinci bir anadalı körükledi: Şiir üstüne yazılan eleştirel ya da serbest denemeler.

 

Şiiri tartışmak, Türkiye’de, en azından edebiyat dergilerinin temsil edebildiği kamu çerçevesinde, genç düşüncenin sıcak kalabildiği belli başlı alanlar arasında yer almıştır.  Yine de şiir tartışmalarının, içine düştüğü kısırlıklar, tıkanma  noktalarından söz etmek gerekiyor; çünkü şiirin, daha doğrusu şiirle uğraşan kişilerin canlandırdığı metafizik kavram, öyküde ya da romanda gözlemleyebileceğimiz etkilerin toplamından çok daha kapsayıcı ve tartışmaya değerdir. Modern şiir üstüne yürüyen tartışmalar, geçmişte bağışlanabilir bir sıfat olarak, kimi zaman abartılı da olsa başı sonu belli bir kişiliği, Şair’i ortaya atmıştı. Şair’in ne olduğuna gelince: Metafizik bulanıklık tam da “şair” kavramının üstüne çökmüştür.

 

Şair’in ne ya da kim olduğu sorulduğunda pragmatist düşünce, birbirini andıran birkaç yanıtı sıralar: Şair, şiir yazan kimsedir; ya da şair, şiir yazmayı meslek edinmiş kimsedir, şair, en az bir şiir kitabı yayınlamış kimsedir. Ancak pragmatist yanıtın ne eleştiri ne de şiir okuru açısından yeterli olmadığını söylemek gerekiyor. Bu durumda en tutarlı çıkış, şairin kim olduğunu değil şiirin kendisini tartışmayı önermek olabilirdi- ancak modern sanatla ilgili kentsoylu toplumun yanılgıları, Şair kimliği içine de geri alınamaz biçimde gömülmüştür. Şair, yalvaçlıkla, duygusal aşırılıkla, yaratıcı delilikle, kavrayış derinliği ya da çağın önerdiği başka marjinal sapmalarla birleştirilir. (Üç aşağı beş yukarı aynı niteliklerin Rock starlarına, aktörlere ya da sporculara da uygulandığını biliyoruz.) Tartışma şairin neliği, neyi temsil ettiği, neyin sahibi olduğu, ne hakkında söz hakkı iddia edebileceği, nerede olduğu, nereye yöneldiği gibi sahte politik alanlara kaydırılır. Bu durumda, hiçkimse, şairin yerinin Tanrı’ya ya da başka insanlara göre konumlandığı denemeleri yadırgamaz; ya da şiirin bir vahiy olup olmadığı gibi çarpık bir konu eleştiride yer edebilir. Yazıyı yazan bir şairse, daha başka bir boyut daha doğar: Kişi aslında kendinden söz etmektedir; neden apayrı, özel ya da seçilmiş biri olduğunu dışavurmaya başlamıştır. Şairin, şiir üstüne yazmasında bir sakınca yoktur; ancak şairin, şair üstüne yazdığı yazı, şiir pratiğinin tartışılabilir temellerini aşmış, betimlemeye çalıştığımız modern şair rolüne saplanmışsa hastalıklı bir ifade ortaya konuyor demektir.

 

Şair’in toplumsal rolüyle ilgili tartışma, şiirin tarihiyle toplumun tarihi arasında tersine bir ilişkiyi geçerlileştirmeye kadar varabilir. Şiir üstüne yazılan yazıların kültüre ya da toplumun tarihine açıklık getirmesi olağandır; hatta, şiir üstüne yazmanın en sağlıklı gerekçelerinden birini oluşturur. Ancak, Şair’in toplumda tuttuğu yerin, o toplumla ilgili yargı vermede birincil ölçü olduğu söylenmeye başlanırsa işin rengi değişir.  O durumda metafizik bir sapmanın, Türkiye’de düşünce kısırlığının gediğini doldurduğundan başka bir şey söyleyemeyiz; kuşkusuz, bu kendini şair sayanların kusuru sayılmamalıdır. Aslında, en alelade bir gözlemle, entelektüelin yaşadığı toplumun dilini  konuşamamaktan duyduğu sıkıntıdan başka bir şey değildir. İsmet Özel’in ünlü ethos/pathos ayrımı da, aslında şair kimliğinin biçimleri arasında metafizik bir yargı olarak okunabilir. Bununla aslında lirik, epik, dramatik biçimler arasında bir ayrım vurgulanmamaktadır. Şairin yaşadığı toplum karşısında sorumluluk üstlenme, topluma borcunu ödeme niteliğiyle ilgili bir yargıyı da içerdiği su götürür. Bana göre, ethos/pathos ayrımı da, metafizik “şair”in entelektüel, politikacı ya da hatta iktisatçıyı içeren aşkın bir yalvaç kimliği olarak öne çıkarılmasına yaramaktadır.  Böyle bir kimliği, yaşadığımız toplumsal gerçeklik içinde savunabilmek için, hiç kuşkusuz öze, varlığa ilişkin değişmez ilkel savlardan yola çıkmış olmak gereklidir. Öyle de olmuştur.

 

Yazının başında metafiziğin yanlış ve popüler anlamından yola çıktığımı belirttim; demek ki, bu yazıda kullandığımız kapsamıyla metafiziğin doğru bir anlamı yoktur- metafizik hep düşüncenin gerçekliği dayatması karşısında öteye kaçıştır; gerçekse metafiziğin temel gıdasıdır. Edebiyat açısından, en azından, benim izlemeye değer gördüğüm edebiyat açısından, metafizik bir oyuncaktır. Yazımın toplamında metafiziğin olumsuz anlamının ağır bastığı söylenebilir, söylenmelidir; zaten en başında belirttiğim gibi, felsefe tarihinde kazandığı derinlikli anlamı hiç hesaba katmadım. Metafiziğin popüler anlamının incelemeye daha elverişli olduğunu düşündüm; bu anlamıyla metafiziğin kendini kandırma anlamına kaydığını kolayca söyleyebiliriz. Şiirle ilgili olarak da “şair” kimliğinin yapıntılığından söz ettim.

 

(Hece, 2006)

EYLEMBİLİM İÇİN GÜZEL MAZERETLER


25/4/2007 · Kategori: selcuk orhan yazilari

 

SELÇUK ORHAN SİTESİNİN ADINI ANLATIYOR:

 

eylembilim sözcüğü kısa bir dönem ingilizcede operations research diye geçen “yöneylem” kavramını karşılaması dışında özellikle edebiyat çevresinde Oğuz Atay’ın tamamlayamadığı romanının ya da uzun öyküsünün başlığıdır. Kimbilir, Atay belki tamamlamış olsa öykünün adını da değiştirirdi; yani iğreti kalmış, anlamını kavramamış bir sözcüktür. eylembilim.com alan adını 2004′te askere gitmemden kısa bir süre önce almıştım. Kendi yazdığım basit bir CMS’le yayına sokmuştum; o dönemde sadece manifesto ile birkaç yazı yer alıyordu; hatta biri Hakan Şarkdemir’e aitti. Hemen pek az ilgilenmeme karşın kısa zamanda 100 üyeye erişmişti. Umursamadım; askerliğim sırasında site boş yattı- sonra bir süre alan adı boşta kaldı. Yakınlarda iki yıllığına yeniden satın aldım; sevdiğim alan adlarını alıyorum. Ama sonuç olarak eylembilim başlığı da sözcüğü de babamın malı değildir. Her şeyden önce Oğuz Atay’ın kitabının başlığıdır; yayın hakları da Sayın Prof. Server Gözbudak’a aittir. Sayın Server Gözbudak isterse kendisine koşulsuz geri verilecektir. Yani kısaca, Server Gözbudak
sesini çıkarmadığı sürece dileyen dilediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Eylembilim dergisine de kendi adıma başarılar dilerim.
Edebiyat dergilerinin her koşulda desteklenmesi gerektiğini
düşünüyorum; rastladığım yerde satın alacağımdır.

Eylembilim adını niçin seçtiklerini merak ediyorum; benim aslında çok somut bir gerekçem yoktu. Oğuz Atay okuyordum; eylembilim yarım kalmış olmasına karşın özellikle üstünde durduğum bir yapıtıydı, ayrıca sözcük türkçe karakter içermediği için alan adı olarak çok çekiciydi. Örneğin şimdilerde “banabunlarlagelmeyin.com” u almış durumdayım. Eylembilim, politik içerikli bir yayın için çok çarpıcı bir başlık gibi duruyor; özellikle, diyalektik materyalizm’i bir bilim olarak gören marksist görüşe sahipseniz… Günümüzde şiir dergilerinin ya da şiirle ilgili kimselerin özellikle ulusalcılık, islamcı milliyetçilik ya da straight milliyetçilik üstünden politik çapta sözler ettiğine tanık oluyoruz. Umarım böyle bir şey değildir.
Neyse sonuç olarak söz bitmiş, eylem zamanı. Elbette bilim’e de sıra gelir.

 

http://eylembilim.com/